قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ ٩٨
De ki: "Ey Ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz?"
Rivayet olunuyor ki, Şemmas b. Kays isminde bir yaşlı yahudi varmış. Küfrü ve müslümanlara karşı hiddeti, kini ve çekememezliği pek şiddetliymiş. Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerinden birtakım ashab-ı kiram bir mecliste oturmuş konuşurlarken bu yahudi yanlarından geçmiş, cahiliyye zamanında aralarında şiddetli düşmanlık ve hasımlık bulunan bu kimselerin İslâm'dan sonra aralarındaki bu ülfeti, toplanmayı, düzelmeyi ve sevgiyi görünce:
"Allah'a yemin ederim ki bunlar böyle toplandıkça, bizim buralarda rahatımız kalmaz." demiş ve yanındaki bir yahudi delikanlısına: "Haydi şunların yanlarına otur, yevm-i bûâsı (buas gününü) ve daha öncekilerini hatırlarına getir ve o zaman söyledikleri şiirlerden bazı parçalar da okuyuver." diye tenbih etmişti.
"Büas günü" ise İslâm'dan önce yüzyirmi sene kadar birbirleriyle düşmanlık ve hasımlık üzere yaşamış olan Evs ve Hazrec kabilelerinin savaş yaptıkları ve Evs'in Hazrec'e galip geldiği son bir gün idi. Delikanlı dediğini yapmış ve derken bir münakaşa kapısı açılmış, iki taraf öğünmeye başlamışlar, nihayet bir çekişme, ağız kavgası olmuş, Evs'ten Evs b. Kayzî, Hazrec'den Hübar b. Sahr sıçramışlar, birbirlerine söz atmışlar, birisi diğerine: "İsterseniz bugün yine öyle bir gün yaparız" demiş. İki taraf öfkeyle gelmiş: "Haydi yaptık, silâh silâh, haydi zahireye, harre meydanına!" demişler, sözün kısası Evs kabilesi birbirleriyle, Hazrec de birbirleriyle birleşmişler, o sırada durum Peygamberimize ulaşmış, O da yüce huzurlarında bulunan Muhacir ashab-ı kiramla birlikte onların yanlarına gelmiş: "Ey müslümanlar topluluğu!.. Allah Allah! Ben aranızda bulunurken de cahiliye davası mı yapıyorsunuz? Cenab-ı Allah sizi İslâm'a hidayet ettikten ve küfürden kurtarıp kerem (cömertlik) ve yardımıyla cahiliyyenin kökünü kestikten ve aranızı bulduktan sonra, yine eski küfre mi dönüyorsunuz?" diye nasihat edince, hepsi düştükleri tehlikenin bir şeytan tuzağı olduğunu anlayarak derhal ellerindeki silahlarını bırakmışlar, gözlerinden yaşlar dökerek birbirlerine sarılmışlar, kucaklaşmışlar ve Rasûlullah'a itaat ederek beraberce gitmişlerdi.
Cenab-ı Allah bu şekilde Şemmas'ın fitne ateşini söndürmüş, bu sebeple hem Ehl-i Kitab'a bir öğüt, hem de müminleri onlardan herhangi birine uymaktan yasaklama maksadıyla hükmü âmm (genel) olan şu âyetleri indirmiştir: Ali imran 99-101 (Elmalili Hamdi Yazir)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’ dir. Mekulü’l-kavl يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لِمَ تَكْفُرُونَ ’ dir.
لِمَ car mecruru تَكْفُرُونَ fiiline müteallik olup, مَا istifham isminin elifi, ism-i mevsûlden ayırt edilmesi için hazfedilmiştir.
تَكْفُرُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru تَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. شَه۪يدٌ haber olup damme ile merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle شَه۪يدٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ۟ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
شَه۪يدٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette muhatap, Hz. Peygamberdir.
Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mekulü’l-kavl olan يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ise istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Fiil muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle tevbih ve kınama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
تَكْفُرُونَ fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِ اللّٰهِ izafetinde, ayetlerin lafza-ı celâle muzâf olması, ayetlere tazim, teşrif ve ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna işaret eder.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَ ‘ la gelen وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ cümlesi, haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan شَه۪يدٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَا başındaki عَلٰى harf-i ceriyle شَه۪يدٌ۟ ’e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
‘Allah yaptıklarınızı görür’ ifadesi, yaptıklarınızı görmekle kalmaz karşılığını verir anlamındadır. Lâzım-melzûm alakasıyla mecazı mürsel mürekkebdir.
Allah yaptığınız şeyler üzerine şahittir. Mefhumu muhalifi yapmadıklarınıza da şahittir. O halde hem yaptıklarımızı hem de yapmadıklarımızı gözden geçirelim.
[Ey ehli kitap] nidasında tevcih vardır. “Hem kitap ehli olmak, hem de inkâr etmek yakışır mı?” anlamındadır.
[Allah yaptıklarınıza şahittir.] cümlesinde zamir yerine özel ismin gelişi, muktezâ-i zâhirin hilafına kelamdır. Zihne yerleştirmek ve tazim içindir.
شَه۪يدٌ “َbilmek, görmek” anlamıyla كفر fiilinin “örtmek, kapatmak” anlamı arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
[Allah şahitken…] ifadesindeki وَ , hal için olup cümle şu anlamdadır: Neden Allah’ın, Peygamberin (s.a.v) doğru söylediğine delalet eden ayetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah sizin yaptıklarınıza şahittir ve sizi onlardan dolayı hesaba çekecektir. Ve bu durum, O’nun ayetlerini inkâra kalkışmamanızı gerektirmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لم تكفرون بالايات الله [Allah'ın ayetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?] suali de bir tevbihtir. Allah'ın ayetlerini inkâr için hiçbir sebep olmadığını ve bundan kaçınmak gereğini belirtir.‘’Allah'ın ayetleri ’’nden maksat, geniş manada hac ve diğer konulara ilişkin ayetleri ihtiva eden Kur’an ile Peygamber (s.a.v)’ in vasıflarını anlatan Tevrat ve İncil ayetleridir. وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُون [Allah yaptıklarınızı görüp duruyor] ifadesi, söz konusu tevbih ve reddi daha da ağırlaştırmak içindir. Burada şöyle demek isteniyor:"Siz hangi sebeple Allah Teâlâ'nın ayetlerini inkâr ediyorsunuz? Oysa Allah sizin bütün yaptıklarınızı görüyor ve o yaptıklarınıza nasıl bir karşılık vereceğini de biliyor. İşte bu gerçek, sizin bütün yollarınızı kapatır ve sarılmak istediğiniz bütün sebepleri de ortadan kaldırır." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
شَه۪يدٌ kelimesi شَاهِدُ ' un mübalağasıdır. شَاهِدُ, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar, gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. شهيد insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.
رقيب ile شهيد sözcükleri eş anlamlı sözcüklerdir. Bu yüzden murakabe, kalbi amellerin en üstünü olarak kabul edilmiştir. Allah’a رقيب ve شهيد isimleri ile dua etmek de kalbî amellerin en önemlilerindendir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)