فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَمَنْ | kim |
|
| 2 | حَاجَّكَ | seninle tartışmaya kalkarsa |
|
| 3 | فِيهِ | oun hakkında |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | بَعْدِ | sonra |
|
| 6 | مَا | şeylerden |
|
| 7 | جَاءَكَ | sana gelen |
|
| 8 | مِنَ | -den |
|
| 9 | الْعِلْمِ | ilim- |
|
| 10 | فَقُلْ | de ki |
|
| 11 | تَعَالَوْا | gelin |
|
| 12 | نَدْعُ | çağıralım |
|
| 13 | أَبْنَاءَنَا | oğullarımızı |
|
| 14 | وَأَبْنَاءَكُمْ | ve oğullarınızı |
|
| 15 | وَنِسَاءَنَا | ve kadınlarımızı |
|
| 16 | وَنِسَاءَكُمْ | ve kadınlarınızı |
|
| 17 | وَأَنْفُسَنَا | ve kendimizi |
|
| 18 | وَأَنْفُسَكُمْ | ve kendinizi |
|
| 19 | ثُمَّ | sonra |
|
| 20 | نَبْتَهِلْ | gönülden la’netle du’a edelim de |
|
| 21 | فَنَجْعَلْ | atalım (kılalım) |
|
| 22 | لَعْنَتَ | la’netini |
|
| 23 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 24 | عَلَى | üstüne |
|
| 25 | الْكَاذِبِينَ | yalancıların |
|
Sana gelen bu ilimden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: "Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah’ın lâneti yalancıların üzerine olsun diye dua edelim."
Surenin en başında Serap Hocamızın verdiği ilk bilgiyi hatırlayın, Necranlı hristiyanlardan bir grup peygamber efendimiz s.a.v den Hz. İsa hakkında söylenenleri dinlemek için gelmişlerdi. Hristiyanlar Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederken Hz. Peygamber, ilgili âyetleri okuyarak Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu, Hz. Âdem nasıl ki, annesiz ve babasız olarak yaratılmışsa Hz. İsa’nın da Hz. Meryem’den babasız olarak dünyaya geldiğini söyledi. Necran heyetinin iddialarını sürdürmeleri üzerine Hz. Peygamber Hz. Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali’yi de yanına alıp Âl-i İmrân sûresinin 61. âyetini okuyarak onları “mübâhele”ye davet etti. Necranlılar Hz. Muhammed’in peygamber olma ihtimalini göz önünde bulundurarak mübâheleye cesaret edemediler. Cizye ödemek şartıyla anlaşma yaptılar ve ülkelerine döndüler. Mübaheleyi kabul etmemeleri üzerine, peygamberimizin “Kabul etselerdi yeryüzünde hristiyan kalmazdı” dediği kaydedilmiştir.
Mübâhele, bir tartışma esnasında haksız ve yalancı olanın Allah’ın lanetine uğraması için beddua edilmesi demektir.
Burda dikkatimizi çekmesi gereken bir husus da, heyetin mescidde ağırlanmış olmasıdır. Düşünün Allah Meryem Suresinde (88-91) "Rahman bir çocuk edindi." dediler. Ant olsun ki, siz çok kötü bir iddiada bulundunuz. Neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar gürültü ile devrilecekti. Rahman'a bir çocuk isnat ettiler diye.” şeklinde bahsediyor... Peygamberimiz bu heyeti mescidde ağırlamış ve kendilerine mahsus namaz vakti geldiğinde de mescidde namazlarını kılmalarına müsaade etmiştir ziyaretleri süresince. Böyle bir peygamberin ümmetiyiz biz. Ama zaman zaman bunu unutuyor; bizim gibi düşünmeyen, inanmayanlara hiç tölerans gösteremiyoruz. Halbuki bizim dinimizin farkı barış dini olması değil mi… Allah kuluna kızabilir ama bizim bir kul olarak başka bir kula kızma onu hor görme hakkımız yok. Biz kötü fikirlere, kötü inançlara, günaha, fesada, tuzağa kızabilir, bunlara düşman olabiliriz ancak.
Nebtehil kelimesinin kökü behl (بهل) olup ibtihal, yapılan duada ısrar etmek demektir. Bu ayetteki ısrarın lanetleme şeklinde açıklanmasının nedeni ısrar edilen duanın lanet için olmasıdır. Bu manada mübahale (karşılıklı lanetleşme) demek olup aynı kökten olan ebhele kelimesi de kişinin kendi iradesi ile başbaşa bırakılması demektir. (Müfredat)
Bu ayet mübahele ayeti olarak bilinmektedir. Bu kelime Kur’ân’da yalnızca bu ayette geçer. (Daha detaylı bilgi için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/mubahele)
فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
حَٓاجَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهِ car mecruru حَٓاجَّ fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri; في أمره şeklindedir.
بَعْدَ zaman zarfı, مِنْ harf-i ceriyle حَٓاجَّ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِ car mecruru جَٓاءَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَٓاجَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl تَعَالَوْا ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
تَعَالَوْا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen نَدْعُ cümlesi şartın cevabıdır.
نَدْعُ fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. اَبْنَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.
اَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ kelimeleri, atıf harfi وَ ’ la اَبْنَٓاءَنَا ’ ya matuftur.
تَعَالَوْا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındadır. Sülâsîsi علو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَبْتَهِلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. نَجْعَلْ atıf harfi فَ ile نَبْتَهِلْ ‘ e matuftur.
نَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamnda kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَعْنَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَلَى الْكَاذِب۪ينَ car mecruru نَجْعَلْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine müteallik olup, cer alameti ى ’ dir. Takdiri, نجعل لعنة الله واقعة على الكاذبين ..şeklindedir. Cemi müzekker salim kelimeler harf irablanırlar.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
كَاذِب۪ينَ ; sülâsi mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ
فَ istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen مَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ cümlesi mübtedanın haberidir.
بَعْدِ ‘ nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana ilim geldikten sonra] ibaresindeki ilim, vahiyden kinayedir.
جَٓاءَ fiilinin الْعِلْمِۙ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mef’ûlü olan تَعَالَوْا şeklindeki mekulü’l-kavl cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. تَعَالَ emri, جَٓاءَ fiilinin emir şeklidir. Camid fiildir. Mazi ve muzarisi yoktur.
نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ cümlesi, talebin cevabı olarak meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Çağrılacak olanların oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı şeklinde sıralanması taksim sanatıdır. Bu sayılanlar herkesten kinayedir.
نِسَٓاءَ - اَبْنَٓاءَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Aynı üsluptaki نَبْتَهِلْ cümlesi terahi ve tertib ifade eden ثُمَّ ile … نَدْعُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَعْنَتَ اللّٰهِ izafeti kısa yoldan izah içindir. Allah lafzının, lanet kelimesine izafesi, durumun ne kadar korkunç olduğunun göstergesidir.
عَلَى الْكَاذِب۪ينَ car-mecruru, نَجْعَلْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne mütealliktir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَبْنَٓاءَ - نِسَٓاءَنَا - اَنْفُسَنَا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Seninle kim tartışacak olursa] ifadesi “Seninle Hz. İsa hakkında her kim tartışacak olursa” demektir. Bu Katâde’nin görüşüdür. Bir görüşe göre “Allah hakkında tartışma” kastedilmiştir. Bir görüşe göre onlar “İsa, Allah’ın oğludur.” diyorlardı ve bu ikisi hakkında (hem Allah hem Hz. İsa) tartışmışlardı. Bir görüşe göre bu ifade, “neyin doğru olduğu konusunda her kim seninle tartışırsa” demektir. [Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra] ifadesi Kur’an’da Allah Teâlâ’dan açıklama geldikten ve Sen onu anladıktan sonra anlamındadır. فَقُلْ تَعَالَوْا [De ki: Gelin!] Yani haydi gelin. Tekili تَعَالَ’ dir. Aslında “yukarı çık” demektir. Çağıran kişi yukarıda, çağrılan kişi aşağıda olur. Ona doğru çıkmasını ister. Sonra bu ifade her nerede olursa olsun çağrılan herkes için kullanılmaya başlanmıştır. نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ [Oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım.] Yani getirelim. نَدْعُ fiilinin meczûm oluşu, emrin cevabında gelmesinden dolayıdır. Diğer kısmın anlamı açıktır. [Biz de siz de toplanalım.] Kendimiz de gelelim. Bir görüşe göre amcamızın çocuklarını ve yakın akrabalarımızı da getirelim. [Sonra gönülden dua edelim.] Kelbî şöyle demiştir: Yani gayretle dua edelim. Mukatil şöyle demiştir: Yani ihlasla dua edelim. Kuteybî şöyle demiştir: Birbirimizle lanetleşelim. [Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.] نَبْتَهِلْ kelimesinin tefsiridir. Yani diyelim ki Allah aramızda yalancı olana lanet etsin. جْعَلْ kelimesi burada قول anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Hz. Peygamber mübâhele ayetinin nüzûlünden sonra Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali ile birlikte Necran heyetinin yanına gitti; ilgili ayetleri okuyarak kendilerini mübâheleye davet etti. Necranlılar kısa bir istişareden sonra Hz. Muhammed’in peygamber olma ihtimalini göz önünde bulundurarak mübâheleye cesaret edemediler. Cizye ödemek şartıyla anlaşma yaptılar ve ülkelerine döndüler. (TDV İslam Ansiklopedisi, ‘’ayrıca bkz,’’ MÜBÂHELE)
Mübâhele için yapılan çağrıda oğullar ve kadınlar, nefislere takdim edilmiştir. Oysa mübahale helak edici maddelerdendir, onda da helak olma ihtimali vardır. Tabiî ahvalde kişi, ailesi için kendini tehlikeye atar ve onları korumak için savaşır; böyle iken bu bedduada onların öne sürülmesi, Peygamberimiz'in, kendi haklılığına olan sonsuz güvenini ve kendi ailesine hiçbir kötülük isabet etmeyeceğine olan kesin inancını zımnen bildirmek içindir. İşte beddua için meydan okumada, Peygamberimiz'in muhataplara takdim edilmesinin sırrı da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)