Ankebût Sûresi 64. Ayet

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ  ٦٤

Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve değildir
2 هَٰذِهِ bu
3 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
4 الدُّنْيَا dünya د ن و
5 إِلَّا başka bir şey
6 لَهْوٌ eğlenceden ل ه و
7 وَلَعِبٌ ve oyundan ل ع ب
8 وَإِنَّ ve elbette
9 الدَّارَ yurdu د و ر
10 الْاخِرَةَ ahiret ا خ ر
11 لَهِيَ işte odur
12 الْحَيَوَانُ asıl hayat ح ي ي
13 لَوْ keşke
14 كَانُوا olsalardı ك و ن
15 يَعْلَمُونَ biliyor(lar) ع ل م
 

Putperestlerin anılan tutumu benimsemelerinin temelinde dünya tutkusunun bulunduğuna işaret edilmektedir. Aslında bu durum birçok inkârcı için de geçerlidir. Çünkü din yasalar bütünüdür; buyruk ve yasakları vardır ve bunlar insanın arzularını sınırlar. Bu noktada insan bir ikilemle karşı karşıya kalır: Aklının ve vicdanının buyruklarını nefsânî isteklerine hâkim kılanlar iradelerini inançlarıyla bütünleştirir; dinin buyruk ve yasaklarının mâkul, değerli ve uyulması gerekli ödevler olduğuna hükmederler. Nefsânî arzuları akıl ve vicdanlarına galip gelenler ise söz konusu buyruk ve yasakları birer külfet olarak gördükleri için bunların anlamsız ve yararsız olduğuna hükmederek sonuçta din karşıtı bir düşünceyi ve hayat çizgisini benimserler. Konumuz olan âyet, bu kesimlerin algıladığı anlamda bir dünya görüşünün yanlışlığına dikkat çekmekte; bu anlayışla yaşanan bir dünyanın sadece sıradan, gelip geçici zevkler ve hazlardan ibaret olduğu uyarısında bulunmaktadır. Halbuki insan için önemli olan, “âhiret yurdu”ndaki asıl hayatı kurtarması, oradaki mutluluk ve esenliği için çalışmasıdır. İşte insan, hedefini dünyanın geçici zevkleriyle sınırlamayıp kendini “bâki kalan sâlih işler”e (Kehf 18/46) adadığı takdirde sadece âhireti için çalışmakla kalmayıp dünyasını da anlamlı kılmış olur. Artık bu insan, kendisine “Yeri göğü yaratan kimdir?” diye sorulduğunda sadece “Allah’tır” demekle kalmaz; aynı zamanda din ve dünya ile ilgili bütün işlerinde Allah’ı tek ve mutlak otorite olarak görür, yalnız O’na kul olur, O’na itaat eder; yanlış ve yanıltıcı olması asla düşünülemeyecek olan ilâhî iradeye uygun bir hayat sürer; dünyanın güzelliklerini de âhiretin güzelliklerini de O’ndan bekler (Bakara 2/201); nihayet bu iman ve ihlâs ile yaşadığı sürece her iki güzelliği de elde eder.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 285
 
Riyazus Salihin, 463 Nolu Hadis
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:
– Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu? denilir. O kişi:
– Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:
– Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi? denilir. O kişi de:
– Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, der.”
(Müslim, Münâfikîn 55 )
 

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret zamiri  هٰذِهِ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْحَيٰوةُ  mübtedan atf-ı beyan veya bedel olup damme ile merfûdur. 

الدُّنْيَٓا  kelimesi  الْحَيٰوةُ  ‘ın sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. اِلَّا  hasr edatıdır. لَهْوٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  لَعِبٌ  atıf harfi  وَ  ‘la makabline matuftur.  

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

 

 وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الدَّارَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. الْاٰخِرَةَ  kelimesi, الدَّارَ  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. هِيَ الْحَيَوَانُۢ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi  اِنَّ  ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْحَيَوَانُۢ  haber olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)


 لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.   

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا  ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ  cümlesi,  كَانُوا  ’nun haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ  ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  ما آثروا الحياة الدنيا (Dünya hayatını tercih etmezlerdi.) şeklindedir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

 

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekit edilmiştir.

مَٓا  nefy harfi ve  اِلَّا  istisna harfiyle oluşan iki tekid mesabesindeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.  الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا  mevsuf/maksûr,  لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Hayat; oyun ve eğlenceye kasredilmiştir. Dünya hayatının oyun ve eğlenceden başka birşey olmadığı etkili bir şekilde ifade edilmiştir.

