Sebe' Sûresi 31. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ  ٣١

İnkâr edenler, “Biz bu Kur’an’a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız” dediler. Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen! Birbirlerine laf çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” derler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dediler ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لَنْ
5 نُؤْمِنَ biz inanmayız ا م ن
6 بِهَٰذَا bu
7 الْقُرْانِ Kur’an’a ق ر ا
8 وَلَا ne de
9 بِالَّذِي şeye
10 بَيْنَ ellerinde olan ب ي ن
11 يَدَيْهِ ellerinde olan ي د ي
12 وَلَوْ şayet
13 تَرَىٰ sen bir görsen ر ا ي
14 إِذِ olduğunda
15 الظَّالِمُونَ zalimleri ظ ل م
16 مَوْقُوفُونَ tutuklanmış و ق ف
17 عِنْدَ huzurunda ع ن د
18 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
19 يَرْجِعُ atarlarken ر ج ع
20 بَعْضُهُمْ bir kısmı ب ع ض
21 إِلَىٰ
22 بَعْضٍ diğerine ب ع ض
23 الْقَوْلَ söz ق و ل
24 يَقُولُ diyorlar ق و ل
25 الَّذِينَ kimseler
26 اسْتُضْعِفُوا zayıf düşürülen(ler) ض ع ف
27 لِلَّذِينَ kimselere
28 اسْتَكْبَرُوا büyüklük taslayan(lara) ك ب ر
29 لَوْلَا olmasaydınız
30 أَنْتُمْ siz
31 لَكُنَّا elbette biz olurduk ك و ن
32 مُؤْمِنِينَ inanan insanlar ا م ن
 

İnkârcılıkta direnenlerin, Kur’an’da ve onun sık sık gönderme yaptığı diğer ilâhî kitaplarda ortaya konan ibret levhalarına ve ikna edici kanıtlara değer vermeyeceklerini kesin bir dille açıkladıklarına değinildikten sonra, bu dünyada kendinden emin bir biçimde bu bağnaz tavrı sürdüren ve böbürlenen bu kimselerin âhirette ne hallere düşecekleri, bu arada iradelerine hâkim olamayan ve onların yolunu izleme zaafı gösterenlerin suçu onlara yüklemeye çalışmalarının bir yarar sağlamayacağı canlı biçimde tasvir edilmektedir.

31. âyetin “bundan öncekilere” diye tercüme edilen kısmı genellikle “daha önceki peygamberlerin getirdiklerine” şeklinde açıklanmıştır (Taberî, XXII, 97; İbn Atıyye bazılarının buna “kıyamet vaktinin geleceğine” şeklinde mâna vermesini eleştirir; bk. IV, 420-421).

33. âyette geçen “eserrü’n-nedâmete” cümlesi, iç dünyalarındaki inanç ve hissiyatı belirten bir ifade olduğundan (İbn Atıyye, IV, 421), bunu “için için yanarlar” şeklinde tercüme etmeyi uygun bulduk. Bu kısımla ilgili diğer bazı yorumlar ise şunlardır: Önce birbirlerini itham eden sözlerle karşılıklı konuşurlarken azabı görüverince artık pişmanlığa delâlet eden bu birbirini suçlamayı gizlerler yani bundan vazgeçerler. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Birbirlerine söz atıp dururlarken azabı görünce Secde sûresinin 12. âyetinde tasvir edildiği üzere Allah’a yalvarıp dünyaya döndürülmeleri ve iyi işler yapmak için kendilerine bir fırsat daha verilmesi yönünde dilekte bulunurlar. Bir görüşe göre buradaki eserra fiili “açığa çıkarma” anlamında olup, cümle “Pişmanlıklarını açıkça ortaya koyarlar” demektir (Râzî, XXV, 261; İbn Atıyye de bu kelimenin Arapça’da zıt anlamda asla kullanılmadığı gerekçesiyle bu yorumu eleştirir, IV, 421).

 

  Race'a رجع :   رُجُوع kendisinden başlangıç yapılan ya da öyle varsayılan şeye geri dönmektir. Bu şey ister mekan, fiil ya da bir söz olsun başlangıç noktasına geri gelmektir.

  رُجُوع dönüştür, رَجْع ise iade etmektir. رَجْعة ve رِِجْعة boşanma ve öldükten sonra tekrar dünyaya gelme ile ilgili kullanılmaktadır.

  رِِجاع ise göç ettikten sonra kuşun tekrar dönmesini ifade eder. Gölet'e de رَجْع denmesi ya içindeki yağmur suyuyla isimlendirilmesinden veya dalgaların gidip gelmesinden ve kendi yatağındaki dönüşümünden dolayıdır.

  تَرْجِِيع Kuran okurken ve şarkı söylerken makam ile sesin terennüm edilmesi ve bir sözün iki veya daha fazla tekrar edilmesidir. 

