مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ ٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مِنْ |
|
|
| 2 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 3 | هُدًى | yol gösterici olarak |
|
| 4 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 5 | وَأَنْزَلَ | ve indirdi |
|
| 6 | الْفُرْقَانَ | Furkan’ı da |
|
| 7 | إِنَّ | muhakkak ki |
|
| 8 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 9 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 10 | بِايَاتِ | ayetlerini |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | لَهُمْ | onlara vardır |
|
| 13 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 14 | شَدِيدٌ | çetin |
|
| 15 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 16 | عَزِيزٌ | daima üstündür |
|
| 17 | ذُو |
|
|
| 18 | انْتِقَامٍ | öc alandır |
|
O sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve öncekileri doğrulayıcı olarak indirmiştir; daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil’i indirmişti; furkanı da indirdi. Bilinmeli ki Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
Ayette Kur’ân-ı Kerim için el-Furkan kelimesi kullanılmıştır. Kökü فرق olup aslen ayrılma demektir. Kur’ân-ı Kerim hataları tashih edip eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayırdığı için bu ismi almıştır. Furkan kelimesi mübalağalıdır. Hz. Ömer de hak ve batılı birbirinden ayırdığı için ona Ömer’ul Fâruk denmiştir. Yine Kur’ân’da hak ve batılın birbirinden ayrıldığı gün olarak kıyamet günü, yevmul furkan olarak geçmiştir. İnsanlardan ayrı olan topluluğa fırka denir. Fırak daha çok bedensel ayrılık için kullanılır. Kıyamet/28’de ölmek suretiyle dünyadan ayrılmak manasında kullanılmıştır. Ferak ise korkudan kalbin darmadağın olmasıdır (Tevbe/56’da bu manada kullanılmıştır). Farûk çok fazla korkan kimse demektir. (Müfredat)
مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ
Fiil cümlesidir. مِنْ قَبْلُ car mecruru, önceki ayetteki اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. قَبْلُ muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
هُدًى sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru هُدًى ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. الْفُرْقَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
قَبْلَ zaman zarfın muzâfun ileyhi hazfedilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye, hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’ in ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’ dur.Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ cümlesi, اِنَّ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَد۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl, mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ haber olup damme ile merfûdur. ذُو , ikinci haber olup harfle îrab olan beş isimden biri olarak ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. انْتِقَامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْعَز۪يزُ ; sıfat-ı müşebbehedir.
مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ
Önceki ayetin devamı olan ayette مِنْ قَبْلُ car-mecruru 3. ayetteki اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. قَبْلُ ’ nun muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimenin merfûluğu bu hazfin işaretidir.
لِلنَّاسِ car-mecruru, mef’ûl-i lieclih olan هُدًى ‘ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la اَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
الْفُرْقَانَ ile kastedilen Kur’an’ın açıklamasıdır. الْفُرْقَانَۜ ’ ın bizzat Kur’an olduğu da söylenmiştir. Başta [O sana Kitab’ı hak ile indirmiştir.] dedikten sonra burada aynı manayı tekrar etmesinin hikmeti Cenab-ı Hakk'ın, Kur’an’ı iki isimle anmış olmasıdır. Her iki isim, başka bir manaya işaret eder. Birincisi yani kitap, onun toplanmış olduğunu gösterir. Çünkü الْكِتَابَ kelimesinin kökü olan كتابة kelimesi toplamak anlamına gelir. الْفُرْقَانَۜ ise Kur’an’ın hak ile batıl arasında ayırıcı vasfını gösterir. Burada iki sıfatı zikrettiği için tekrar olmaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ ; yani hakkı batıldan ayıran diğer kitapları da indirdi. Bu bölüm umumi olanın hususi olana atfı kabilindendir. Çünkü önce hususi olarak üç kitap zikredildi. Sonra bunlara itina ile birlikte bütün kitapları ifade eden الْفُرْقَانَ ismi kullanıldı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet-i kerimede geçen ayetler bütün kitaplar, peygamberler de bütün peygamberlerdir. Çünkü ayet, alamet demektir. Peygamberler de doğru yolun sancaklarıdırlar.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ mübteda, لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ cümlesi haberdir.
اِنَّ ’ nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında, bu kişilere tahkir ifade eder.
Müsnedün ileyh konumundaki الَّذ۪ينَ ’ nın sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlenin müsnedi olan لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ شَد۪يدٌ muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan شَد۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.
بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafeti ayetlere şan ve şeref kazandırmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, اللّٰهِ isminde tecrîd sanatı vardır.
Bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin zikredilmesi kalplerde haşyet uyandırmak ve korku salmak içindir.
هُدًى - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُوانْتِقَامٍ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil son cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذُو انْتِقَامٍ ikinci haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir yerine zahir lafza-i celâle iltifat edilerek ıtnâb yapılmıştır. İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülmüş ve Allah lafzı açık isim olarak getirilmiştir. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın intikam sahibi olması tabirinde lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâ'nın intikam alması tabiriyle, yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
عَز۪يزٌ ve عَذَابٌ kelimeleri عَ harfi ile başlar, ذ ve ز harflerinin de mahreçleri birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır.
عَز۪يزٌ kelimesinin üç anlamı vardır: Çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali) Su da böyledir. Onun için su gibi aziz ol, denir.
وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ [Allah Azîz’dir], yani öyle bir hükümranlığa sahiptir ki istediği kişiye istediği gibi azap etmekte O’na kimse karşı koyamaz. Şöyle de denilmiştir: Allah Azîz’dir, yani herkese galiptir, hiç kimse ona mani olamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
ذُو انْتِقَامٍ , yani o öyle şiddetli bir şekilde cezalandırır ki hiçbir cezalandırıcı böylesine kâdir değildir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
انْتِقَامٍ kelimesi Kur’an’ı Kerim’de hiç tek başına Allah’ın sıfatı olarak gelmemiş olup isim tamlaması veya fiil-fail kalıbında gelmiştir.
Bu tabirde sahiplik ifadesi olan ذُو gelmesi, bu intikamla kulların maslahatını ikame etmeyi dilediğine, tabiatten veya kinden kaynaklanan bir intikam olmadığına işaret eder. Bu cümlenin öncesine atfı; azabın şiddetini açıklamak içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İntikam kelimesi, نَقِمَ kökünden olup öç, kin, hınç, garez, ceza; felaket, afet, gazap anlamına gelir. İntikam almak, cezalandırmak, hıncını çıkarmak, öcünü almak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)