13 Mayıs 2024
Âl-i İmrân Sûresi 53-61 (56. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Âl-i İmrân Sûresi 53. Ayet

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ  ٥٣


“Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenlerle beraber yaz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
2 امَنَّا inandık ا م ن
3 بِمَا şeye
4 أَنْزَلْتَ senin indirdiğin ن ز ل
5 وَاتَّبَعْنَا ve uyduk ت ب ع
6 الرَّسُولَ elçiye ر س ل
7 فَاكْتُبْنَا bizi yaz ك ت ب
8 مَعَ beraber
9 الشَّاهِدِينَ şahidlerle ش ه د

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ين

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ  cümlesi, önceki ayetteki  اٰمَنَّا ’ dan bedel olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلْتَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

اَنْزَلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اتَّبَعْنَا الرَّسُولَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la  اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ ’ ye matuftur. 

اتَّبَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الرَّسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن صدق قولنا فاكتبنا (Sözümüz doğruysa bizi yaz…) şeklindedir.  

اكْتُبْنَا  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَعَ  mekân zarfı,  اكْتُبْنَا  fiiline mütealliktir. الشَّاهِد۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. 

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir. 

اَنْزَلْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ‘ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّبَعْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

الشَّاهِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi  شهد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ


Ayet, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Nida üslubunda talebi inşâî isnaddır. Nida harfinin mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eden hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir.

اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ  cümlesi, önceki ayetteki  اٰمَنَّا ’ dan bedeldir. Müsbet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir lafzın açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cer mahallindeki  مَٓا  müşterek ism-i mevsûlü, اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir.  مَٓا ‘ nın sılası  اَنْزَلْتَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam  وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ  cümlesi, اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

 

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda geldiği halde dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فَاكْتُبْنَا ; ‘Bizi yaz’ ifadesi, mübalağa kastıyla hüküm vermekten kinayedir. “Kalplerimize imanı sabitle, gönlümüzün içine yerleştirip kalıcı yap ve sabit hale getir” demektir.

Takdiri, إن صدق قولنا (Sözümüz doğruysa..) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Havariler, kendi durumlarını daha fazla belirtmek için hallerini önce Allah’ın Resulü İsa’ya sonra da bizzat Allah’a arz ve niyazda bulunuyorlar ve şöyle diyorlar: “Ey Rabbimiz! Biz, indirdiğin vahye iman ettik ve din işlerinde tamamen peygambere uyduk. Artık bizi, vahdaniyetine şehadette bulunanlardan yaz. Yahut ümmetlerinin lehinde şehadette bulunan Peygamberlerle beraber yaz. Yahut Muhammed (s.a.v) ümmeti ile beraber yaz. Çünkü Peygamberimizin ümmeti, bütün insanlar hakkında şehadette bulunacaktır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb

Cebrail, peygambere (s.a.v) “ihsan”ın ne demek olduğunu sorduğunda O, “Sanki Allah'ı görüyormuşsun gibi O’na ibadet etmendir.” (Buhari, İman, 37) buyurdu. İşte bu, ubûdiyyetle meşgul olmada insanın ulaşabileceği son noktadır. Bu da kulun “gaybet” makamında değil, “şuhûd” makamında olmasıdır. İşte bu havariler, istidlal hususunda mükemmelliğe ulaşınca, bu “istidlal” makamından “şuhûd ve mükâşefe” makamına yükselmek istemişler ve “Bizi şahitlerle beraber yaz.” demişlerdir. Allah’ı müşahede etme makamında bulunan kişi kendisine gelen çeşitli güçlük ve elemlere aldırış etmez. Binaenaleyh havariler, Hz. İsa’ya yardım edip ona yardım ve onu korumayı üstlerine alınca, “Bizi şahitlerle beraber yaz.” yani “Bize gelecek çeşitli güçlük ve meşakkatlere aldırış etmememiz için bizi celâlini müşahede eden kimselerden kıl! İşte o zaman peygamberine yardım için verdiğimiz sözü hakkıyla yerine getirmemiz kolaylaşır.” demişlerdir.(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Âl-i İmrân Sûresi 54. Ayet

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟  ٥٤


Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَكَرُوا ve tuzak kurdular م ك ر
2 وَمَكَرَ ve tuzak kurdu م ك ر
3 اللَّهُ Allah da
4 وَاللَّهُ çünkü Allah
5 خَيْرُ en iyi خ ي ر
6 الْمَاكِرِينَ tuzak kurandır م ك ر

Tuzak kurma negatif bir kelimedir. İçinde fesat vardır. Kur’ânda da pozitif anlamda kullanılmaz. Burda “onlar da tuzak kurdular”dan sonra gelen “Allah da tuzak kurdu” kısmını “onların bu kötülüklerinin etkisini ortadan kaldırdı, tuzaklarını boşa çıkardı” şeklinde anlamamız doğru olur. “Allah tuzak Kur’ânların hayırlısıdır” kısmındaki “makirin” ismi faildir, yani zamansızdır. Şimdi de, sonra da, her ne zaman tuzak kurulsa Allah kötülerin o tuzağını boşa çıkaracaktır...

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَكَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَكَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

 

وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَيْرُ  haber olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَاكِر۪ينَ۟  muzâfun ileyh olup cer alameti ی ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

خَيْرُ , ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.

مَاكِر۪ينَ۟ ; sülâsi mücerredi مكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَكَرُوا


و  وَ İstînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مَكَرُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَمَكَرَ اللّٰهُۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

وَمَكَرَ اللّٰهُۜ  cümlesiyle  وَمَكَرُوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟

 

, وَ istînâfiyyedir. 

وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Müsned, îcaz yollarından biri olan izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

وَمَكَرَ اللّٰهُۜ  cümlesiyle  وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَمَكَرُوا - مَكَرَ - الْمَاكِر۪  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayrıca  مَكَرُوا - مَكَرَ  kelimeleri arasında farklı manalara geldikleri için aralarında müşakele ve tam cinas sanatları vardır. 

Burada مَكَرَ (hile yapma) fiili, mecazen cezalandırmak manasında kullanılmıştır. Çünkü hile yapmak, tuzak kurmak Allahu Teâlâ’nın zatıyla uyuşmaz. Ancak bu cezaya onların mekri (hilesi) sebep olduğu için sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel olmuştur. Lazım söylenmiş, melzum kastedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bütün kemâl ve celâl sıfatların anlamlarını bünyesinde barındıran lafza-i celâlin tekrarı haşyet uyandırma amacına matuftur. Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s - sadr sanatları vardır.

Allah Teâlâ’nın kendinden Allah şeklinde bahsetmesi tecrîddir. 

Müminlere karşı girişilen hilelerin, kurulan her tuzağın aslında Allah’ın bu tuzak sahiplerine kurduğu bir tuzak olduğunu beyan eder. Başkalarına kurulan tuzak aslında kendilerine yöneliktir. Firavun ordusu ile Musa’yı takip etmiş kendisi boğulmuştur, Mekke’de müşrikler Hz. Peygamberi öldürmeye teşebbüs etmişler, O’na hicret yolu açılmıştır.

Ayette müşâkele yapılmıştır. Buna göre Allah’a isnat edilen  مَكَرَ (tuzak kurma) lafzıyla hakiki anlamı değil de kâfirlerin planlarının boşa çıkarılması kastedilmiştir. (Adem Yerinde, Belagat İlminde Müşâkele Sanatı, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu lafız, müteşâbihattan değildir. Çünkü bu, mükemmel ve sağlam tedbir manasınadır. Sonra örfte, başkalarına bir şer ulaştırmak için alınan tedbir manasına kullanılmıştır. Bu mana, Hak Teâlâ hakkında imkânsız değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mekr; karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğerine zarar vermeye çalışmaktır. İsrailoğulları’nın buradaki hileleri, Hz. İsa’ya komploları yani Allah’ın kelimesini yok etmek için gizli gizli tedbirlere teşebbüs edip birden bire onu öldürmek üzere el altından birtakım kimseler tayin etmiş olmalarıdır. Ve Hristiyanların sözüne göre bu hileye havarilerden birisi de iştirak etmiş ve kâfirlere casusluk yapmış. Bu suikast, Hz. İsa’nın hem maddî hayatına hem manevî hayatına yönelmişti. Bir taraftan zulüm yaparak kendini öldürmek diğer taraftan davet ettiği tevhid dinini kaldırmak için mekr, hile ve hud’a düşünülüyordu. Artık İsa’nın çekilme zamanı gelmişti, fakat daha ölmeyecekti. İsrailoğulları bu hile dolayısıyla Hristiyanlığa bir hayli şeyler soktular, karıştırdılar, fakat arzularına erişemediler. İsa’yı öldüremediler. Hıristiyanlığı ortadan kaldıramadılar. Onlar hile yaptılar Allah da onlara hile yaptı, onları hileden men etmedi, fakat hilelerinin cezasını verdi. Gerçekten Allah mekredenlerin hayırlısıdır. O’nun hilesi, başkalarınınki gibi şer ve zarar vermeyi hedef alan bir hile olmadığı gibi keşfi mümkün, önüne geçilebilir, durdurulur bir hile de değildir. Hatıra ve hayale gelmez, engin sırlarına erilmez yönlerden çevirir; imandan, doğruluktan çıkan, küfür ve hileye sapanların belalarını verir. Buna göre Allah’ın mekri lügat bakımından bilinen şer manasıyla değil, ona ceza olan ve müşâkele (şekli bir, manası zıt kelime getirmek) suretiyle hile denilebilen bir hayırdır. Hatta ilâhî hile, hile yapanlar için bile bir hayrı içerir. Çünkü onlara bu şekilde hilenin fenalığını, cezasını anlatır da uyanmalarına, tövbe etmelerine sebep olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