الدُّنْيَٓا  kelimesi  الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müsnedün ileyhin ismi işaretle marife olması işaret edileni tahkir ifade eder. Veciz anlatım kastıyla gelen  الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا  izafeti, bedeldir.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  هٰذِهِ  ile işaret edilerek dünya hayatı, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Mana açısından çok yakın olan  لَهْوٌ  ve  لَعِبٌ  kelimelenin birbirine atfedilerek haber olması dünya hayatının değersizliğini iyice zihinlere yerleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bu iki kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Atıf sebebi tezayüftür.

الدُّنْيَٓا  -  الْاٰخِرَةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

الْحَيٰوةُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Bu cümlede teşbîh-i beliğ vardır. ‘’Oyun ve eğlence gibidir’’ demektir. Teşbih edatı ve vech-i şebeh söylenmemiş ve teşbîh-i belîğ olmuştur. Bu, Arapların, ‘’Zeyd bir arslandır’’ sözüne benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu kelam, dünya hayatının ne kadar kıymetsiz ve önemsiz olduğuna işaret etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَهْوٌ  ve  لَعِبٌۜ  Farkı: Bu iki şeyden birinin diğerine atfedilebilmesi için, لَهْوٌ  ile  لَعِبٌ  arasındaki fark nedir? Cevap: Biz deriz ki: Bu iki şey arasındaki fark, şu iki yöndendir:

1) Farz edelim ki, her şey kişiyi meşgul eder. Mükellef, bir şeye yöneldiğinde, onun, o şeyin dışında kalanlardan yüz çevirmiş olması gerekir. Çünkü bir işin diğer bir işi yapmaktan kendisini alıkoymadığı zat, sadece Allah'tır. Binaenaleyh, geçici ve önemsiz bir lezzetten dolayı, batıla yönelen kimsenin, haktan yüz çevirmiş olması gerekir. O halde bu demektir ki, batıla yönelmek,  لَعِبٌ ; haktan yüz çevirme ise  لَهْوٌ ‘dir. O halde dünya bir oyundur. Yani batıla yönelmedir; bir  لَهْوٌ  yani haktan yüz çevirmedir.

2) Bir şeyle meşgul olan, onunla meşgul olabilmesi için, hiç şüphesiz onu başkasına tercih eder. Bu tercih etme işi ya o kimsenin "Bunu öne alıyorum, diğerini ise daha sonra yapacağım" demek suretiyle takdim (öne alma) şeklinde olur; yahutta tamamiyle o işe dalıp, başkasından da bütünüyle yüz çevirmekle olur. İşte bunlardan birincisi oyun; ikincisi ise lehvdir, eğlencedir, meşgaledir. Bunun delili şudur: örfte satranç, güvercin uçurma, v.b. şeyler, eğlence aletleri olarak isimlendirilmezler. Halbuki ûd ve diğer yaylı sazlar ise eğlence aletleri olarak isimlendirilirler. Çünkü bunlar, insanı, o anda kendilerinde hasıl olan lezzetten dolayı, başka şeylerden alıkor. O halde dünya, bazıları için meşgul olduğu ve, "Bu meşguliyetinin yanısıra, ibadet ve ahiretimle de meşgul oluyorum" dediği için oyun; diğer bazıları için de, o ise tamamiyle dalarak ahireti büsbütün unuttuğu için, bir lehvdir, eğlencedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak Enam 32.ayette  لَهْوٌ وَلَعِبٌ  burada ise  لَعِبٌ وَ لَهْوٌ  buyurmuştur. Niçin?

Cevap: Orada daha önce bahsedilen şey, ahiret hayatıyla onların üzüntü ve nedametlerini ortaya koymuşlardır. O halde o vakitte kişinin dünya hayatına gömülmesi, uzak bir şeydir. Sadece dünya ile meşguliyet söz konusudur. Bu sebeple daha uzak olanı sonraya bırakmıştır. Ama burada ise daha önce bahsedilen dünyadır. Meğer ki onu, gömülmekten engelleyen bir mani bulunsun. Bu durumda o, onunla gömülme olmaksızın meşgul olur. Meğer ki onu koruyan bir kuvvet olsun, bu durumda o, onunla hiç meşgul olmaz. Binaenaleyh burada gömülme, ademinden daha yakın bir durum olduğundan,  لَهْوٌ  öne alınmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


  وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

لَهِيَ الْحَيَوَانُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

الْحَيَوَانُ  haberdir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

الْاٰخِرَةَ  kelimesi  الدَّارَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

الْحَيٰوةُ - الْحَيَوَانُۢ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ  cümlesi ile  وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الْاٰخِرَةَ - الْحَيَوَانُۢ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الْحَيَوَانُۢ  ve  الْحَيٰوةُ , kelimeleri bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette dünya hayatından bahsedilirken  الْحَيٰوةُ  kelimesi kullanıldığı halde ahiret hayatından bahsederken  الْحَيَوَانُۢ  kelimesi kullanılmıştır. Oysa bu lafızların her ikisi de aynı fiilin masdarıdır. Bu durumda kelimelerin değişik gelmesinde bir incelik olmalıdır. İşte bu inceliği Beyzâvî şu şekilde tespit etmiştir: Ayette geçen  الْحَيَوَانُ  kelimesi,  حيي  fiilinin masdarıdır. Hayat sahibi olan varlık, onunla adlandırılmıştır. Aslı, حَيايانُ’dur. İkinci yâ, vav ‘a kalbolmuştur.  الْحَيَوَانُۢ  kelimesi  الْحَيٰوةُ ‘dan daha anlamlıdır. Çünkü  فعلان ‘un ölçüsündedir ki, bu ölçüde gelen masdarlarda hayat için lüzumlu olan hareket ve aksiyon mevcuttur. İşte bu incelikten ötürü, burada  الْحَيَوَانُ  masdarı,  الْحَيٰوةُ ‘nun masdarına tercih edilmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

الْحَيَوَانُ  ifadesinde istiare vardır. Buradaki yaşama anlamındaki  الْحَيَوَانُ  kelimesi, الْحَيٰوةُ  kelimesi gibi masdardır. Ahiret yurdu olan  الدَّارَ ’ın gerçek anlamda yaşama ile nitelenmesi caiz olmaz. Ancak bu ifadeyle kastedilen, insanların orada, sonrasında hiçbir ölümün ve kesintinin bulunmadığı sürekli bir hayat yaşamalarıdır. (Gerçekte yaşayanlar, mekân içinde canlılar olduğu halde mübalağa için mekâna yaşama özelliğinin yüklenmesi mekâniyye alakasıyla isnâdi/aklî mecaz olur. Mekâna yaşamak / الْحَيَوَانُ  masdarının isnat edilmesiyle oluşan abartı anlatımının sırrı, mekân zarfı olduğundan onda çok şey mazruf olarak bulunur. Bu ahiret yurdu olan mekânı ve zarfı dolduran tek şey hayattır. O yüzden bu yaşam mükemmel hayat, dopdolu hayat, zarfın içini tam doldurup kaplayan hayat …. gibi anlamları içerir.) Orada sürekli bir hayat bulununca, bunun âhiretin mübalağa üslubu üzere, hayat masdarı ile nitelenmesi güzel düşmüştür. Çünkü masdarlarla yapılan niteleme ve betimlemeler ve nitelenen şeylerin anlamlarında mübalağa vardır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

Bu ayet-i kerimede de  حيي  fiilinin masdarı olarak kullanılan iki ayrı kelimeden birinin dünya için kullanılması, mübalağa ifade eden diğer masdarın ise ahiret için tercih edilmesi dikkatli bir okuyucu için anlam ifade etmekle birlikte tekrarın da önüne geçerek monotonluğu kırmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)


لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. 

كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُونَ  cümlesi, كَان ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Şartın, takdiri  ما آثروا الحياة الدنيا  (Dünya hayatını tercih etmezlerdi.) olan cevabı, mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.   

Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînliği arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini artırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

Allah Teâlâ Enam Suresinde, ["Akletmez misiniz?"] (Enam, 32) buyurmuş, burada ise "Bilmiş olsalardı" buyurmuştur. Çünkü orada ibadet edilen şey ahiretin daha hayırlı oluşudur ve bu açıktır ve sadece akla dayanan bir meseledir. Burada bildirilen ise ahiret hayatından başka bir hayatın olmayışıdır. Bu ise ancak faydalı ilimle bilinebilecek bir inceliktir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)