وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَهُمْ | onlara gelse |
|
| 3 | أَمْرٌ | bir haber |
|
| 4 | مِنَ | (dair) |
|
| 5 | الْأَمْنِ | güvene |
|
| 6 | أَوِ | veya |
|
| 7 | الْخَوْفِ | korkuya |
|
| 8 | أَذَاعُوا | yayarlar |
|
| 9 | بِهِ | onu |
|
| 10 | وَلَوْ | halbuki |
|
| 11 | رَدُّوهُ | onu götürselerdi |
|
| 12 | إِلَى |
|
|
| 13 | الرَّسُولِ | Elçi’ye |
|
| 14 | وَإِلَىٰ |
|
|
| 15 | أُولِي | ve sahiplerine |
|
| 16 | الْأَمْرِ | buyruk |
|
| 17 | مِنْهُمْ | aralarındaki |
|
| 18 | لَعَلِمَهُ | bilirlerdi |
|
| 19 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 20 | يَسْتَنْبِطُونَهُ | işin içyüzünü araştıran(lar) |
|
| 21 | مِنْهُمْ | onun ne olduğunu |
|
| 22 | وَلَوْلَا | eğer olmasaydı |
|
| 23 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 25 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 26 | وَرَحْمَتُهُ | ve rahmeti |
|
| 27 | لَاتَّبَعْتُمُ | uyardınız |
|
| 28 | الشَّيْطَانَ | şeytana |
|
| 29 | إِلَّا | hariç |
|
| 30 | قَلِيلًا | pek azınız |
|
Bir de kendilerine emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi, düşünmeden danışmadan yayarlar Burada gazetecilerin durumuna da temas eden bir uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.
İSTİNBAT: Çıkarmaktır. "Nebıt" de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir. İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah'a ve Peygamberine müracaat edildiği gibi, burada da Allah'ın Peygamberine ve böyle yetkili kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.
Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:
1- Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.
2- İstinbat da bir delildir.
3- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.
4- Hz. Peygamber bile istinbat ile mükelleftir. Çünkü den sonra âyeti Peygamberi de kapsadığında şüphe yoktur.
İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve uydurdukları kötü yalanları yayarlar. Müslümanların zayıflarından bir takım halk da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya kalkışırlardı. Ve bu gibi saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim'de Hz. Ömer'den, İbnü Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Rasûlullah'ın, kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide insanların, Rasûlullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını görmüş ve bu haberi aklı almadığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup "kadınlarını boşadın mı?" diye sormuş, "hayır (boşamadım)" cevabını alınca çıkıp "bilesiniz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı" diye bir tellal gibi seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer'in gerçeği istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı aile hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel olduğundan âyet daha fazla savaşla ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla zararlıdır.
Ey Müslümanlar! Eğer Allah'ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü yeten yetkililer, çok geniş bilgi sahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve hayırlı işleri Allah'ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden bunların da şeytana aldanması pek az olur. Halbuki halk, çoğunlukla aldanır. Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah'ın fazilet ve rahmeti sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: "Eğer üzerinizde Allah'ın lutfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkmazd" (Nur, 24/21) buyurulmuştur. Bundan dolayı bu iki âyet arasındaki lutuf ve merhametin farkı unutulmamalıdır. Birisi mutlak, birisi kayıtlıdır..
Riyazus Salihin, 1551 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Her duyduğunu nakletmesi kişiye günah olarak yeter. "
(Müslim, Mukaddime 5;Ebu Davud,Edeb 80)
Nebeta نبط : Ayeti kerimede geçen istif'al formundaki إسْتَنْبَطَ fiili gayret ve çabayla çıkarmak anlamına gelir. Bu gizli bir şeyi açığa çıkarmak ya da kazılırken kuyudan su çıkarmak manalarına gelen if'al formundaki أنْبَطَ fiilinin kullanımından gelmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de istif'al babı formunda fiil olarak 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri istinbat etmek ve lobuttur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup cevabı اَذَاعُوا fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَمْرٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْاَمْنِ car mecruru اَمْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. الْخَوْفِ atıf harfi اَوِ ile makabline matuftur. Şartın cevabı اَذَاعُوا بِه۪ ’dir.
اَذَاعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اَذَاعُوا fiiline mütealliktir.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَذَاعُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذيع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ
وَ atıf harfidir. لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. رَدُّوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَى الرَّسُولِ car mecruru رَدُّوهُ fiiline mütealliktir. اِلٰٓى اُو۬لِي car mecruru atıf harfi وَ ’la الرَّسُولِ matuf olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. Aynı zamanda muzaftır. الْاَمْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru اُو۬لِي الْاَمْرِ ’in mahzuf haline mütealliktir.
لَ harfi لَوْ ’ in cevabının başına gelen rabıtadır.
عَلِمَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَسْتَنْبِطُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru عَلِمَهُ fiiline mütealliktir.
يَسْتَنْبِطُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, نبط ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. لَوْلَا cezm etmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَضْلُ mübteda olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir.
عَلَيْكُمْ car mecruru فَضْلُ ‘e mütealliktir. رَحْمَتُهُ atıf harfi وَ ‘la فَضْلُ ’e matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْلَا ‘ nın cevabının başına gelen rabıtadır.
اتَّبَعْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الشَّيْطَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا istisna harfidir. قَل۪يلًا müstesna olup fetha ile mansubdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعْتُمُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘ la önceki ayete atfedilmiştir. اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
مِنَ الْاَمْنِ car mecruru اَمْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi اَذَاعُوا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْاَمْنِ - الْخَوْفِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَمْرٌ - الْاَمْنِ ve اِذَا - اَذَاعُوا kelime grupları arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Onlara bir durum geldiği zaman” sözünde istiare vardır. Durum bir şahsa benzetilmiştir.
Duyduğumuz haberi araştırmadan hemen yaymak yanlıştır. Hucurat Suresi 6. ayeti hatırlatır. Orada da mealen [Size bir fasık haber getirirse iç yüzünü araştırın.] buyurulmuştur. Bu konuda günümüzde daha da dikkatli olmak gerekir. İnternet bilgilerini araştırmadan inanmak ve yaymak çok doğru değildir.
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda haberî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ cümlesi şarttır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
مِنْهُمْ car mecruru اُو۬لِي الْاَمْرِ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabı olan لَ karinesiyle gelen لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu kimseler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
اَمْنِ - اَمْرٌ kelimeleri arasında tam cinas vardır. Biri durum, biri yönetim manasındadır.
اِلَيْكَ yerine لَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ [Resule götürselerdi.] sözünde risaletin müracaat edilecek zat olduğuna işaret vardır.
Zamir (هُمْ) yerine “işlerin iç yüzünü anlamak isteyenler…” ifadesinin kullanılması onların anlamadıklarını Resulullah’a (s.a.) ve büyük sahabilere götürmeleri, işin gerçek sebep ve sonuçlarını sorup öğrenmeleri gereğine işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِنْهُمْ [Kendilerinden olan] ifadesi kayıt ifade eder. İşi kendimizden olmayana götürmeyiz.
مِنْهُمْ ’deki zamir makam karinesiyle münafıklara aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْتَنْبِطُونَهُ kelimesinin türetildiği نبط , kuyu ilk kazıldığında çıkan sudur. Bu suyu inbât veya istinbât etmek; çıkarılması ve çıkarmaya çalışılması demek olup -istiare yoluyla- kişinin, anlaşılması zor ve önemli konularda üstün zekâsı sayesinde manaları ve tedbirleri çıkarsamasını anlatmak üzere kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً
وَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda haberî isnaddır. لَوْلَا şart edatının dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ , şarttır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan فَضْلُ ’nin, takdiri موجود (vardır) olan haberi mahzuftur.
Car-mecrur عَلَيْكُمْ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden فَضْلُ ‘ya mütealliktir. رَحْمَتُهُ izafeti tezayüf nedeniyle, فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ ve وَرَحْمَتُهُ izafetlerinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına, رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لَ , şartın cevabının başına gelen harftir. Tekid ifade eder. Cevap cümlesi olan اتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
اتَّبَعْتُمُ fiilinin failinden istisna edilen قَل۪يلًا ’deki tenvin kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umuma işaret eder.
رَحْمَتُهُ - فَضْلُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
[Allah’ın sizin üzerinizdeki fazlı olmasaydı.] sözünde üçüncü şahıstan, siz zamirine dönüldüğü için iltifat sanatı vardır.
[Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti olmasaydı] ki peygamber gönderme, kitap indirme ve başarı vermedir “pek azı müstesna” yani içinizden pek azı -ya da az bir uyma- hariç [Şeytana uymuş gitmiştiniz!] yani inkârcılıkta kalakalmıştınız! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayetteki istisnanın zahiri, bu azlığın ne Allah’ın fazlı ne de rahmeti ile meydana gelmediği zannını uyandırmaktadır. Halbuki bunun imkânsız olduğu malumdur. İşte bundan dolayı müfessirler ihtilaf ederek şu görüşleri ileri sürmüşlerdir: Onlardan bir kısmı bu istisnanın, Allahu Teâlâ’nın, “Onu her tarafa yayıverirler.” sözünden; bir kısmı, “Bunu onlardan istinbat edebilecek olanlar elbette bilirlerdi.” ifadesinden; bir kısmı da “Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve merhameti olmasaydı.” ifadesinden olduğunu söylemişlerdir.
Bil ki bu hususta bu üçünün dışında başka bir izah yoktur. Çünkü ayet, bu üç hükmün haberini ihtiva etmektedir. Binaenaleyh istisnayı bunlardan herhangi birinden yapmak doğru olur. Böylece bu görüşlerden herbirinin ihtimal dahilinde olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)