مَكَر  fiilinin Allah’a isnat edilmesi, öncesindeki  مَكَرُوا (plan kurdular) fiiline müsahabetten  dolayıdır. Söz konusu lafız ilk geçtiği yerde hakikî anlamıyla kullanılırken ikinci yerde sözlük anlamından bağımsız farklı bir manada; “planı boşa çıkarma” manasında kullanılmış olup iki lafız arasında biçim ve fonetik uyum dışında bir alaka bulunmamaktadır. (Adem Yerinde, Belagat İlminde Müşâkele Sanatı)

Bu cümle önceki cümle için tezyîl cümlesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Âl-i İmrân Sûresi 55. Ayet

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  ٥٥


Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 قَالَ demişti ق و ل
3 اللَّهُ Allah
4 يَا عِيسَىٰ Îsa
5 إِنِّي elbette ben
6 مُتَوَفِّيكَ senin canını alacağım و ف ي
7 وَرَافِعُكَ ve seni yükselteceğim ر ف ع
8 إِلَيَّ bana
9 وَمُطَهِّرُكَ ve seni temizleyeceğim ط ه ر
10 مِنَ -den
11 الَّذِينَ kimseler-
12 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
13 وَجَاعِلُ ve tutacağım ج ع ل
14 الَّذِينَ kimseleri
15 اتَّبَعُوكَ sana uyan ت ب ع
16 فَوْقَ üstünde ف و ق
17 الَّذِينَ kimselerim
18 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
19 إِلَىٰ kadar
20 يَوْمِ gününe ي و م
21 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
22 ثُمَّ sonra
23 إِلَيَّ bana olacaktır
24 مَرْجِعُكُمْ dönüşünüz ر ج ع
25 فَأَحْكُمُ ben hükmedeceğim ح ك م
26 بَيْنَكُمْ aranızda ب ي ن
27 فِيمَا şeyler (hakkında)
28 كُنْتُمْ sizin ك و ن
29 فِيهِ onda
30 تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştüğünüz خ ل ف

Hz. İsa’ya tam olarak ne olduğu Kur’ân ve sünnette detaylıca anlatılmamıştır. Rabbimiz bilmemizi istediği kadar bir kısmını bizimle paylaşmıştır. Bunda da bir hikmet olduğuna iman etmeliyiz. Zaten surenin en başında 7. ayette de ayetlerin bir kısmının müteşabih olduğunu bildirmişti Rabbimiz. (Esin Durgun)

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli  يَا ع۪يسٰٓى ’ dır.  قَالَ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada ع۪يسٰٓى  müfred alem olup mukadder elif üzere damme ile mebni, mahallen mansubdur.  Nidanın cevabı  اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ ’ dir.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamir  اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُتَوَفّ۪يكَ  kelimesi  اِنَّ ’ nin haberi olup,  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَافِعُكَ  atıf harfi وَ ’ la  مُتَوَفّ۪يكَ ’ ye matuftur.  اِلَيَّ  car mecruru  رَافِعُكَ ’ye mütealliktir.  مُطَهِّرُكَ  atıf harfi وَ ’ la  مُتَوَفّ۪يكَ ’ ye matuftur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  من  harf-i ceriyle  مُطَهِّرُكَ ’ ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُتَوَفّ۪ي  ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.  

مُطَهِّرُ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir. 

رَافِعُ ; sülâsi mücerredi  رفع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ 

 

جَاعِلُ , atıf harfi  وَ  ile  مُتَوَفّ۪يكَ ’ ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّبَعُوكَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اتَّبَعُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَوْقَ  mekân zarfı, اتَّبَعُو ’ nun mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى يَوْمِ  car mecruru  جَاعِلُ ’ ye mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

اتَّبَعُو  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

جَاعِلُ  , sülâsi mücerredi جعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ


İsim cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  اِلَيَّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ, muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحْكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir. بَيْنَ  mekân zarfı  اَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl,  ف۪ي  harf-i ceriyle  اَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ 'dür. İrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  تَخْتَلِفُونَ fiiline mütealliktir. تَخْتَلِفُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’ ün haberi olarak mahallen mansubdur.

تَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ  Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

تَخْتَلِفُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلفdir. 

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ 

 

Zaman zarfı  اِذْ , takdiri  اذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam   قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ  cümlesi, اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. 

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli   يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın cevap cümlesi   اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ  ise  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  مُتَوَفّ۪يكَ  ve ona matuf olan  وَرَافِعُكَ , مُطَهِّرُكَ , جَاعِلُ  kelimeleri ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اِلَيَّ  car-mecruru,  رَافِعُكَ ‘ ye, mütealliktir.  

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  مُطَهِّرُكَ ‘ ye mütealliktir. Sılası  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

جَاعِلُ  için muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası  اتَّبَعُوكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İkinci ism-i mevsûl,  جَاعِلُ ‘ nun mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallik olan mekan zarfı فَوْقَ ‘ nın muzâfun ileyhidir. Sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ  ifadesinde sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Aslında yalanladıkları gün değil, o gündeki hesap-ceza olayıdır.

Allah Teâlânın, İsa’ya yapacaklarını sıralaması taksim sanatıdır.

وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  ifadesinde ifadesinde istiare vardır. Kirden arınmak anlamındaki  طَهِّرُ , kapsamın umumu için müstear olmuştur. İnsanların vereceği sıkıntıdan kurtulması, temizlenmeye benzetilmiştir.

فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ  ifadesinde de istiare vardır. Mekanda yükselme için kullanılan فَوْقَ , mertebe için müstear olmuştur. Şeref ve faziletteki fazlalık, maddi yüksekliğe  benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.

الَّذ۪ينَ -  كَفَرُٓوا - اِلَيَّ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اتَّبَعُوكَ - كَفَرُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

وَرَافِعُكَ اِلَيَّ [Seni katıma yükselteceğim.] Yani seni semaya yükselteceğim. Allah Teâlâ’nın Hz. İsa’yı kendisine izafe etmesi, ona şeref ve itibar bahşetmek içindir. Bu da sebebe isnaddır. Şerefli bir mekâna yükseltmeyi zatına isnad ederek ifade etmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  [Seni inkâr edenlerden arındıracağım.] Yani seni öldürmek isteyenlerin elinden kurtaracağım. Eğer bunu yapsalardı inkâr pisliğinin üstüne bir de bir peygamberi öldürme pisliğine bürüneceklerdi. Seni bundan arındırdım. Bir görüşe göre anlam şöyledir: Seni temizleyeceğim yani seni onlardan uzaklaştıracağım. Sen, onların küfrünü artık duymayacak ve görmeyeceksin. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

مُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesinde küfredenlerin maddî/manevî pislikleri için bir istiare vardır. Müstearun minh; kir-necaset, müstearun leh küfürdür. Câmi’; zarar vermesi, fıtratı zedeleyip bozması, sevimsizlik, kerahettir. Kir, temizlenmediği takdirde sağlığı bozup bedeni hasta ettiği gibi imansızlık da giderilmezse insanın fıtratını bozar, onu manen hasta eder, helake sürükler. Burada müstarun minh ve müstearun leh zikredilmemiş, müstearun minhe ait bir şey zikredilmiştir. Meknî istiaredir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an) 

Hz. İsa'nın dünyaya gelişi gibi dünyadan ayrılışı da mucizevi bir şekilde olmuştur.

تَوَفّ۪ي ’ nın üç anlamı vardır: Öldürmek, uyutmak, özel bir konuma yükseltmek.(Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Bu nedenle tefsirlerde Hz. İsa’nın ölmeden önce yükseltildiği söylenmiştir. Öldükten sonra yükseltilmesi daha uygun gözükür. Kâfirlerin onu çarmıha gerip eziyet etmelerinden Allah’ın onu kurtardığı ifade edilmiştir. Ruh emanetini sahibine teslim ettiği için ölüme vefat denir. 

İbni Abbas’ın ve onun görüşüne katılan Muhsin Demirci'ye göre Hz. İsa yeryüzünde ecelini tamamlayıp ruhunu Allah’a teslim etmiştir.

