Nûr Sûresi 33. Ayet

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ٣٣

Evlenmeye güçleri yetmeyenler de, Allah kendilerini lütfuyla zengin edinceye kadar iffetlerini korusunlar. Sahip olduğunuz kölelerden “mükâtebe” yapmak isteyenlere gelince, eğer onlarda bir hayır görürseniz onlarla mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa bilinmelidir ki hiç şüphesiz onların zorlanmasından sonra Allah (onları) çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلْيَسْتَعْفِفِ ve iffetlerini korusunlar ع ف ف
2 الَّذِينَ kimseler
3 لَا
4 يَجِدُونَ bulamayan(lar) و ج د
5 نِكَاحًا evlenme (imkanı) ن ك ح
6 حَتَّىٰ kadar
7 يُغْنِيَهُمُ kendilerini zengin edinceye غ ن ي
8 اللَّهُ Allah
9 مِنْ -ndan
10 فَضْلِهِ lutfu- ف ض ل
11 وَالَّذِينَ ve kimselerle
12 يَبْتَغُونَ isteyen(lerle) ب غ ي
13 الْكِتَابَ mükatebe (sözleşme) yapmak ك ت ب
14 مِمَّا -ndan
15 مَلَكَتْ sahip oldukları- م ل ك
16 أَيْمَانُكُمْ ellerinizin ي م ن
17 فَكَاتِبُوهُمْ mükatebe yapın ك ت ب
18 إِنْ eğer
19 عَلِمْتُمْ bilirseniz ع ل م
20 فِيهِمْ onlar hakında
21 خَيْرًا hayırlı olduğunu خ ي ر
22 وَاتُوهُمْ ve onlara verin ا ت ي
23 مِنْ -ndan
24 مَالِ malı- م و ل
25 اللَّهِ Allah’ın
26 الَّذِي
27 اتَاكُمْ size verdiği ا ت ي
28 وَلَا ve
29 تُكْرِهُوا zorlamayın ك ر ه
30 فَتَيَاتِكُمْ cariyelerinizi ف ت ي
31 عَلَى
32 الْبِغَاءِ fuhşa ب غ ي
33 إِنْ eğer
34 أَرَدْنَ istiyorlarsa ر و د
35 تَحَصُّنًا namuslu kalmayı ح ص ن
36 لِتَبْتَغُوا elde etmek için ب غ ي
37 عَرَضَ geçici menfaatini ع ر ض
38 الْحَيَاةِ hayatının ح ي ي
39 الدُّنْيَا dünya د ن و
40 وَمَنْ ve kim
41 يُكْرِهْهُنَّ onları zorlarsa ك ر ه
42 فَإِنَّ şüphesiz
43 اللَّهَ Allah
44 مِنْ
45 بَعْدِ sonra ب ع د
46 إِكْرَاهِهِنَّ zorlanmalarından ك ر ه
47 غَفُورٌ bağışlayıcı غ ف ر
48 رَحِيمٌ esirgeyicidir ر ح م
 
Evliliğin tek engeli yoksulluk değildir; engel ne olursa olsun evlenme imkânı bulamayanlar haram olan zina yoluyla cinsel ihtiyaçlarını gidermeye kalkışmayacak, Allah’ın rızâsını bütün arzularının önüne geçirerek sabredip iffetlerini koruyacaklardır.

Câriyelerin fuhuş yapmaya zorlanmalarını yasaklamayı murat eden Allah, buna geçmeden köklü çözümün, yani kölelerin ve câriyelerin hürriyete kavuşturulmasının yollarından birini daha devreye sokmayı uygun bularak, bedelini ödemek suretiyle hür olmak isteyen köle ve câriyelerin, mükâtebe adı verilen sözleşme taleplerinin kabul edilmesini emrediyor. Bu emrin bağlayıcı mı, tavsiye ve teşvik mahiyetinde bir emir mi olduğu konusu tartışılmıştır. Sahâbe ve tâbiîn devri müctehidlerinin emri bağlayıcı olarak yorumlamaları dikkat çekicidir. Buna Taberî, Zâhirîler ve Şevkânî gibi daha sonraki bazı müctehidler de katılmışlardır. Sosyal ve ekonomik durum ile hâkim âdetin etkisi altında yorum yapan diğer müctehidler ise nasları zorlayarak, farklı durumları birbirine kıyas ederek emrin bağlayıcı olmadığını ileri sürmüşlerdir (Cessâs, III, 321; Şevkânî, IV, 35). Zekât gelirinden, kölelerin hürriyete kavuşturulması için pay ayrıldığını, gönüllü harcamalarda da müminlerin bu hususa teşvik edildiğini biliyoruz (Bakara 2/177; özellikle Tevbe 9/60). Burada da zenginlere, bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelere, “Allah’ın verdiği malından” vererek yardımcı olmaları emrediliyor. Yalnızca bu iki emir doğru anlaşılıp uygulanmış olsaydı zaman içinde, önemli bir sosyal ve ekonomik kriz yaşanmadan kölelik ortadan kaldırılabilirdi; çünkü mevcutlar böyle eritilirdi, kaynağı tek noktaya (savaş esiri olma durumuna) indirildiği, esirin köle olması da zorunlu bulunmadığı için yeni köleler de olmazdı. Hz. Peygamber istemediği halde hilâfetin yerini saltanatın alması gibi, o, köleliğin kalkmasını istediği, Allah da bunca tedbir ve teşvike yer verdiği halde bu uygulama devam ettirilmiş, bu ayıbın kalkması –ne yazıktır ki– on üç asır gecikmiştir.

“Kendilerinde hayır görürseniz” şartı, hürriyet sözleşmesi talep eden kölenin maddî ve mânevî durumunun böyle bir değişime ve tasarrufa elverişli olmasıdır; tabii bunu da, toplumu temsil eden tarafsız heyetler takdir edeceklerdir.

Fuhuş mesleğinin çok eski kültürlerde de mevcut olduğu bilinmektedir. Eski Ahid’de, uygun yerlerde örtünüp oturan, müşteri bekleyen, müşteri çıkınca onunla pazarlık eden fâhişelerden söz edilmektedir (Tekvîn, 38/14 vd.). Câhiliye devrinde Arabistan’da da bu meslek icra edilirdi. Câriye olmayan fâhişeler yanında, sahipleri tarafından bu işe zorlanan ve üzerlerinden para kazanılan câriyeler vardı. Bunlardan müslüman olanların şikâyetleri üzerine bu çirkin uygulamaya son verildi. Câriyelerin yasaktan önce, ikrah (baskı) altında yaptıkları zinadan dolayı üzüntü çekmeleri de gerekmezdi; çünkü Allah istenmeden, baskı altında yapılan bu tür günahları bağışlardı.
 
Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:” Allah, ümmetimin yanılarak, unutarak yaptığı, bir de başkasının kendisine zorla yaptırdığı şeylerin günahını affetmiştir. 
( İbni Mâce, Talâk 16; İbni Hibbân, es-Sahih ,XVI, nr. 7219)
 

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  اَنْكِحُوا الْاَيَامٰى ’ya matuftur. 

Fiil cümlesidir. لْ  emir lam’ıdır.  يَسْتَعْفِفِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَجِدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَجِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِكَاحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يُغْنِيَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  حَتّٰى  harf-i ceriyle  يَسْتَعْفِفِ  fiiline mütealliktir. 

يُغْنِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِ  car mecruru  يُغْنِيَهُمُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يَسْتَعْفِفِ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  عفف ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

يُغْنِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غني ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَبْتَغُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يَبْتَغُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  يَبْتَغُونَ ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  مَلَكَتْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَلَكَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَيْمَانُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَكَاتِبُوهُمْ  cümlesi, cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

فَ  harfi zaiddir. كَاتِبُو  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلِمْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir.  خَيْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  إن علمتم فيهم خيرا فكاتبوهم (Onlarda hayır olduğunu bilirseniz sözleşme yapın)  şeklindedir.  

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَبْتَغُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

كَاتِبُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi كتب ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  فَكَاتِبُوهُمْ ’a matuftur. 

Fiil cümlesidir. اٰتُو  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ مَالِ  car mecruru  اٰتُوهُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

الَّـذ۪ٓي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  اللّٰهِ  lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيكُمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri;  آتاكموه (Size onu verdi) şeklindedir. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.


وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ’la  اَنْكِحُوا  fiiline mütealliktir.  

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تُكْرِهُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَتَيَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. عَلَى الْبِغَٓاءِ  car mecruru تُكْرِهُوا  fiiline mütealliktir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْنَ  şart fiili olup, (نَ) nûnu’n nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. تَحَصُّناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  إن أردن تحصّنا فلا تكرهوهنّ (İffetli olmak isterlerse onları zorlamayın) şeklindedir.

لِ  harfi  تَبْتَغُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  لَا تُكْرِهُوا  fiiline mütealliktir. 

تَبْتَغُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  عَرَضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْحَيٰوةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’ın sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksûr isimdir. 

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsî  رود ’dir. 

تُكْرِهُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsî  كره ’dir. 

تَبْتَغُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dir.

 

 

 وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُكْرِهْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُنَّ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ف  ta’liliyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  غَفُورٌ ’a mütealliktir. اِكْرَاهِهِنَّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

غَفُورٌ  kelimesi,  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. Cümle mukadder cevap için ta’liliyyedir. Takdiri; من يكرههنّ فإنّه يحاسب، ويغفر الله لهنّ، لأنّ الله ... غفور (Onları zorlayan hesaba çekilecektir. Allah onları affeder, çünkü Allah çok affedicidir.) şeklindedir.

يُكْرِهْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsî  كره ’dir.  

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً حَتّٰى يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Matufun aleyhteki muhatap zamirinden bu cümlede gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan  لْ , gaibe emir lamıdır.

لْيَسْتَعْفِفِ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  لَا يَجِدُونَ نِكَاحاً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette nikâh kelimesi mihr manasında mecaz-ı mürseldir. 

Mef’ûl olan  نِكَاحاً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cinse işarettir.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın  gizli  أن ’le masdar yaptığı  يُغْنِيَهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪  cümlesi, masdar teviliyle  يَسْتَعْفِفِ   fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Masdar-ı müevvel cümlesinde müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastıyla gelen  فَضْلِه۪  izafeti; Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  فَضْلِ  için tazim ve teşrif ifade eder.

يُغْنِيَهُمُ - فَضْلِه۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

حَتّٰى  kelimesi, bir şeyin başlangıcına dayanmaksızın sonunu bildirir. Kendisinden sonra gelen gizli bir  اَنْ ’le muzari fiili nasb eder ve harf-i cerdir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s.442) 


وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek içindir.

Mef’ûl olan  الْكِتَابَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ  car-mecruru, يَبْتَغُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ  ibaresi, köle ve cariyeden kinayedir. 

مِمَّا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ  [sağ ellerinizin sahip olduğu] tabirinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan sahip olmak özelliği, اَيْمَانُكُمْ  ‘a isnad  edilerek, sağ el bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Gerçekte sahip olan insanın kendisidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ya da cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bir şeye sahip olmak çoğunlukla sağ elle yapılan akitlerle gerçekleşir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  فَكَاتِبُوهُمْ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Habere dahil olan  فَ , cümleyi tekid eden zaid harftir.

كَاتِبُوهُمْ - الْكِتَابَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَكاتِبُوهم  ifadesinin başına  فَ  harfinin getirilmesi, ism-i mevsûle şartiyye manasının kazandırılması içindir. Bu haliyle sanki şöyle denilmek istenmiştir: “Eğer sahip olduğunuz köleleriniz sizinle mükatebe yapmak isterlerse, onlarla anlaşın.” İsm-i mevsûlün sılası şeklinde gelen cümlenin manasındaki hakikatin altını çizmek ve haberlerin sıralanmasını tekid etmek için bu şekilde gelmiştir. Sanki şart üstüne şartların sıralaması gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَالَّذ۪ينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ  [mukavele yapmak isteyenler] ifadesi, mübteda olmak üzere merfûdur veya mukadder bir fiil ile mansūbdur ki bu fiili  فَكَاتِبُوهُمْ  [onlarla mukavele/mükâtebe yapın] cümlesi açıklamaktadır. Bu,  فَضْرِبْهُُ زَيدًا  (Zeyd’e vur) ifadesine benzer. Cümle şart anlamı içerdiği için (cevabın) başına  فَ  gelmişti. الْكِتَابَ  ve  ألْمُكَاتَبَ  kelimeleri,  األْعِتَاب  ve  ألْمُعَاتَبَ (azarlamak) kelimeleri gibi (masdardır). (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

اَلْكِتَابَةُ  kelimesinin, neden müştak olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu kelimenin asıl manası “eklemek, bir araya getirmek” demek olan  اَلْكَتْبُ  kelimesindendir.

