Lokman Sûresi 21. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ  ٢١

Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ne zaman ki
2 قِيلَ dense ق و ل
3 لَهُمُ onlara
4 اتَّبِعُوا uyun ت ب ع
5 مَا
6 أَنْزَلَ indirdiğine ن ز ل
7 اللَّهُ Allah’ın
8 قَالُوا derler ق و ل
9 بَلْ hayır
10 نَتَّبِعُ biz uyarız ت ب ع
11 مَا şeye
12 وَجَدْنَا bulduğumuz و ج د
13 عَلَيْهِ üzerinde
14 ابَاءَنَا babalarımızı ا ب و
15 أَوَلَوْ şayet
16 كَانَ olsa da mı? ك و ن
17 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
18 يَدْعُوهُمْ onları çağırmış د ع و
19 إِلَىٰ
20 عَذَابِ azabına ع ذ ب
21 السَّعِيرِ alevli ateşin س ع ر
 

Yukarıda (13. âyet), Lokmân’ın dilinden “Allah’a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır” buyurulmuştu. İşte bu ve bundan sonraki âyetlerde Allah’ın varlık ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri insanların hizmetine vermesinden maksat, bu varlıkların, insanların yararlanabileceği şekilde yaratılmış, düzenlenmiş olmasıdır. Nitekim âyetin devamındaki “nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze serdiğini...” şeklindeki ifade de bunu göstermektedir. Âyetin başındaki “görmez misiniz” sorusu, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelerlerse bu gerçeği kendi akıllarıyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir.

Tefsirlerde 20. âyet metnindeki “ilim” akla veya nakle dayanan bilgi, “hüdâ” akıl ve basîret, “kitâbün münîr” ise ilâhî vahiy olarak açık­lanmıştır (İbn Atıyye, IV, 352; Şevkânî, IV, 277; krş. Râzî, XXV, 152). Buna göre putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları bâtıl inançları, gelenekleri, hurafeleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye ne akıl ve basîrete ne de ilâhî vahye dayan­maktadır; aksine sadece şeytanın bir aldatması olup 21. âyette ifade buyurulduğu üzere sonu da kaçınılmaz olarak cehennem azabıdır.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 342
 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اتَّبِعُوا  cümlesi naib-i fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. 

اتَّبِعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.Şartın cevabı  قَالُوا ‘dur. 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl mahzuftur. Takdiri,  لا نتّبع ما أنزل الله بل نتّبع (Allah’ın indirdiğine değil, ….a tabi oluruz.) şeklindedir.

بَلْ  idrab ve atıf harfidir. نَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  وَجَدْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek manasında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru amili  وَجَدْنَا ’nın mahzuf ikinci mef'ûlü bihine mütealliktir. اٰبَٓاءَنَا mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبِعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

  اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ الشَّيْطَانُ önceki cümledeki  اٰبَٓاءَنَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. الشَّيْطَانُ  kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. يَدْعُوهُمْ  cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَدْعُو  fiili و  üzere damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلٰى عَذَابِ  car mecruru  يَدْعُوهُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّع۪يرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı mahzuf olup makabli onu tefsir eder.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا 

 

Ayet,  يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

وَ , atıf harfi, اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlarda gelir. 

Zaman zarfı  اِذَا ’nın muzâf olduğu şart cümlesi olan  ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Fiil meçhul bina edilerek mef'ûle dikkat çekilmiştir. 

Mekulü’l-kavl olan,  ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan  اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اتَّبِعُوا  fiilinin mef'ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَا ’nın sıla cümlesi  اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Vahyin, ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki habere dikkat çekme ve tazim kastına matuftur.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli, takdiri  لا نتّبع ما أنزل الله  [Allah’ın indirdiğine tabi olmayız.] olan mahzuf cümledir.


 بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İdrab harfi  بَلْ , intikal içindir.

نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

نَتَّبِعُ  fiilinin mef'ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَا ’nın sıla cümlesi olan  وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلَيْهِ  car mecruru,  وَجَدْنَا  fiilinin mahzuf ikinci mef'ûlune mütealliktir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan  عَلَيْهِ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan  اٰبَٓاءَنَاۜe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  وَجَدْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin ana konusu olan “tabi olmak” fiili önemine binaen tekrarlanmıştır.

اتَّبِعُوا - نَتَّبِعُ  ve  ق۪يلَ - قَالُوا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِذَا ق۪يلَ لَهُمُ [Onlara ... denildiği zaman] buyurularak muayyen bir fail zikredilmemiştir. Çünkü burada amaç bu faili zikretmek değildir. Zira onların bu daveti reddetmelerinin sebebinin bu sözleri söyleyen kişi olduğu zannedilmesin istenmiştir. Sanki bu sözleri başkası söyleseydi cevapları böyle olmayacaktı. Hayır, bu sözleri kim söylerse söylesin onların cevabı aynı olacaktır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 453)


اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

Cümle,  اٰبَٓاءَنَا ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Hemze inkâri istifham, وَ  hal, لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî olan cümle şart üslubunda gelmiştir.  

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve inkârî amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَانَ ’in haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Takdiri,  اتبعوه [Ona tabi olurlar] olan cevap cümlesinin, öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

عَذَابِ - السَّع۪يرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ [Şeytan onları çağırıyor idiyse de mi?] cüm­lesinde, hazif yapılarak kınama ve inkâr ifade edilmiştir. Yani [Şeytan on­ları, cehennem azabına çağırıyor idiyse de onlara uyacaklar mı?] demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ [Ya şeytan onları yalınlı (cehennem) azab(ın)a çağırıyor idiyse?] buyurulmuştur. Bu soru onların haline duyulan şaşkınlığı ifade eder. Her bağnaz, tutucu fikir, dava veya akide bu nedenle güzel bir sonuç ve akıbet arzular. Burada kaçınılması gereken iki durumdan her biri zikredilmiştir. Şeytanın onları buna davet ettiği zikredilmiştir. Ona tabi olan yalınlı (alevli) cehennem azabına uğrayacaktır. Nasıl oluyor da Allah'ın indirdiğini terkedip şeytana tabi oluyorlar? (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 453-454)

Ayette geçen هُمْ [onlar] zamiri, kendi nefislerini ifade etmez, fakat belirtildiği gibi babalarını ifade eder. Çünkü ayette inkâr ve reddin sebebi, onların uydukları babalarının şeytana uymuş olmalarıdır; yoksa kendi nefislerinin böyle olması değildir. Yani şeytan, onların içinde bulundukları şirk sebebiyle alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi o babalarına uyacaklar? İşte onlar, şeytanın çağrısı gereğince alevli ateşin azabına yönelmiş bulunuyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

لَوۡ , şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوۡ  edatını “Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır.” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre لَوۡ edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)