تَوَفّ۪ي  kelimesi, bir şeyi tam ve noksansız olarak almak anlamına gelir. Allahu Teâlâ, insanlardan bir kısmının hatırına Allah’ın yükselttiği şeyin Hz. İsa’nın bedeni değil de ruhu olduğu fikrinin geleceğini bilince Hz. İsa’yı ruhu ve bedeniyle bir bütün olarak göğe yükselttiğine delalet etmesi için bu kelimeyi zikretmiştir. Cenab-ı Hakk’ın, “Onlar sana hiçbir şekilde zarar veremezler.” (Nisa Suresi, 113) ayeti de bu açıklamanın doğruluğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَوَفّ۪ي  kelimesi, وفي  masdarından alınmış olarak esas lügatta “ıstıfa” gibi tamamen kabz edip almaktır. Fakat ruh sahiplerine ve bilhassa insanla ilgili olduğu zaman vefat ettirmek yani eceline yetiştirip ruhunu almak manasında açık ve meşhurdur. Buna göre bir delil bulunmadıkça başka bir mana ile tevili caiz değildir. Fakat burada mekir manasıyla ilgisi bulunmak üzere Nisa Suresinde, “Onu öldürmediler ve asmadılar, fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa’ya) benzetildi.” (Nisa Suresi/, 157) ayeti, onların Mesih Meryem oğlu İsa peygamberi öldüremediklerini ve asamadıklarını fakat şüpheye düşürüldüklerini açıkça beyan etmiş, Hz. Peygamberden de “İsa ölmedi, kıyamet gününden önce size dönecektir.” hadis-i şerifi de varid olmuş bulunduğundan, buradaki “Seni öldüreceğim.” kelimesinin, az çok zahir dışı bir mana ile tevil olunması gerekmiştir.

تَوَفّ۪ي , vefat manasınadır. Ancak mâbad (kendisinden sonras)ında atıf harfi olan (vav), ne beraberlik ne de tertip gerektirmiyeceğinden burada nükteli bir takdim ve tehir vardır. Ref’ (yükseltme) önce, تَوَفّ۪ي (ölme) sonra olacaktır. Bu mana Katâde’den rivayet edilmiştir. Yani İsa o suikast sırasında Allah’a yükseltilmiş, onlar öldürüp astık zannetmişler, fakat ölmemiştir. Çünkü Allah, “Muhakkak Ben, seni öldüreceğim.” buyurmuştur. Müslümanlar arasında meşhur olan mana ve inanç da budur. Çünkü burada zahire aykırı denecek bir tevil yok demektir. Bizce bu tefsir ve inancın özeti şu demek olur: Allah’tan bir kelime olan ve Ruhu’l-Kudüs ile teyid edilmiş bulunan Mesih İsa’nın ruhu henüz kabz edilmemiştir. Ruhunun eceli gelmemiştir. Kelime daha Allah’a dönmemiştir. Onun daha dünyada göreceği işler vardır. Bu, bir ruhun bâki (ebedî) olmasıdır. Fakat Hıristiyanların dediği gibi uhrevî (ahirete ait), ebedî bir ruhun bâki olması da değildir, berzaha ait bir bekadır. Onun kıyametten önce eceli gelecek, vefat edecek, Azrail tarafından öldürülecektir. Ahirette de ölümden sonra bir ba’s (yeniden dirilme), bir ahiret hayatı olacaktır. İsa’nın ruhu alınmamış olunca İsa’nın Allah’a yükselişi, yerden kalkması yönündendir. Ortadan kalkan, Allah'a yükselip dönen odur. Bundan dolayı İsa’nın haberlerde gelen semaya yükselmesiyle Kur’an’da varid olan Allah’a yükselmesi durumunu birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü sema, ilâhî isimlerden değildir. Hristiyanlar, semaya Allah, Allah’a sema diyorlarsa da İslam’da caiz değildir. O halde “Seni kendime yükselteceğim.” ifadesinin “Seni semaya yükselteceğim.” diye tevil olunmaması gerekir. Zira İsa’nın Allah’a yükseltilen cismi, semaya yükseltilen de henüz öldürülmemiş olan ruhudur, diyebiliriz. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Muhammed b. Ahmed el- Endülüsî el-Kurtubî diyor ki: “Sahih olan görüşe göre Allah, İsa’yı (a.s) vefat ve uyku olmaksızın kaldırmıştır. Nitekim Hasan-ı Basrî, İbni Zeyd, Muhammed el-l’aberî’nin tercih ettiği görüş de budur. İbni Abbas’tan gelen sahih rivayet de böyledir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ


Cümle, zamanda ve rütbede terahi ifade eden  ثُمَّ  ile  اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Önceki cümledeki lafza-ı celâlin zikrinden bu ayette müfred mütekellim zamire iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

اِلَيَّ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرْجِعُكُمْ  muahhar mübtedadır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)   

Bu takdim kasr ifade eder. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  اِلَيَّ , maksurun aleyh/sıfat, مَرْجِعُكُمْ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Dönüşünüz banadır’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.

Kıyamet günü yeniden hayata döndürülüp Bana geleceksiniz. Buradaki hasr (ancak Bana) ifadesi, vaad ve vaîdi (ceza vaadini) tekid içindir.

Ayetteki muhataplar, İsa ile ona uyanlar ve onu inkâr edenlerdir. Hepsinin muhatap alınması, müjde ve uyarı için daha etkili olması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm)

فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

 

 

Ayetin son cümlesi,  ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası olan  كاَن ’ nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهِ  önemine binaen amili olan  تَخْتَلِفُونَ ’ ye takdim edilmiştir. 

كان ’ nin haberi olan  تَخْتَلِفُونَ ‘ nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَخْتَلِفُونَ -  يَحْكُمُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

ف۪يهِ  ibaresindeki ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ihtilaf ettikleri konu, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir.  ف۪ي  harfi, konunun önemini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır.

كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ  [Sonra dönüşünüz Bana olacak.] Yani ahirette dönüşünüz Bana olacak.  فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ [İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.] Yani müminlere vaadimi, kâfirlere tehdidimi gerçekleştirerek hüküm vereceğim. Bir görüşe göre haklıları haksızlardan ayırarak bunu yapacağım. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Âl-i İmrân Sûresi 56. Ayet

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ  ٥٦


“İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim. Onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَمَّا gelince
2 الَّذِينَ kimselere
3 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
4 فَأُعَذِّبُهُمْ onlara azabedeceğim ع ذ ب
5 عَذَابًا azapla ع ذ ب
6 شَدِيدًا şiddetli ش د د
7 فِي
8 الدُّنْيَا dünyada da د ن و
9 وَالْاخِرَةِ ve ahirette de ا خ ر
10 وَمَا olmayacaktır
11 لَهُمْ onların
12 مِنْ hiçbir
13 نَاصِرِينَ yardımcıları da ن ص ر

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’ dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  harfi  اَمَّا ‘ nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اُعَذِّبُ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. اُعَذِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’ dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابًا  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

شَد۪يدًا  kelimesi  عَذَابًا ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. فِي الدُّنْيَا  car mecruru  اُعَذِّبُ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır. مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُعَذِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. نَاصِر۪ينَ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfû olup, cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  

نَاصِر۪ينَ  ; sülâsi mücerredi نصر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ

 

فَ  istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte  اَمَّا  şart anlamı da taşıyan zaman zarfı olup  الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ  cümlesine muzaftır.  

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (Suyûtî İtkan,fî Ulûmi’l-Kur’ân c.1, s.421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder.(Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

الَّذ۪ينَ  mübteda, haber olan   فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ  cümlesi aynı zamanda şartın cevabıdır.

Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Sılası olan كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tahkir ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir.  

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan şart cümlesi, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَالْاٰخِرَةِۘ  kelimesi,  فِي الدُّنْيَا ‘ ya atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezattır. 

عَذَابًا ‘ in sıfatı olan  شَد۪يدًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اُعَذِّبُهُمْ - عَذَابًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۘ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Cümlede taksim sanatı vardır. Azap, dünya ve ahirette olmak üzere taksim edilmiştir.

[İnkâr edenler var ya onları dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım.] Yani onlar suretleri değiştirilerek, kahredilerek, öldürülerek, esir edilerek ve cizyeye mahkûm olarak azaba uğrayacaklar. Bir görüşe göre hastalıklar, nefislerindeki ve mallarındaki kusurlarla azaba uğrayacaklar. Onlara müminlerin aksine bir sevap da verilmeyecektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu ayet, kıyamet günü iki fırka arasında verilecek hükmü belirtmekte ve onun keyfiyetini açıklamaktadır. Önce kâfirlerin hali açıklanıyor. Çünkü kelam, onları korkutarak küfür ve inattan kendilerini vazgeçirmek içindir.

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  [dünyada ve ahirette]” ifadesinin manası, “dünya azabı da ahiret azabı da kıyamet günü gerçekleştirilecek ve iki azap da kıyamet günü ihdas edilecek” demek değil; “dünya ve ahiret azaplarının toplamı o gün tamamlanacak” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ [Aranızda Ben hâkimlik yapacağım.] Bu hakemliğin nasıl olacağı, فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ  [Nankörce inkâr edenlere dünyada ve ahirette şiddetli bir azapla azap edeceğim.] ifadesiyle izah edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

 

 

 Ayetin fasılası olan cümle, وَ ’ la … فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütellıktır.

Muahhar haber  نَاصِر۪ينَ ’ ye dahil olan مِنْ  harfi, zaiddir. Tekid ifade eder.

نَاصِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

نَاصِر۪ينَ ’ in nekreliği kıllet, nev ve umum ifade eder. Zaid harf anlama “hiçbir” manası katmıştır. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ [Ahirette onların yardımcıları da olmayacak.] Ahiret ile kastedilen cehennemde azaba uğramaları ve orada ebedî kalmalarıdır. Onlara orada yardım edecek, kendilerinden azabı giderecek kimse olmayacaktır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr , Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onları, her iki cihanda da Allah’ın azabından kurtaracak yardımcıları olmayacaktır. “Yardımcılar” kelimesinin çoğul olarak  نَاصِر۪ينَ  şeklinde varid olması  لَهُمْ  [onların] zamirine karşılık olduğu içindir. Yani her birinin hiçbir yardımcısı olmayacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ  [Dünyada ve ahirette] Yani ne dünyada ne de ahirette bir fayda elde edebilirler. Bilakis dünyada yağma, katil, cizye gibi zorluklara; ahirette ise hiç bitmeyen azaba duçar olacaklardır. Onların dünyada ve ahirette amellerinin karşılığı boşa gitmiştir. Allah katında dünya sevabı, hamd senâ ve kerametler, ahiret sevabı ise cennette müminlere vaad edilen nimetler ve derecelerdir.  مَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ [Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.] Yani onlardan dünya ve ahiretteki bu utanç ve azabı giderebilecek kimse yoktur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Âl-i İmrân Sûresi 57. Ayet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ  ٥٧


“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah, zalimleri sevmez.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَمَّا gelince
2 الَّذِينَ kimselere
3 امَنُوا inanan ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve yapanlara ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ iyi şeyler ص ل ح
6 فَيُوَفِّيهِمْ (Allah) tam olarak verecektir و ف ي
7 أُجُورَهُمْ mükafatlarını ا ج ر
8 وَاللَّهُ Allah
9 لَا
10 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
11 الظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م
   Ecera اجر :

  أجْرٌ ve اُجْرَةٌ sözcükleri dünyevi veya uhrevi olsun amelin karşılığının kişiye dönmesini anlatır. Bu iki sözcük bir akit ve benzeri durumlar için kullanılır. أجْرٌ kelimesinin çoğulu اُجُورٌ şeklinde gelir. Ayrıca zararın değil yalnızca faydanın olduğu şeylerle ilgili kullanılır.

  Ceza جَزاءٌ kavramına gelince; bir akit sonucunda olsun veya olmasın elde edilen karşılığı ifade etmek için kullanılır. Yine hem zararlı hem de faydalı şeyler hakkında da olabilir.

  أجِيرٌ  ise ücretle çalışan kişi anlamındadır.

  Son olarak إسْتَاْجَرَ formu bir nesneyi ücreti karşılığı talep etme anlamında kullanılır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de farklı türevlerde 108 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri ecir, icar, ücret ve müstecirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’ dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aslında  أعمالا  şeklindeki mahzuf mef'ûlün bihin sıfatıdır. 

فَ  harfi  اَمَّا ‘nın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

يُوَفّ۪يهِمْ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يُوَفّ۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اُجُورَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُوَفّ۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

صَّالِحَاتِ  ; sülâsi mücerredi صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب 'dir.

ظَّالِم۪ينَ  ; sülâsî mücerredi ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ

 

وَ , atıf harfidir. Ayet önceki ayete tezat nedeniyle atfedilmiştir.

Şart üslubunda gelen terkipte  اَمَّا  şart anlamı da taşıyan zaman zarfı, الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ  cümlesine muzaftır.

الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  mübteda, haber olan   فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ  cümlesi aynı zamanda şartın cevabıdır.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Sılası olan  اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve tazim ifadesi içindir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir.  

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan şart cümlesi, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

[Onlara ücretleri tastamam ödenecektir.] cümlesinde istiare vardır. İman edip salih amel işleyen kimseler ücret karşılığı çalışan kişilere benzetilmiştir.

اٰمَنُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda iman edenlerin özelliği olmayan zalimler kelimesi gelmiştir. 

Önceki ayetteki  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًا فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ  cümlesiyle bu ayetteki  وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.


وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ

 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük,korku duyguları uyandırmak ve ikaz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Zamir makamında zahir isim olarak  الظَّالِم۪ينَ ‘ nin zikri, onları zemmetmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde sevilmeyenlerin farklılığıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

الظَّالِم۪ينَ - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Burada zalimlere verilecek ceza söylenmemiş, sadece Allah’ın onları sevmediği söylenmiştir. Üstü kapalı bir anlatım söz konusudur. Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Bundan önceki ayette kâfirlerin azabı hakkında mütekellim (birinci şahıs) kipi kullanıldığı halde (cezalandıracağım, denmiş iken), burada gaib kipi kullanılması (mükâfatlarını tam olarak verecektir, buyurulması), azap ve mükâfatın kaynaklarının ayrı ayrı olduklarını zımnen bildirmek içindir. Zira birinin kaynağı Allah'ın celâl sıfatı, diğerinin ise cemâl sıfatıdır. فَيُوَفّ۪يهِمْ  [tam olarak verecektir] fiili bir kıraate göre  نُوَفِّيهِمْ [Biz tam olarak vereceğiz] şeklinde azamet ifade eden "Biz" kipi ile de okunmuştur. 

Allahu Teâlâ, hiçbir zalimi sevmez. Bu kinaye ifadesi, bütün lügatlerde hakikat gibi kullanıldığı için ilâhî kelamda da kullanılmıştır. Kâfirlerin zalim olarak vasıflandırılmaları, onların kendi küfürleri ile haddi aştıklarını ve küfrü, şükür ve iman yerine koyduklarını zımnen bildirmek içindir. (Nitekim daha önce de belirtildiği gibi zulüm, bir şeyi hakkı olmayan bir yere koymaktır.) Bu cümle, makablinin  izahı mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Âl-i İmrân Sûresi 58. Ayet

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ  ٥٨


(Ey Muhammed!) Bunu (bildirdiklerimizi) biz sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur’an’dan okuyoruz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte bu
2 نَتْلُوهُ okuduğumuz ت ل و
3 عَلَيْكَ sana
4 مِنَ -den
5 الْايَاتِ ayetler- ا ي ي
6 وَالذِّكْرِ ve Zikir(Kitap)dandır ذ ك ر
7 الْحَكِيمِ hikmetli ح ك م

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذَ ٰ⁠لِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Veya mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; الأمر كذلك (Durum budur.) şeklindedir. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  muhatap zamiridir. نَتْلُوهُ  cümlesi, mübteda  ذٰلِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. نَتۡلُو  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’ dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْكَ  car mecruru  نَتْلُو  fiiline mütealliktir. 

مِنَ الْاٰيَاتِ  car mecruru  نَتْلُوهُ ‘ deki gaib zamirin mahzuf haline mütealliktir. الذِّكْرِ  atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur.  الْحَك۪يمِ  kelimesi الذِّكْرِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْحَك۪يمِ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ


Ayet, istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilenin, yani ayetlerin mertebesinin yüceliğini gösterir, önemini vurgular ve ona tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile ayetlere ve zikre işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işâret ismi, mahsûs şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi, aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de ‘‘vücûdun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

ذٰلِكَ [ işte bu]’den maksat, İsâ (a.s) ile ilgili anlatılanlardır. Bunun ayetteki karşılığı olan  ذٰلِكَ  kelimesi (daha önce de geçtiği gibi), uzak ve görülen şeyleri işaret için iken, burada kullanılması, işaret edilenin şânının yüceliğini, şerefteki mertebesinin yüksekliğini ve tebliğ ettiği hakikatin gözle görülecek gibi açık olduğunu zımnen göstermek içindir.

Müsned olan  نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayetteki gaib zamirden  نَتْلُوهُ ’ da azamet zamirine iltifat edilmiştir. 

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

مِنَ الْاٰيَاتِ  car-mecruru, نَتْلُوهُ  fiilindeki gaib zamirden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنَ الْاٰيَاتِ ‘ye temasül nedeniyle atfedilen  وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ  ifadesinde mecazî isnad vardır. Hakîm olan Allah Teâlâ’dır.

Âşûr,  حكيم  için muhkem manasına ve mecaz-ı aklî olduğunu belirtir.

