يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً ١٧٤
Arapça karşılığı burhan olan “kesin delil”den maksat akıldır ve aklın yürüyerek imanın ve hidayetin sınırına kadar gelmesini sağlayan işaret taşlarıdır; yani insanın kendi iç ve dış, maddî ve mânevî varlığı ile onu çepeçevre saran kâinatta sergilenmiş olan alâmetler, deliller, yol bulduran izlerdir. “Apaçık nur” ise “indirdik” yükleminin de delâletiyle Kur’ân’dır (burhanın terim olarak anlamı için bk. Bakara 2/111). Burada tekrar bütün insanlara hitap edilmekte, akıllarını doğru kullanarak, kendilerini ve kainatı doğru gözlemleyip, okuyup yorumlayarak Allah’a inanmaları, bu imandan sonra Hz. Peygamber, onun gösterdiği mûcizeler ve özellikle getirip tebliğ ettiği kitap üzerinde doğru ve yeterli düşünerek Rasûlullah’a ve Kur’ân’a iman etmeleri; putlara, kendileri gibi beşer oldukları halde tanrılaştırdıkları insanlara, hayvanlara, hatta imanı dışlayan akla (sakat düşünce) sarılmak yerine Allah’a sarılmaları, O’nun gönderdiği dine sımsıkı tutunmaları istenmektedir. Bu imana kavuşan ve rehbere sarılanlar için üç mükâfat vaad edilmekte, başka bir deyişle üç güzel sonuç müjdelenmektedir:
1. Allah’ın rahmet deryasına dalmak.
2. O’nun lutfuna mazhar olmak.
3. Hidayet; yani insanı dosdoğru Allah’a, O’na kul olma devletine, rızâsına erme nimetine götüren ilâhî rehberlik. Dünya hayatında kul, bu üç değerli ödülden daha büyüğünü bulamaz ve elde edemez; bütün nimetler, mükâfatlar ve ecirler bu üç ödülün içindedir. İnsanlar Allah’ın rahmetiyle esirgenir, lutfuyla gönenir, hidayetiyle doğruyu, güzeli ve iyiyi bulurlar, bilirler ve yaşarlar. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 195-196)
برهان Burhan; hücceti, delili açıklamak demektir. Burhan delillerin en güçlüsüdür ve mutlaka kaçınılmaz bir surette daimi doğruluğu gerektirir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli burhandır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ ‘dir.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بُرْهَانٌ fail olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بُرْهَانٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına matuftur.
اَنْزَلْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكُمْ car mecruru اَنْزَلْنَٓا fiiline mütealliktir. نُورًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا kelimesi نُورًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ نُوراً مُب۪يناً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesi, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ [Ey insanlar] nidasıyla başlamıştır. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.
Ayet-i kerime dikkat çekmek için nidayla başlamıştır.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بُرْهَانٌ kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَنْزَلْـنَٓا fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
مُب۪ينًا kelimesi نُورًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Burada vahiy بُرْهَانٌ olarak isimlendirilmiştir. جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ [Burhan geldi] ifadesinde vahiy canlı bir varlığa benzetilmiştir. İstiare ve tecessüm sanatı sanatı vardır.
بُرْهَانٌ kelimesi nekre olarak gelerek tazim ifade etmiştir. مِنْ رَبِّكُمْ ile bu tazim arttırılmıştır.
مِنْ رَبِّكُمْ ‘ den sonra gelen اَنْزَلْنَٓا fiilinde iltifat vardır.
رَبِّكُمْ izafeti, muzâfun ileyhin şanı içindir.
بُرْهَانٌ ‘dan sonra zikredilen نُورًا kelimesinde tecrîd vardır.
نُورًا kelimesi de nekre gelerek tazim ifade etmiştir. مُب۪ينًا sıfatıyla bu mana da tekid edilmiştir.
بُرْهَانٌ , نُورًا , مُب۪ينًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İnsanlara; artık karanlıktan, kibirden, istinkâftan vazgeçin, der.
Burhan, Hz. Muhammed’dir. (s.a.v) Allah, bu ayette O’nu, “Burhan” diye nitelendirmiştir, çünkü hakkın hak, batılın batıl olduğunu göstermek üzere burhan (delil) ortaya koymak O’nun sanatıdır. Ayette geçen نُورًا مُب۪ينًا (apaçık bir nur) Kur’an-ı Kerim’dir. Allah Teâlâ, Kur’an’ı, kalbe iman nurunun düşmesine sebep olduğu için “Nur” diye isimlendirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kâfirlerin içinde bulunduğu her çeşit küfür ve dalalet ortaya konduktan; onlar sağır dağların bile karşısında secdeye kapandığı kesin delillerle ilzam edildikten; boş şüpheleri apaçık delillerle giderildikten sonra burada hitap bütün mükellef insanlara tevcih edilmiş ve artık onlar için hüccet tamamlanmış; ileri sürülebilecek hiçbir mazeret kalmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesinde جَٓاءَ fiili Kur’an’a izafe edilmiştir
Bu, Kur’an’ın son derece kuvvetli bir burhan olduğunu belirtmek içindir. Sanki Kur’an, kendiliğinden gelip kendi hükümlerini ispat ve kâfirlerin şüphelerini iptal etmiştir.
وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا cümlesinde Kur’an için أنزل fiili kullanılması onun nur vasfına en münasip olan fiildir. Böylece ayette Kur’an’ın her vasfına uygun bir fiil kullanılmıştır.
Kur’an hakkında iltifat yoluyla اَنْزَلْنَٓا buyrulması Kur’an’a şeref kazandırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu iki cümle arasında atıf harfi olmasına rağmen aralarında bir farklılık yoktur. Halbuki atıf cümleleri arasında farklılık (mugayeret) olması gerekir. Ancak bu ayette iki cümle arasında Kur’ana yönelik zatî ve vasfî farklılık mülahaza edildiği için bu üslup kullanılmıştır.