  الرُّجُوع – العَوْد - المَصِير- الإنابَة – التَّوْبَة - الأوْب  arasındaki farklar:

 التوبة   İsyan ve muhalefetten nedametle rücu etmektir.
 الإنابة  Tâat ve iyiliğe rücu etmektir.
 الإياب İrade ve ihtiyarını kullanarak hedeflenen bir bitişe ve başka bir noktaya rücu etmektir. 
المصير Kendinde bulunan bir tezada rücu etmektir. 
 العود Bir şeyden yüz çevirdikten sonra rücu etmektir. İkinci defa tekrarlanan girişimdir. Mukâbili البدْء'dir.           الرجوع  Hepsinden daha umumidir. Yani isyan veya taat, hedeflenen bir son ya da değil, istenen yahut istenmeyen   olsa da fark etmez, aynıdır. (Müfredat - Tahqiq) 

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 104 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri rücû, râci, ricat, ircâ, merci, irtica, mürteci müracaat ve tercî (bent)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 Kebera كبر :

 كَبِيرٌ (büyük) ve صَغِيرٌ (küçük) kelimeleri birbirine göre mukayese edilerek söylenen, anlamları yerine göre daralıp genişleyen kelimelerdendir.

 كَبِيرٌ sözcüğünün temel anlamı sayılarla ilgilidir. Müstear olarak anlamsal hususlarda yani soyut şeylerde de kullanılır.

  كَبِيرَةٌ lafzı yaygın dilde cezası büyük olacak her türlü günahla ilgili kullanılır. Çoğulu كَبائِرٌ şeklinde gelir.

  Aynı kökten gelen كِبْرٌ, تَكَبُّرٌ veإسْتِكْبارٌ kelimeleri mana olarak birbirine yakındır. كِبْرٌ sözcüğü insanın kendini beğenip başkasından küçük görmesinden doğan insana özgü bir davranıştır. İnsanın kendini başkasından daha büyük görmesi demektir. Büyüklenmenin en büyüğü olan تَكَبُّرٌ tekebbür ise Allah'a karşı gösterilen büyüklenmedir. إسْتِكْبارٌ 'a gelince bu da iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi: İnsanın büyük olmaya çalışması ve bunu istemesidir. Bu eğer gerekli şekilde, gereken yerde ve gereken zamanda olursa güzeldir. İkincisi: İnsanın sahip olmadığı bir şeyle ya da özellikle övünüp kendini ona sahipmiş gibi göstermesidir. Yerilmekte olan da budur.

  تَكْبِيرٌ kavramı ise bir şeyi büyük/ulu görmek anlamında olduğu gibi demek suretiyle Yüce Allah'ı tazim şekli olarak ve O'na ibadet etme ve yürekte O'na karşı ta'zim hissi taşıma anlamında da kullanılır.

Son olarak كُبارٌ sözcüğü كَبِيرٌ'den daha beliğdir.كُبّارٌ sözcüğü ise bundan daha etkili ve beliğdir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 161 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri kibir, kibar, tekbir ekâbir, tekebbür ve Kübra'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf olmasıda caizdir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli  لَنْ نُؤْمِنَ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

نُؤْمِنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  بِهٰذَا  car mecruru  نُؤْمِنَ  fiiline mütealliktir. الْقُرْاٰنِ  ism-i işaretten bedel olup kesra ile mecrurdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. بِالَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  نُؤْمِنَ  fiiline müteallik olup, atıf harfi وَ  ile  بِهٰذَا ‘ya matuftur. 

بَيْنَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir.  يَدَيْهِ  muzâfun ileyh olup, müsenna olduğu için cer alameti  يْ ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُؤْمِنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.    

 

 

 

 

 وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. تَرٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. تَرٰٓى  ‘nın mef’ûlü mahzuftur. Takdiri, ترى حال الظالمين (zalimlerim halini görürsünüz) şeklindedir.  

لَوْ ’in cevabı mahzuftur. Takdiri, لرأيت عجبا (acayipliği görürdünüz) şeklindedir. 

اِذِ  zaman zarfı olup  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir. الظَّالِمُونَ  ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

İsim cümlesidir. الظَّالِمُونَ  mübteda olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. مَوْقُوفُونَ  haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

عِنْدَ  mekân zarfı  مَوْقُوفُونَ ’ye mütealliktir.  رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ظَّالِمُونَ , sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَوْقُوفُونَ , sülâsî mücerredi  وقف  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.


يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ 

 

يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ  cümlesi,  الظَّالِمُونَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَرْجِعُ  damme ile merfû muzari fiildir.  بَعْضُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى بَعْضٍ  car mecruru  يَرْجِعُ  fiiline mütealliktir.  الْقَوْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 


يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتُضْعِفُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اسْتُضْعِفُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَقُولُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَكْبَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اسْتَكْبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ ’dir.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani ‘değil mi?’ manasındadır.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, موجودون (mevcuttur) şeklindedir. 

لَ  harfi  لَوْلَٓا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  نَّا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتُضْعِفُوا  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi,  ضعف ’dir. 

اسْتَكْبَرُوا  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, كبر ’dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Allah Teâlâ bize bu ayette kâfirlerin sözlerini bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

قَالَ  filinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  لَّذ۪ين ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l- kavli olan  لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen نُؤْمِنَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

Mekulü’l-kavl cümlesine dahil olan  لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çevirmiştir. Ayrıca ‘asla’ manası katarak tekid etmiştir.  وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ  ibaresindeki, لَا  da nefyi tekid içindir.

Kafirlerin Kur’an-ı Kerim’i, işaret ismi  هٰذَا  ile işaret etmeleri, onu tahkir ve inkâr etme amaçlarına işaret etmektedir.

هٰذَا ’dan bedel olan  الْقُرْاٰنِ  nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ  car mecruruna matuf olan müfret müzekker has ism-i mevsûl  بِالَّذ۪ي ’nin sılası mahzuftur.  بَيْنَ يَدَيْهِ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

كَفَرُوا - نُؤْمِنَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِ  [Biz asla bu Kur'an'a ve ondan önce gelen kitaplara inanmayacağız] cümlesinde istiare vardır. Zira Kur'an'ın iki eli yoktur. Fakat bu ifade, Kur'an'dan önce Allah tarafından indirilmiş olan semavî kitaplar için müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

بَيْنَ يَدَيْهِ  [İki eli arasında] olmakla, önceki semavî kitaplar kastedilmiştir. Bu kitaplar, kişinin önünde duran bir şahsa benzetilmiştir. Sanki bu kitaplar seninle konuşmak için ellerini açmış önünde duruyor. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)


 وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

تَرٰٓى  fiilinin mef’ûlü zaman zarfı olan  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

الظَّالِمُونَ  mübteda, مَوْقُوفُونَ , haberdir. 

مَوْقُوفُونَ ‘ye müteallik olan  عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafeti,  عِنْدَ  için tazim ve teşrif ifade eder. Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak, zulümlerinin derecesi bildirmek manası vardır.

Bahsi geçenlerin zamir makamında zalimler olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında kâfirlerin zalim olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.

Takdiri,  لرأيت أمرا عجبا (acayip bir iş, durum görürdün) olan cevabın mahzuf olması îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi, Îcâz Bah.)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَ  cümlesi, mübteda olan  الظَّالِمُونَ  için ikinci haberdir. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلٰى بَعْضٍ , konudaki önemine binaen mef’ûl olan  الْقَوْلَ ’ye takdim edilmiştir.

İlk  بَعْضُ  ile ikinci  بَعْضٍۨ  arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

يَرْجِعُ - مَوْقُوفُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

الظَّالِمُونَ - كَفَرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ [Sen o zalimleri, Rablerinin huzu­runda tutuklanmış iken bir görsen] cümlesinde, manzaranın korkunçluğunu ifade etmek için, cevap söylenmemiştir. Yani “Onların halini bir görsen, elbette korkunç bir şey görmüş olursun.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

يَقُولُ  filinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  لَّذ۪ين ’nin sıla cümlesi olan  اسْتُضْعِفُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

اسْتُضْعِفُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada, naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يَقُولُ  fiiline müteallik car-mecrur  لِلَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi  اسْتَكْبَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ , şart üslubunda gelmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden şart cümlesi  لَوْلَٓا اَنْتُمْ ‘de, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ , takdiri  موجودون  (mevcuttur) olan mahzuf haber için mübtedadır. 

Rabıta harfi ile gelen cevap cümlesi  لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.   

Müsned olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

اسْتُضْعِفُوا - اسْتَكْبَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

قَالَ - يَقُولُ - الْقَوْلَۚ  ve  نُؤْمِنَ - مُؤْمِن۪ينَ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مُؤْمِن۪ينَ - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Zayıflar ve büyüklenenler olmak üzere iki farklı grubu ifade eden  الَّذ۪ينَ ’ler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Buradaki ضْعِفُ , mecazi bir zaaftır; yani, kişinin kendi işlerini görecek, onları savunacak ve istediği gibi yönlendirecek birine güvenme ihtiyacı duymasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْلَٓا ; Geçmişe duyulan pişmanlığı ve aynı zamanda temenniyi barındırır. Şart ilişkisi kurar. Şart bulunduğundan dolayı cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçe’ye ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir.  لَوْلَٓا  edatı gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisini (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Sayfadaki ayetlerin -biri hariç- fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)