الذِّكْرِ  için sıfat olan  الْحَك۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

نَتْلُوهُ - الذِّكْرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

حكيم  kelimesi, "hikmet dolu, sayısız hikmeti olan" şeklinde tefsir edildiği gibi, "muhkem, çok sağlam veya halel gelmekten güvende olan" şeklinde de tefsir edilebilir. Bundan murad, ya Kur’an'dır ya da Levh-ı Mahfûz'dur.(Ebüssuûd , İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

"Tilâvet" ve "Kasas" kelimeleri, mana bakımından aynıdır. Çünkü her ikisi de, "bir şeyin peşi sıra başka bir şey söyleme" manasına gelir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bu ayette ve [Sana Musa'nın haberini okuyoruz] (Kasas/3) ayetinde "tilaveti" (okumayı), [Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz] (Yusuf/3) ayetinde de "Kasas"ı (anlatmayı) zatına nisbet etmiştir. Bütün bunlar, Allahu Teâlâ'nın, meleğin vahiy getirip okumasını, kendi okuması gibi saydığını göstermektedir. Bu ise vahiy meleğini büyük bir şekilde şereflendirme ve yüceltmedir. Bu güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü Cebrail (as)'ın okuması, kesinlikle farksız olarak Allah'ın emri ile olunca, bu, Hak Teâlâ'ya nisbet edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الذِّكْرِ الْحَك۪يمِ [kanıt ve hikmet dolu mesaj] Kur’an’ı ifade etmektedir. Burada Kur’an, kendisinin sebebi olan Allah’ın sıfatı ile nitelenmiştir ya da Kur’an’ın hikmetlerinin çokluğu nedeniyle adeta “hikmet ile konuşan” kitap olduğu ifade edilmiştir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Âl-i İmrân Sûresi 59. Ayet

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  ٥٩


Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 مَثَلَ durumu م ث ل
3 عِيسَىٰ Îsa’nın
4 عِنْدَ yanında ع ن د
5 اللَّهِ Allah’ın
6 كَمَثَلِ durumu gibidir م ث ل
7 ادَمَ Adem’in
8 خَلَقَهُ Onu yarattı خ ل ق
9 مِنْ -tan
10 تُرَابٍ toprak- ت ر ب
11 ثُمَّ sonra
12 قَالَ dedi ki ق و ل
13 لَهُ ona
14 كُنْ Ol! ك و ن
15 فَيَكُونُ ve oldu ك و ن

Babasız doğmak bir beşere ilahlık kazandırsaydı bu Hz. İsa dan önce Hz. Adem’in hakkı olurdu. Adem’in ne annesi ne de babası vardı.

Hz. Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelmesi, Hıristiyanlığın teolojik esaslarını etkileyen ve mensupları arasında asırlar boyu şiddetli tartışmalara yol açan bir olay olma özelliğini korumuştur. Sûrenin nüzûl sebebi açıklanırken belirtildiği üzere, Necran heyetiyle Hz. Peygamber arasında hıristiyanların inanç esasları konusunda bir tartışma cereyan etmiş, bu tartışma sırasında heyettekilerden kimi Hz. Îsâ’dan “Tanrı’nın oğlu” kimi de “üçün üçüncüsü” şeklinde söz etmişlerdi. İşte bu heyete okunan ve hıristiyanların inançlarındaki yanlışlıkları ortaya koyup bu konulardaki gerçekleri haber veren yukarıdaki âyet-i kerîmelerden sonra burada, Hz. Îsâ’nın bir insan olduğuna ve ilâhî iradenin bu yönde olduğu bilindikten sonra onun babasız dünyaya gelmesinin yadırganacak bir husus olmaktan çıkması gerektiğine, Hz. Âdem örneğine değinilerek dikkat çekilmektedir. (Diyanet Kur’ân Yolu Tefsiri)

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

مَثَلَ  kelimesi  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ع۪يسٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı, مَثَلَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَمَثَلِ  car mecruru  اِنَّ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اٰدَمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için esre almamıştır.  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

 

Fiil cümlesidir. خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تُرَابٍ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. Mekulü’l-kavl  لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  ‘dür. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. 

كُنْ  nakıs, sükun üzere mebni emir fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ’ dir.   

فَ  atıf harfi, sebebiyyedir. يَكُونُ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir.  

يَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. 

ثُمَّ Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَيَكُونُ  [Oluverir.] Burada  فَكَانَ  (hemen oldu) ifadesi kullanılmamıştır. Çünkü  فَيَكُونُ   ifadesinin takdiri  فَاِذًا هُوَ كَائِنٌ  (Bir de bakarsın ki anında olur) şeklindedir ki bu ifade gelecek zaman için olduğu gibi şimdiki zaman için de uygundur. Bir görüşe göre  كُنْ  [ol]  ifadesi nakıs fiil değil, tam fiildir. Çünkü olan şey anlaşılmaktadır. Sonra  يَكُونُ  [olur] demiştir. Böylece Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey olur demektir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et- Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Teşbih harfi  كَ ‘ nin dahil olduğu  كَمَثَلِ اٰدَمَ  car-mecruru  اِنَّ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Hz. İsa’nın yaratılması, Hz. Âdem’in yaratılmasına benzetilmiştir. Hz. İsa’nın yaratılması müşebbeh, Hz. Âdem’in yaratılması müşebbehün bihdir. Vech-i  şebeh yaratılış şeklidir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ  cümlesi  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Önceki ayetteki azamet zamirinden, bu ayette lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.

خَلَقَهُ ‘daki  هُ  zamiri, Hz. İsa’ya değil Hz. Âdem’e aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayetteki  تُرَابٍ [toprak] lafzı maksada uygun olarak gelmiştir. O da İsa’nın (a.s) yaratılma durumunun kolay olduğunu göstermektir. Çünkü  تُرَابٍ  lafzı, طِينَ [çamur] lafzından daha hafiftir. Zira  طِينَ [çamur], “toprak” ve “su”dan oluşurken  تُرَابٍ [toprak] tek bir unsurdur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî’İlmi ve Sanatları)

Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ, İsa’dan (a.s) ulûhiyyeti men etmek istemektedir. Bu nedenle onun da Âdem (a.s) gibi topraktan yaratıldığını belirtmiştir. Bu kelamda toprak manasında olan  تُرَابٍ  kelimesini seçmiştir. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde Âdem’in (a.s) yaratılışından bahsederken toprak manasında  طين  kelimesini kullanmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)

Ayette  تُرَابٍ  kelimesinin  طِينَ  kelimesine tercih edilişi mürâât-ı nazîr sanatıdır.

İki peygamber de babasız yaratıldı. Hz. Âdem’in annesi de yoktu. Kur’an’da geçen تُرَابٍ  kelimesi de Kur’an’da geçen insanların diğer yaratılış malzemeleri gibi nekre olarak gelmiştir. Bu nekrelik onları bugün bilinenden farklı, bilinmeyen bir mana taşıdığına işaret olabilir.

[Allah katında İsa’nın durumu] yani İsa’nın sıra dışı hal ve durumu  [Âdem’inki gibidir] onu (bir insandan da değil) [toprak’tan yaratmıştı.] Bu ifade, İsa’nın (a.s) Âdem’e (a.s) benzetildiği yönü izah etmektedir. Yani Âdem (a.s), ortada ne ana ne baba varken doğrudan topraktan yaratılmıştır, işte İsa’nın (a.s) durumu da budur. İsa (a.s), (insanların dünyaya gelişi konusunda) süregelen âdetin dışında bir şekilde var edilmiş olması açısından Âdem’e (a.s) benzetilmiştir ki bu iki peygamber bu konuda birbirine benzer durumdadır. Ayrıca hem babasız ve hem de anasız olarak yaratılmış olmak sadece babasız olarak yaratılmış olmaktan çok daha ilginç ve büyük bir mucizedir. Dolayısıyla burada ilginç olan daha ilginç olana, harikulade olan daha harikulade olana benzetilmiş; böylece benzetmenin hasım karşısında daha kesin sonuç vermesi ve şüpheye sebep olacak hususu daha etkili bir şekilde gidermesi hedeflenmiştir. Zira şüphe sahibi kimse, çok daha harikulade olana bakıp üzerinde nazar ettiği zaman bu benzetme onun için daha etkili olacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada İsa'nın doğumu ile Âdem'in yoktan yaradılışı arasındaki benzerlik ortaya konmakta, müphem ve mücmel kalan taraf izaha kavuşmaktadır. Âdem'in babasız ve annesiz olarak yaratıldığını kabul eden kimsenin, İsa (a.s)’ın babasız yaratıldığını inkâr etmesi akılla bağdaştırılamaz.Allah Âdem'in kalıbını topraktan yaratmış, sonra onu beşer olarak inşa etmiştir. Nitekim;" Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik (insan haline getirdik)" (Mü'minûn 23/14) buyurulur. Veya bu ifade: ‘’Allah (cc), Âdem'i topraktan yaratmayı takdir ettikten sonra halketti’’ demektir. Rivayete göre, Medine'ye gelen Necran heyeti, Resûlüllah'a "- Sen, niçin bizim efendimize (Hazret-i İsa'ya) hakaret ediyorsun?" dediler.Peygamberimiz (s.a.v): "- Ben, ona ne diyorum ki? " Onlar: "O, şüphesiz bir kuldur; diyorsun." Peygamberimiz : "Evet, o, Allah'ın kulu ve Resulüdür; onu bakire ve kendini tamamen Allah yoluna vermiş olan Meryem'e ulaştırmıştır." dedi. Bunun üzerine kızdılar ve: “Sen hiç babasız insan gördün mü ? Şimdi sen, İsa'nın insanlardan babası olmadığını kabul ettiğine göre, onun babası Allah olmalıdır." dediler. O zaman Peygamberimiz de:"Âdem'in ne babası, ne de annesi vardı; ama bundan, onun Allah'ın oğlu olduğu sonucu çıkmaz. İşte İsa'nın durumu da böyledir." buyurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

 

Terahi ve rütbe ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile  خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَيَكُونُ  cümlesine dahil olan  فَ  istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَكُونُ  cümlesi, takdiri  هو (O) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberin, muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.

Cümleye dahil olan  فَ ‘ nin,  يَقُولُ  fiiline sebebiyye manasında atıf harfi olması da caizdir.

Muzari fiil sıygasındaki  يَكُونُ  ve emir sıygasındaki  كُنْ  fiilleri, tam fiildir. 

كُنْ - يَكُونُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde îcaz-ı kısar sanatı vardır. Bu; az sözle çok mana ifade etmek demektir. 

يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah kudretini; eşyaya tesir ve etkisinin süratini, hiç beklemeden ve direnmeden, kendisine itaat edilen kimsenin emrine benzetti. Zira O bir şey istediğinde o şey, emri geciktirmeden hemen oluverir. Bu, latîf istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

كُنْ فَيَكُونُ [Sadece “Ol!” der; anında olmaya başlar] ifadesinde geçen  كان  tam fiil olup  اُحْدُثْ فَيَحْدُثُ [“Meydana gel!” der; o da anında meydana gelmeye başlar] anlamındadır. Ayetin bahsettiği bu konuşma, mecaz ve temsildir. Burada telaffuz edilip konuşulmuş herhangi bir söz yoktur. Dolayısıyla ayetin manası ancak şöyle olur: Allah’ın takdir edip olmasını istediği işler, hiç imtinâ etmeksizin ve beklemeksizin hemen olmaya ve varlık kisvesine bürünmeye başlar. Tıpkı kendisine bir şey emredilen itaatkâr bir memurun hiç beklemeden, imtina etmeden ve isteksizlik göstermeden emredilen şeyi derhal yapmaya başlaması gibi. Allah Teâlâ, bu ayette bahsettiği “gökleri ve yeri eşsiz, ön örneksiz yaratması ve olmasını istediği şeyin hemen olması” gibi vasıflarıyla, kendisinin çocuk edinmekten son derece uzak olduğu gerçeğini iyice tekit etmektedir. Çünkü bu denli yüce bir kudrete sahip olan zatın durumu, birbirinden doğma/meydana gelme bakımından diğer cisimlerin hallerinden tamamen ayrı olacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru: 946)

[Onu (bir insandan da değil) topraktan yaratmıştı.] yani onu çamurdan bir beden olarak takdir edip düzenlemişti. [Sonra ona “ol!” demiş.] yani onu bir beşer olarak inşâ etmişti. Bu ifade tıpkı ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَۜ [Sonuçta onu başka bir mahluk olarak meydana getirdik. (Müminun Suresi, 14)] ayeti gibidir. فَيَكُونُ [O da anında olmaya başladı.] ifadesi, geçmişte durumun hikaye edilmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ Hazret-i Adem'in yaratılışının keyfiyeti hususunda birçok vecih zikretmiştir:

a) O, bu ayette de belirtildiği gibi topraktan yaratılmıştır.

b) O, sudan yaratılmıştır. Allah Teâlâ, [O, sudan bir beşer yaratıp da, onu soy sop haline getirendir] (Furkan, 54) buyurmuştur.

c) O, çamurdan yaratılmıştır. [Ki O, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır. Sonra O, bunun zürriyetini hakir bir sudan meydana gelen nutfeden yapmıştır] (Secde, 7-8).

d) O, çamurdan elde edilmiş bir özden yaratılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [Andolsun, biz İnsanı çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. Sonra onu, sarp ve sağlam bir karargâhta bir nutfe yaptık] (Mû'minun, 12-13).

e) O, cıvık bir çamurdan yaratılmıştır. Allah Teâlâ, [Andolsun ki biz onları, cıvık bir çamurdan yarattık] (Saffât, 11) buyurmuştur.

f) O, salsâl'dan, kuru bir çamurdan yaratılmıştır. [Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş bir balçıktan yarattık] (Hicr, 26) buyurmuştur.

g) İnsan, "acele"den yaratılmıştır. "İnsanlar aceleden yaratılmıştır"(Enbiya, 37).

ı) Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [Andolsun ki biz insanı, bir meşakkat içinde yarattık] (Beled, 4).

Hükemâ şöyle demiştir: Âdem'in topraktan yaratılması, birçok sebepten dolayıdır: 1- Mütevazi olsun diye. 2- Örtücü ve bağışlayıcı olsun diye...3- Toprağa çok bağlı olsun diye.. Çünkü Hazret-i Âdem, yeryüzündekilere halife olmak için yaratılmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak, [Muhakkak ki, ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım] (Bakara. 30) buyurmuştur.

4- Allah Teâlâ kudretini izhar etmek istedi ve bundan dolayı, cisimlerin en çok ışık saçanı olan ateşten şeytanları yaratarak, onları dalaletin karanlıklarına müptela kıldı; cisimlerin en latifi olan havadan melekleri yaratarak, onlara son derece büyük güç ve kuvvet verdi; cisimlerin en kesifi olan topraktan Âdem (as)'i yarattı, sonra ona muhabbet, marifet, nur ve hidayet verdi; deniz sularının dalgalarından gökleri yaratıp, onu havaya asılı bıraktı.. İşte bütün bunları, bunların yaratılışı, Allahu Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı olmaksızın Müdebbir ve hiçbir şeye başvurmaksızın da Hâlık olduğuna apaçık bir delil ve burhan olsun diye yaratmıştır.

5- İnsan şehvet, gazap ve ihtiras ateşini söndürsün diye topraktan yaratılmıştır. Çünkü bu tür ateşler, ancak toprak ile söner. İnsanın sudan yaratılışı ise kendisinde, eşyanın şekilleri tecelli edebilecek bir saflık ve arılıkta olsun diyedir.

Sonra Allah Teâlâ, yoğun olan latif olanla karışıp da çamur haline gelsin diye, suyla toprağı birbirine katmıştır. Bu, [Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratıcıyım] (Sad. 7) ayetinin ifade ettiği husustur.

Hak Teâlâ dördüncü mertebede, [Andolsun, biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir sülâleden yarattık] (Mü'minun/12) buyurmuştur. Buradaki sülâle kelimesi, ism-i mef'ûl manasındadır. Çünkü "sülâle", çamurun cüzlerinin en latif ve iyi kısmından süzülüp, alınmış olandır.

Sonra Cenab-ı Hak, altıncı mertebede, insan için şu üç nevî sıfatı zikretmiştir:

a) O, salsâldandır. Salsâl: Hareket ettirildiği zaman içinden ses veren çömlek gibi, çın çın ses çıkaran kuru şey demektir.

b) Hame'dendir. Hame, bir müddet su içinde kalıp, rengi siyahlaşan şey demektir.

c) Kokusu değişmiş olandır. Nitekim Cenab-ı Allah, [İşte yiyeceğine, içeceğine bak, henüz bozulmamıştır] (Bakara, 259) buyurmuştur. Hazret-i Âdem'in yaratılışıyla ilgili zikredilmiş olan ayetlerin arasını te'lîf etmek için söylenebilecek olan sözün hepsi budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

Âl-i İmrân Sûresi 60. Ayet

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  ٦٠


Hak Rabbindendir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الْحَقُّ (Bu,) gerçektir ح ق ق
2 مِنْ -den (gelen)
3 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
4 فَلَا
5 تَكُنْ öyle ise olma ك و ن
6 مِنَ -dan
7 الْمُمْتَرِينَ kuşkulananlar- م ر ي

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ


İsim cümlesidir. اَلْحَقُّ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Veya, اَلْحَقُّ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri  هو  şeklindedir. مِنْ رَبِّكَ  de mahzuf ikinci habere mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إذا كان الأمر كذلك فلا تكن من الممترين (Eğer durum buysa şüphelenenlerden olmayın.) şeklindedir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. تَكُنْ ’ un ismi, müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  تَكُنْ ’ un mahzuf haberine mütealliktir.

Bir görüşe göre  اَلْحَقُّ [Hak] kelimesi mübteda,  مِنْ رَبِّكَ  [Rabbindendir] kelimesi onun haberidir. Yani o senin Rabbindendir. Yani mahlukatın yaratılması Rabbindendir. Yaratıcı İsa değil, O Allah’tır. Burada hitap, bu tevile göre Hz. İsa hakkında şüpheye düşen Hristiyanlaradır. Aynı şekilde  فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  [Öyleyse şüphe edenlerden olma.]  ayeti de onlara hitaptır. Bir görüşe göre burada hitap Hz. Muhammed’e dir (s.a.v) ve kastedilen şey farklıdır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

الْمُمْتَر۪ينَ۟ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلْحَقُّ , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmiştir. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ  [Hak Rabbindendir’] sözünde ‘’Rabbin’’ kelimesindeki izafet, Rasulullah'ı (s.a.v) ilahi inayet ve lutfuyla şereflendirmek içindir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru;1178)

Burada Rab unvanının kullanılması ve muhatap zamirine izafe edilmesi, hem Peygamberimizi (s.a.v) teşrif; hem de hakkı ve gerçeği dile getiren bu ayetlerin indirilmesinin Peygamber (s.a.v) bakımından bir ilâhî terbiye ve lütuf olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, … إذا كان الأمر كذلك (Durum buysa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap olan  فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  كَانَ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُمْتَر۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الِامْتِراءُ  kelimesi  المِراءِ  kelimesinin  افْتِعالٌ  babındandır. Şüphe demektir. Buradaki  افْتِعالٌ  babı mutâvaat için değildir. مري ‘ nin masdarı ve mücerred fiili bilinmez.Daima  افْتِعالٌ  sigasıyla kullanılır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/147) 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

مِنَ ’ lerde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Burada hitap Peygamber Efendimize yönelik olsa da asıl olarak bize söylenmiştir.