اَلْكَتِيبَةُ (bölük, alay) kelimesi de bunun gibidir. Mükateb köleye bu adın verilmesi taksitlerini birbirine ekleyip malını da efendisinin malına ilave etmesinden dolayıdır.

b) Bu lafzın, yazmak masdarından alınmış olması da muhtemel olup bunun manası ya “Sen (bana verecek olduğun) malı, bana tastamam ödediğinde, seni azad edeceğimi, senden ötürü kendi üzerime yazdım (yani bunu üstlendim)” şeklinde yahut “Senin bunu bana tastamam ödemeni, senin aleyhine benim de lehime olarak yazdım” veyahut da “Sana o malı tastamam ödemeyi, kendime de seni azad etmeyi içeren bir senet yazdım…” şeklinde olur. Bütün bu izahları, el-Ezherî yapmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mükatebe akdi, efendinin, kendi kölesine: “Dirhem olarak şu miktar üzerinde seninle mükâtebe yapıyorum; onu bana ödediğin zaman azat olursun!” demesi ve kölenin de: “Ben de kabul ettim!” demesi veya bu ifadelerin benzerleriyle gerçekleşir. Bundan sonra köle, efendisine o miktarı ödediği takdirde azad olur. Mükâtebe emri, zorunluluk için olmayıp mendubiyet (tavsiye) içindir. Zira kitabet akdi de menfaat içermektedir. İşte bundan dolayı diğer akitler gibi bu da zorunlu değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَكَاتِبُوهُمْ  emri ulemanın çoğunluğuna göre (vücup için değil) nedb içindir, çünkü kitabet karşılıklı alıp vermedir, köleye acımayı ifade eder. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ 

 

İtiraziyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden  عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ  cümlesi, şarttır.

Takdiri,  فكاتبوهم (...onlarla mukatebe yapın) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur  ف۪يهِمْ , ihtimam için ilk mef’ûl olan  خَيْراًۗe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  عَلِمْتُمْ  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İlk mef’ûl olan  خَيْراًۗ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Kelimedeki nekrelik cins ve kesret ifade eder.

ف۪يهِمْ  car-mecrurundaki  sahip olunan kölelere aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen bir grup insan, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنْ عَلِمْتُمْ ف۪يهِمْ خَيْراًۗ  [Onlarda hayır görüyorsanız…] cümlesindeki hayırdan murad, emanet (güvenilirlik), rüşt, helal bir kazanç ile ödeme gücü ve azat edilip serbest bırakıldıktan sonra insanlara eza vermeyecek dürüstlük demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la,  فَكَاتِبُوهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  مَالِ اللّٰهِ  izafetinde, Allah lafzına muzâf olan  مَالِ , tazim edilmiştir.

اللّٰهِ  lafza-i celâli için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي ’nin sılası olan  اٰتٰيكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümledeki  مِنْ , ba’diyet ifade eder.

اٰتُوهُمْ - اٰتٰيكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette (Allah'ın size vermiş olduğu malından) malın Allah'a izafe edilmesi ve o malın, Allah'ın, kendilerine vermesiyle vasıflandırılması, emre uyup emredileni gerçekleştirmeye teşvik içindir. Nitekim “Allah'ın, sizi tasarrufta yetkili (halife) kıldığı maldan hayır için harcama yapın.” ayeti de bu kabildendir. Zira malın, Allah tarafından kendilerine ulaştığı ve gerçek malikinin Allah olduğu mülahazası, malı emredilen yönde harcanmasını gerektiren en kuvvetli sebeplerdendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette evlenmek için gerekli maddi imkânı tedarik etmekten aciz olan kimseler Allah kendilerini hazinesinden zenginleştirip evlenme imkanı verinceye kadar kendilerine haram kılınan çirkin işlerden uzak durup iffet yolunu tutmaya yönlendirilmektedir. Haramlardan uzak durup iffetli olmak müminlere vaciptir. Ayrıca ayette Allah’ın lütfuyla bu kimselere zenginlik/genişlik bahşedileceği şeklinde değerli bir vaat bulunmaktadır. Dolayısıyla insanlar ümitsiz olmasınlar ve endişelenmesinler. Efendilerinden belirli bir süre içinde belirli miktarda mal ödemek şartıyla mükâtebe akdi yapmak isteyen köleler şayet salih, takva sahibi, güvenilir, efendisi için şart koşulan malı kazanıp ödemeye güç yettirebilecek durumda iseler onlarla mükâtebe akdi yapın. Ayet-i kerimedeki   فَكَاتِبُوهُمْ  [onlarla mükâtebe akdi yapın] emri cumhura göre irşad, mendupluk ve müstehaplık için olup vücup emri değildir. Bilakis efendi, kölesi kendisinden mükâtebe talep ettiği zaman muhayyerdir. İsterse mükâtebe akdi yapar, istemezse yapmaz. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

 


وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَٓاءِ 

 

32. ayetteki  وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الْبِغَٓاءِ - يَسْتَعْفِفِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)

فَتَى  erkek kölenin,  فَتَاة  da cariyenin kinayesidir. İşte buna binaen Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri köle ve cariyesinden söz ederken ‘benim fetâm (gencim), benim fetâtim (genç kızım)’ desin; ‘benim kölem, benim cariyem’ demesin.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنْ اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ 

 

Şart üslubunda, beyanî istînâf olarak fasılla gelen terkibin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade eden  اَرَدْنَ تَحَصُّناً لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi cevabı mahzuf bir şart cümlesidir. 

Takdiri,  فلا تكرهوهنّ  (... onları zorlamayın) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, talebî inşâî isnaddır. 

Mef’ûl olan  تَحَصُّناً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Sebep bildiren cer harfi  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  لَا تُكْرِهُوا  fiiline mütealliktir.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الدُّنْيَا , muzafun ileyh olan  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يُكْرِهْهُنَّ - اِكْرَاهِهِنَّ - تُكْرِهُوا  ile  الَّذ۪ينَ - الَّـذ۪ٓي  ve  يَبْتَغُونَ - لِتَبْتَغُوا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَرَدْنَ - اِكْرَاهِهِنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

تَحَصُّناً - يَسْتَعْفِفِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mana şöyledir:  وَﻻَ تُكْرِهُُ اِمَٓائَكُمْ على الزِّنا إنْ أرَدْنَ تَحَصُّناً  [İffetli olmak isterlerse cariyelerinizi zinaya zorlamayın]. Aslı ise  إنْ يُرِدْنَ تَحَصُّناً  şeklindedir. Cariyelerin iffetli olmaya olan rağbetlerini ortaya koymak için muzari yerine mâzî gelmiştir.

Zorlamanın yasaklanmasının iffetli olma isteğine bağlı olması; cariye taşkınlık yapmak isterse bu nehyin geçerli olmadığını gösterir. Zemahşerî burada  إذاَ  yerine  إنْ  gelme sebebinin, cariyelerin iffetli olma isteklerinin nadir görülmesi olduğunu söylemiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الحَياةِ الدُّنْيا  ifadesi  تُكْرِهُوا  fiiline mütealliktir. Bu sebepten, dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye onları fuhşa zorlamayın, anlamına gelir. Burada kulağa hoş gelmeyen bu illet yani sebep,  إنْ أرَدْنَ تَحَصُّنًا  ifadesinin açıkça getirilmesi gibi vurguyu artırmak için zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat) 


وَمَنْ يُكْرِهْهُنَّ فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

Cümle, …وَلَا تُكْرِهُوا  cümlesine  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ يُكْرِهْهُ , şarttır. 

Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُكْرِهْهُنَّ  cümlesi haberidir.

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

فَ  karinesiyle gelmiş olan cevap cümlesi  فَاِنَّ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ise  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanısıra konunun önemini bildirmek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, korkuyu ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin üçüncü kez tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. مِنْ بَعْدِ اِكْرَاهِهِنَّ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  غَفُورٌ ‘a takdim edilmiştir.

Haber konumundaki Allah'ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

لَا تُكْرِهُوا - يُكْرِهْهُنَّ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.

Ayetin sonundaki  غَفُورٌ  ismi mübalağa kalıbındadır. Yani son derece, mutlak, aşırı manalarını içerir.

Oysa  رَح۪يمٌ  kelimesi sureklilik ve mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbındadır. Yani her zaman, sürekli ve aşırı merhamet eden.

غَفُورٌ  kelimesi bu kalıpta olsaydı insan Allah'ın surekli bağışlayan olduğunu düşüneceği için yoldan çıkabilirdi.

Ayet, muhatapta zahiren, Allah’ın zorlayana acıyıp onu mağfiret edeceği vehmini uyandırmaktadır. Fakat ilâhi mağfiret, fuhşa zorlanan kadınlar içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  harfi bu makamda ta’lil ifade eder. Artık lam-ı ta’lile gerek kalmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette geçen şart cümlesinde zorlayanlar da zikredildiği halde Allah'ın mağfiret ve rahmetinin bu cariyelere tahsis edilmesi, onları fuhşa zorlayanların, ilâhi mağfiret ve rahmetten tamamıyla mahrum olduklarına apaçık delalet etmektedir. Böylece sanki “O cariyeleri fuhşa zorlayanlar için Allah, gafûr ve rahîm değildir.” denilmiştir. Bu itibarla tövbe şartıyla, ilâhi mağfiret ve rahmetin, müstakil olarak yahut zorlanan cariyelerle beraber zorlayanlara da şamil kılınması, kelam-ı celilin mükemmeliyetin ihlal ve yasağın korkunç gösterildiği makamda onu hafif göstermek olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İki kelimenin, zahir anlamları bakımından birbirinin zıddı olduğu vehmini uyandırması ise îhâm-ı tezat olarak isimlendirilir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)