اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ١٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 2 | ذَٰلِكُمُ | işte o |
|
| 3 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 4 | يُخَوِّفُ | sizi korkutuyor |
|
| 5 | أَوْلِيَاءَهُ | kendi dostlarından |
|
| 6 | فَلَا |
|
|
| 7 | تَخَافُوهُمْ | onlardan korkmayın |
|
| 8 | وَخَافُونِ | benden korkun |
|
| 9 | إِنْ | eğer |
|
| 10 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 11 | مُؤْمِنِينَ | inanmış |
|
Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın casusu, müşrik ordusunun geri dönüp Medine’ye baskın yapacağı ve müslümanların kökünü kazıyacağı haberini yayarak onları korkutmaya çalışıyordu. Yüce Allah bu şahsı veya onu göndereni “şeytan” olarak nitelendirmekte ve müslümanlara hitap ederek eğer Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorlarsa o casusun veya gönderenin dostları olan müşriklerden korkmamalarını, kendisinden korkmalarını emretmektedir. Buradaki şeytandan maksat “insan şeytanı” olabileceği gibi, insanlara vesvese veren “cin şeytanı” da olabilir (şeytan hakkında bk. Nisâ 4/117-121; En‘âm 6/112). Allah müminlerin dostu olduğu gibi şeytan da müşriklerin dostu olduğu için müminleri Allah’a ve Rasûlü’ne itaatsizliğe teşvik eder. Yüce Allah müminleri uyararak bu tür propagandalara aldanmamaları, şeytanın vesvesesine kapılmamaları Allah’a isyan etmekten sakınmaları gerektiğini buyurmaktadır. Çünkü O, her şeye kadirdir, zafer de yenilgi de O’nun elindedir. “İşte o şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutur” şeklinde tercüme edilen cümleye, “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur” şeklinde mâna vermek de mümkündür. Bu takdirde şeytanın propagandasına aldanarak korkanlar, onun dostları olan münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan imanı zayıf kimselerdir. Yüce Allah bunları uyararak eğer Allah’ın varlığına, kudretine ve müminlere yardım edeceğine inanıyorlarsa insanlardan korkmamaları, ancak kendisinden korkmaları gerektiğini emreder. Çünkü bütün güç ve kuvvet O’nun elindedir. O dilerse sayıca daha az, savaş araç ve gereçleri bakımından daha zayıf olan müslümanları daha güçlü olan müşriklere üstün kılar. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Havefe خوف:
خَوْفٌ zanna ya da bilgiye dayanan bir işaretten yola çıkarak nahoş, kötü, fena veya istenmeyen bir şeyin vuku bulacağını beklemektir. Bu tıpkı رَجاء ve طَمَعٌ kavramlarının zanna veya bilgiye dayanan bir işaret ve emareden hareketle hoş, iyi, tasvip edilen ve istenen bir şeyin vuku bulacağını beklemek demek olduğu gibidir. خَوْفٌ lafzının zıddı أمْنٌ (güven) kavramıdır. Allah'dan korkmaktan maksat, ilk akla gelen manadaki رُعْبٌ , yani ürkmek veya aslana karşı duyulan tarzda bir korku değildir. Bilakis bununla kastedilen yalnızca masiyet ve itaatsizliklerden sakınıp itaat ve taatleri gerçekleştirmenin peşine düşme ve bunun yollarını aramaktır. Tef'il babındaki تَخْوِيفٌ sözcüğü korkutma demektir. خِيفَةٌ ise insanın üzere bulunduğu korku hali/durumudur. Son olarak Tefe'ul babındaki تَخَوُّفٌ kullanımı insanda korkunun peyda olmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 124 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli havf (korkanın kendi korkaklığı) ve recâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ
İsim cümlesidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İşaret ismi ذٰلِكُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْ ise muhatap zamiridir. الشَّيْطَانُ işaret isminden bedel olup damme ile merfûdur. يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ cümlesi, الشَّيْطَانُ ’nın hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُخَوِّفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri; يخوّفكم şeklindedir. اَوْلِيَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخَوِّفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi خوف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri ; إن حثّوكم على المعصية فلا تخافوهم (Sizi masiyete zorlarsalar, onlardan korkmayın.) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَافُو fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَافُونِ fiili ن ’un hazfıyla emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. تُمْ muttasıl zamir كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri إن كنتم مؤمنين فخافوني şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle اِنَّمَٓا kasır edatıyla tekit edilmiştir.
Kasr, haberle mübteda arasındadır. ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ mevsuf/maksûr, يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ sıfat/maksûrun aleyholmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
Yani şeytan sadece dostlarını korkutur. Başka kimseyi korkutamaz.
ذٰلِكُمُ mübteda, الشَّيْطَانُ bedeldir. Şeytanın uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle gelmesi tahkir ifade eder.
Haber olan يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Ayrıca isim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.
اَوْلِيَٓاءَهُ izafetinde الشَّيْطَانُ ‘a ait zamire muzâf olması, اَوْلِيَٓاءَ için tahkir ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden ذٰلِكُمُ ile Şeytana işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Bakınız; bu sözü size söyleyen, aslında, şeytandır] yani o sizi alıkoymaya çalışan şeytandan başkası değildir; يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُ [O, sadece kendi dostlarını korkutabilir.] Bu, yeni bir cümle olup onun şeytanlığını beyan etmektedir veya ism-i işareti tavsif etmektedir ki bu durumda [korkutabilir] kelimesi, haber olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette hitap, müminlere olup “Ey müminler! Sizi bu seferden alıkoymak için söylenen sözler, sizi kendi dostları olan Ebu Süfyan ve adamlarından korkutmaya çalışan şeytanın sözleridir.” demektir. Başka bir kavle göre ise şeytan o sözleriyle ancak Resulullah ile beraber sefere çıkmak istemeyen dostlarını korkutmaktadır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mukadder şartın cevabına rabıtadır. Takdiri, … إن كنتم مؤمنين (Eğer müminseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap olan فَلَا تَخَافُوهُمْ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
خَافُونِ cümlesi ise atıf harfi وَ ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi tezattır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede mef’ûl konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Nûn-u vikayedeki kesre, zamirden ivazdır.
لَا تَخَافُوهُمْ cümlesi ile وَخَافُونِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
خَافُونِ [Benden korkun!] ifadesi, “Azabımdan korkun!” anlamındadır.
وَخَافُونِ cümlesi, فَلَا تَخَافُوهُمْ ile اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين arasında itiraz cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
لَا تَخَافُوهُمْ - خَافُونِ - يُخَوِّفُ kelimeleri arasında iştikak cinası, لَا تَخَافُوهُمْ - خَافُونِ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve bütün bu fiiller arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
فَلَا تَخَافُوهُمْ [Artık onlardan korkmayın!] hitabı, her iki fırka yani hem Peygamber (s.a.v) ile beraber sefere çıkan fırka hem de sefere çıkmayıp evinde kalan fırka içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Tefsiriyye veya istînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, şart üslubunda talebî inşaî isnaddır. Şart harfi اِنْ , vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılır. Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri فخافوني [… benden korkun!] olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe/120-121, s. 80)
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa cevap hazfedilir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)
Ayetteki, وَخَافُونِ [Benden korkun] ifadesi; “Peygamberimle birlikte cihada çıkın ve her emrine koşun.” manasındadır. اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين [Eğer müminlerseniz…] ifadesi “İman, Allah'ın korkusunu insanların korkusuna tercih edip üstün tutmanızı gerektirir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)