مري  tartışmak, امترى şüphe etmek demektir. ‘’Böyle kimselerden olma!’’ ifadesinde Peygamberin (sav) İsa (a.s) hakkındaki inancını daha da pekiştirmek için bir teşvik ve tahrik vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)  

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ [Gerçek, Senin Rabbinden gelendir.] ifadesi hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir yani “o haktır” anlamındadır. Peygamber (s.a.v) şüpheci olmaktan münezzeh olduğu halde O’nun şüphecilerden olmasının yasaklanmış olması, O’na daha ziyade sebat ve mutmainlik kazandırmak ve başkalarına lütuf olmak üzere teşvik kabilinden söylenmiş bir ifadedir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’ t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  [Sakın şüphecilerden olma!] hitabı, Ya Peygamberimiz (s.a.v) içindir. Buna göre (Peygamberimizde şüphe olmadığı halde) bu hitap, ilâhî duygularını tahrik etmek, sebatını kuvvetlendirmek ve bir de şu önemli noktayı bildirmek içindir: Bu gerçekler hakkında şüpheye düşmenin sakıncası o kadar büyüktür ki kendisinden böyle bir şüphe sadır olması mümkün olmayan zatın dahi, bu şüpheden nehyedilmesi lazımdır. Şu halde gerçekten şüphe edenlerin durumu acaba nasıl olur?  Ya da bu hitap, muhatap olmak ehliyetini taşıyan herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


İsim cümlesidir. اَلْحَقُّ  mübtedadır. مِنْ رَبِّ  car mecruru mahzuf habere müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Veya  اَلْحَقُّ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri  هو  şeklindedir. مِنْ رَبِّكَ  de ikinci haberdir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إذا كان الأمر كذلك فلا تكن من الممترين (Eğer durum buysa şüphelenenlerden olmayın.) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ  nakıs meczum muzari fiildir. تَكُنْ’un ismi, müstetir olup takdiri  أنت ’dir. مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru mahzuf habere müteallıktır.

الْمُمْتَر۪ينَ۟  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

Bir görüşe göre  اَلْحَقُّ  [Hak] kelimesi mübteda,  مِنْ رَبِّكَ  [Rabbindendir] kelimesi onun haberidir. Yani o senin Rabbindendir. Yani mahlukatın yaratılması Rabbindendir. Yaratıcı İsa değil, O Allah’tır. Burada hitap, bu tevile göre Hz. İsa hakkında şüpheye düşen Hristiyanlaradır. Aynı şekilde  فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  [Öyleyse şüphe edenlerden olma.]  ayeti de onlara hitaptır. Bir görüşe göre burada hitap Hz. Muhammed’e dir (sav) ve kastedilen şey farklıdır. (Ömer Nesefî, et-Teysîr fi’t Tefsîr)

Âl-i İmrân Sûresi 61. Ayet

فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ  ٦١


Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lânetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ kim
2 حَاجَّكَ seninle tartışmaya kalkarsa ح ج ج
3 فِيهِ oun hakkında
4 مِنْ
5 بَعْدِ sonra ب ع د
6 مَا şeylerden
7 جَاءَكَ sana gelen ج ي ا
8 مِنَ -den
9 الْعِلْمِ ilim- ع ل م
10 فَقُلْ de ki ق و ل
11 تَعَالَوْا gelin ع ل و
12 نَدْعُ çağıralım د ع و
13 أَبْنَاءَنَا oğullarımızı ب ن ي
14 وَأَبْنَاءَكُمْ ve oğullarınızı ب ن ي
15 وَنِسَاءَنَا ve kadınlarımızı ن س و
16 وَنِسَاءَكُمْ ve kadınlarınızı ن س و
17 وَأَنْفُسَنَا ve kendimizi ن ف س
18 وَأَنْفُسَكُمْ ve kendinizi ن ف س
19 ثُمَّ sonra
20 نَبْتَهِلْ gönülden la’netle du’a edelim de ب ه ل
21 فَنَجْعَلْ atalım (kılalım) ج ع ل
22 لَعْنَتَ la’netini ل ع ن
23 اللَّهِ Allah’ın
24 عَلَى üstüne
25 الْكَاذِبِينَ yalancıların ك ذ ب

Sana gelen bu ilimden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: "Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah’ın lâneti yalancıların üzerine olsun diye dua edelim." 

Surenin en başında Serap Hocamızın verdiği ilk bilgiyi hatırlayın, Necranlı hristiyanlardan bir grup peygamber efendimiz s.a.v den Hz. İsa hakkında söylenenleri dinlemek için gelmişlerdi. Hristiyanlar Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederken Hz. Peygamber, ilgili âyetleri okuyarak Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu, Hz. Âdem nasıl ki, annesiz ve babasız olarak yaratılmışsa Hz. İsa’nın da Hz. Meryem’den babasız olarak dünyaya geldiğini söyledi. Necran heyetinin iddialarını sürdürmeleri üzerine Hz. Peygamber Hz. Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali’yi de yanına alıp Âl-i İmrân sûresinin 61. âyetini okuyarak onları “mübâhele”ye davet etti. Necranlılar Hz. Muhammed’in peygamber olma ihtimalini göz önünde bulundurarak mübâheleye cesaret edemediler. Cizye ödemek şartıyla anlaşma yaptılar ve ülkelerine döndüler. Mübaheleyi kabul etmemeleri üzerine, peygamberimizin “Kabul etselerdi yeryüzünde hristiyan kalmazdı” dediği kaydedilmiştir.

Mübâhele, bir tartışma esnasında haksız ve yalancı olanın Allah’ın lanetine uğraması için beddua edilmesi demektir.

Burda dikkatimizi çekmesi gereken bir husus da, heyetin mescidde ağırlanmış olmasıdır. Düşünün Allah Meryem Suresinde (88-91) "Rahman bir çocuk edindi." dediler. Ant olsun ki, siz çok kötü bir iddiada bulundunuz. Neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar gürültü ile devrilecekti. Rahman'a bir çocuk isnat ettiler diye.” şeklinde bahsediyor... Peygamberimiz bu heyeti mescidde ağırlamış ve kendilerine mahsus namaz vakti geldiğinde de mescidde namazlarını kılmalarına müsaade etmiştir ziyaretleri süresince. Böyle bir peygamberin ümmetiyiz biz. Ama zaman zaman bunu unutuyor; bizim gibi düşünmeyen, inanmayanlara hiç tölerans gösteremiyoruz. Halbuki bizim dinimizin farkı barış dini olması değil mi… Allah kuluna kızabilir ama bizim bir kul olarak başka bir kula kızma onu hor görme hakkımız yok. Biz kötü fikirlere, kötü inançlara, günaha, fesada, tuzağa kızabilir, bunlara düşman olabiliriz ancak.

 Nebtehil kelimesinin kökü behl (بهل) olup ibtihal, yapılan duada ısrar etmek demektir. Bu ayetteki ısrarın lanetleme şeklinde açıklanmasının nedeni ısrar edilen duanın lanet için olmasıdır. Bu manada mübahale (karşılıklı lanetleşme) demek olup aynı kökten olan ebhele kelimesi de kişinin kendi iradesi ile başbaşa bırakılması demektir. (Müfredat)

Bu ayet mübahele ayeti olarak bilinmektedir. Bu kelime Kur’ân’da yalnızca bu ayette geçer. (Daha detaylı bilgi için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/mubahele)

فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ 


İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَٓاجَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهِ  car mecruru  حَٓاجَّ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri; في أمره  şeklindedir. 

بَعْدَ  zaman zarfı, مِنْ  harf-i ceriyle  حَٓاجَّ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِ  car mecruru  جَٓاءَ  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَٓاجَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حجج ’ dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl  تَعَالَوْا ’ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

تَعَالَوْا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نَدْعُ cümlesi şartın cevabıdır. 

نَدْعُ  fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’ dur. اَبْنَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.

اَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ  kelimeleri, atıf harfi وَ ’ la  اَبْنَٓاءَنَا ’ ya matuftur. 

تَعَالَوْا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İf’al babındadır. Sülâsîsi  علو ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ

 

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَبْتَهِلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  نَجْعَلْ  atıf harfi  فَ  ile  نَبْتَهِلْ  ‘ e matuftur.

نَجْعَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamnda kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.  لَعْنَتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

عَلَى الْكَاذِب۪ينَ  car mecruru  نَجْعَلْ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine müteallik olup, cer alameti ى ’ dir. Takdiri, نجعل لعنة الله واقعة على الكاذبين ..şeklindedir. Cemi müzekker salim kelimeler harf irablanırlar.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
 نَبْتَهِلْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بهل ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

كَاذِب۪ينَ  ; sülâsi mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ

فَ  istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen  مَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ  cümlesi mübtedanın haberidir. 

بَعْدِ ‘ nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana ilim geldikten sonra] ibaresindeki ilim, vahiyden kinayedir.

جَٓاءَ  fiilinin  الْعِلْمِۙ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mef’ûlü olan  تَعَالَوْا  şeklindeki mekulü’l-kavl cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  تَعَالَ  emri,  جَٓاءَ  fiilinin emir şeklidir. Camid fiildir. Mazi ve muzarisi yoktur.

نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ  cümlesi, talebin cevabı olarak meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Çağrılacak olanların oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı şeklinde sıralanması taksim sanatıdır. Bu sayılanlar herkesten kinayedir.

نِسَٓاءَ - اَبْنَٓاءَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  نَبْتَهِلْ  cümlesi terahi ve tertib ifade eden  ثُمَّ  ile … نَدْعُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

لَعْنَتَ اللّٰهِ  izafeti kısa yoldan izah içindir. Allah lafzının, lanet kelimesine izafesi, durumun ne kadar korkunç olduğunun göstergesidir.

عَلَى الْكَاذِب۪ينَ  car-mecruru, نَجْعَلْ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne mütealliktir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَبْنَٓاءَ - نِسَٓاءَنَا - اَنْفُسَنَا  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Seninle kim tartışacak olursa] ifadesi “Seninle Hz. İsa hakkında her kim tartışacak olursa” demektir. Bu Katâde’nin görüşüdür. Bir görüşe göre “Allah hakkında tartışma” kastedilmiştir. Bir görüşe göre onlar “İsa, Allah’ın oğludur.” diyorlardı ve bu ikisi hakkında (hem Allah hem Hz. İsa) tartışmışlardı. Bir görüşe göre bu ifade, “neyin doğru olduğu konusunda her kim seninle tartışırsa” demektir. [Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra] ifadesi Kur’an’da Allah Teâlâ’dan açıklama geldikten ve Sen onu anladıktan sonra anlamındadır. فَقُلْ تَعَالَوْا  [De ki: Gelin!] Yani haydi gelin. Tekili  تَعَالَ’ dir. Aslında “yukarı çık” demektir. Çağıran kişi yukarıda, çağrılan kişi aşağıda olur. Ona doğru çıkmasını ister. Sonra bu ifade her nerede olursa olsun çağrılan herkes için kullanılmaya başlanmıştır. نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ [Oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım.] Yani getirelim. نَدْعُ  fiilinin meczûm oluşu, emrin cevabında gelmesinden dolayıdır. Diğer kısmın anlamı açıktır. [Biz de siz de toplanalım.] Kendimiz de gelelim. Bir görüşe göre amcamızın çocuklarını ve yakın akrabalarımızı da getirelim. [Sonra gönülden dua edelim.] Kelbî şöyle demiştir: Yani gayretle dua edelim. Mukatil şöyle demiştir: Yani ihlasla dua edelim. Kuteybî şöyle demiştir: Birbirimizle lanetleşelim. [Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.] نَبْتَهِلْ  kelimesinin tefsiridir. Yani diyelim ki Allah aramızda yalancı olana lanet etsin. جْعَلْ  kelimesi burada قول anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Hz. Peygamber mübâhele ayetinin nüzûlünden sonra Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali ile birlikte Necran heyetinin yanına gitti; ilgili ayetleri okuyarak kendilerini mübâheleye davet etti. Necranlılar kısa bir istişareden sonra Hz. Muhammed’in peygamber olma ihtimalini göz önünde bulundurarak mübâheleye cesaret edemediler. Cizye ödemek şartıyla anlaşma yaptılar ve ülkelerine döndüler. (TDV İslam Ansiklopedisi, ‘’ayrıca bkz,’’ MÜBÂHELE)  

Mübâhele için yapılan çağrıda oğullar ve kadınlar, nefislere takdim edilmiştir. Oysa mübahale helak edici maddelerdendir, onda da helak olma ihtimali vardır. Tabiî ahvalde kişi, ailesi için kendini tehlikeye atar ve onları korumak için savaşır; böyle iken bu bedduada onların öne sürülmesi, Peygamberimiz'in, kendi haklılığına olan sonsuz güvenini ve kendi ailesine hiçbir kötülük isabet etmeyeceğine olan kesin inancını zımnen bildirmek içindir. İşte beddua için meydan okumada, Peygamberimiz'in muhataplara takdim edilmesinin sırrı da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Günün Mesajı
Hz. İsa'nın dünyaya gelişi Hz Adem'in dünyaya gelişine benzer. Hz Adem annesiz ve babasız olarak yaratılırken Hazreti İsa babasız olarak yaratılmıştır. Her ikisi de insandır ve Allah'ın resulüdür. Hz İsa'nın dünyadan ayrılışı da diğer insanlardan farklı bir şekilde olmuştur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hz. İsa (as)’ın havarileri ve Hz. Muhammed (sav)’in ashabı gibi bir olmaya ihtiyacımız var. İslam davasıyla silkelenip yeniden dirilerek. Bizi ayrıştıran başka dillerle, kendi nefislerimizi susturma zamanımız geldi. 

İslam sancağı altında gölgelenmek isteyeni kovma. Yüzünü aynı kıbleye dönerek Rabbine secde edeni tekfir etme. Senin gibi düşünmeyen gönülleri kırma. Yanlışını gördüğüne ‘bu yola ait değilsin’ deme. Bizi yalnızlaştırmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürme.

Kalplerimizi İslam nuruyla yıkamak,

Allah’ın emrine uyarak rızasını kazanmak,

Yollarımızı Kur’ân ve sünnet ışığıyla aydınlatmak,

Yetiştirdiğimiz nesillere örnek olmak,

Gururla ‘ben müslümanım’ demek ve ona uygun yaşamak,

Dünya yolundan, ahiret yoluna beraber yürümek,

Zulüm altında kıvranan kardeşlerimizi ümitle beslemek,

Zalimlerle mücadele etmek için,

Ümmet olma zamanımız geldi.

Yer ve gök şahidimiz olsun. Gönlümüz havarilerin duasına ortak olmak ve Rabbimizin huzuruna öyle çıkmak ister.

“Allah’ın yardımcıları biziz; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler müslümanız. Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber’e tâbi olduk; artık bizi şahitlerle beraber yaz.”

Her Allah’a teslim olmuşun gönül yarasıdır. Aslında hepsi ümmet olmak ister. 

Başkalarından beklediğimiz hareketi kendimizde bir an önce başlatmak ve hakiki manada ümmet olduğumuz günlere kavuşmak duasıyla.

 

***

 

Elinin yetiştiği ve gözünün gördüğü ya da en azından hayallerin kurulduğu dünya nimetleri lezzetlidir ve bu yüzden de onları geri plana atmak nefse ağır gelir. Dünya için yaşayana her terimin manası sadece dünyevi boyutla açıklanır. Bunun sonucunda da ferahlık ve mutluluk gibi kelimelerin manası sığlaşır. Kontrolü elden kaçıran insan dünyanın varlığına da, yokluğuna da düşkünlük gösterir. Ki rahatlık anlayışı bozulmasın. Hatta kimi zaman kendisi iyi olduğu sürece başkasının hali yeterince önemli değildir. 

Dünyalıklara sarılan müslümanın şeksiz ve şüphesiz benimsemesi gereken temel islamî değerlerinde çürümeler meydana gelir. Ne olursa olsun ve yaşananlar nasıl görünürse görünsün İslam’ın üstün geleceği gerçeğine karşı körleşir. Kurulan tuzakların Allah’ın izni ile sapkınların tuzağı olacağını unutur. Batının ilimlerinden faydalanmak ile İslamî ilimleri kenara iterek onları şiar edinmek; hakikatin peşinden gitmeliyiz ile üstün beyaz insanın adımlarını takip etmek arasındaki farkın önemini çöpe atar. 

Asıl hedeften uzaklaşır ve hem özelde, hem sosyalde tembelleşir. Cihadın her kademesinden belki umutsuzluktan, belki ukalalıktan, belki de üşengeçlikten kaçınır. Müslüman kardeşlerinin yaşadıklarına gözlerini yumar ve daha da oyunlu eğlenceli hayatına devam eder. Allah katındaki izzet yerine dünya mertebelerinde, zalimlerin şartlara bağladığı izzeti arzular. Müslümanlarla bir araya gelmektense korunmak ümidiyle zalimlerle anlaşır. Elindekileri kaybetme korkusu ile yeri gelir bir tekme de kendisi atar.

Ey Allahım! Etrafımızdaki perdeyi kaldır. Akıllarımızı başlarımıza getir. Ayaklarımızı yoluna döndür. Yüzlerimizi Sana çevir. Cahilliğimizi ilminle gider. Kinimizi merhametinle söndür. Niyetlerimizi rızanla sağlamlaştır. İbadetlerimizi muhabbetinle samimileştir. Dillerimizi zikrinle konuştur. Ahlaklarımızı nurunla arındır. Kalplerimizi imanınla pekiştir. Benliklerimizi kelamınla uyandır. Hücrelerimizi Seninle doldur. 

Ey Allahım! Bizi müslümanlar olarak bi araya getir. Senin kıblene yönelenlerle kardeşliklerimizi kuvvetlendir. Senin yolunda, sağlam bir duruş ile çalışanlardan eyle bizi. Yeryüzünün geçici tuzaklarından ve zalimleri cezalandıracağın günün şiddetinden koru bizi. İslam sancağı altında gölgelenlerden, Seni sevenlerle ve Senin sevdiklerinle bir araya gelenlerden, kurtuluşa erenlere ve Allah’ın izzeti ile izzetlenenlere selam olsun nidası ile sevinenlerden eyle bizi.

Amin. 

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji