يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ٦٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الرَّسُولُ | Elçi |
|
| 3 | بَلِّغْ | duyur |
|
| 4 | مَا | şeyi |
|
| 5 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 6 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 7 | مِنْ | -den |
|
| 8 | رَبِّكَ | Rabbin- |
|
| 9 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 10 | لَمْ |
|
|
| 11 | تَفْعَلْ | bunu yapmazsan |
|
| 12 | فَمَا |
|
|
| 13 | بَلَّغْتَ | duyurmamış olursun |
|
| 14 | رِسَالَتَهُ | O’nun mesajını |
|
| 15 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 16 | يَعْصِمُكَ | seni korur |
|
| 17 | مِنَ | -dan |
|
| 18 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 19 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 20 | اللَّهَ | Allah |
|
| 21 | لَا |
|
|
| 22 | يَهْدِي | yola iletmez |
|
| 23 | الْقَوْمَ | toplumunu |
|
| 24 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
Yüce Allah, Ehl-i kitap içinde dinî bildirimler karşısında aklıselime göre hareket edenler bulunmakla beraber çoklarının tutumunun kötü olduğunu belirttikten sonra, ilâhî mesajı iletme görevinin muhatapların tutum ve davranışlarına göre sınırlandırılamayacağını bildirmekte ve Hz. Peygamber’den elçilik vazifesini tam olarak yerine getirmesini istemektedir.
“Eğer bunu (tebliğ işini) yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun” şeklinde tercüme edilen cümlede yer alan olumsuz şartla, bunun sonucunun aynı içerikte olduğunu dikkate alan müfessirler, bununla ne anlatılmak istendiği üzerinde durmuşlardır. Çoğunluğa göre burada anlatılmak istenen şudur: “Eğer ilâhî mesajın bir kısmını dahi tebliğ etmezsen onu hiç tebliğ etmemiş sayılırsın.” Bu yorumu zayıf bulan Râzî’ye göre, burada maksat, bu görevi yerine getirmemenin ne kadar ağır bir sonucu olduğunu vurgulamaktır; bu sebeple, bizâtihî onu ifa etmemiş olmak tebliğ görevini terketmenin en büyük müeyyidesi olarak gösterilmiştir (XII, 48-49). Önceki cümlenin ve 64. âyetin ışığında değerlendirerek bu cümleyi şöyle anlamak mümkündür: İlâhî mesajı tebliğ ettiğin insanlardan, özellikle Ehl-i kitap’tan çok olumsuz ve şiddetli tepkiler alacak olsan bile tebliğ görevini yerine getirmede asla çekingenlik ve tereddüt gösterme, onların oyunlarına ve tuzaklarına aldırış etme. Allah seni kötülerden koruyacak ve asıl hüsrana uğrayanlar inkârda direnenler olacaktır (İbn Âşûr, VI, 257-258).
Hz. Peygamber’in hayatı incelendiğinde, tebliğ konusunda çok titiz davrandığı, kendisine gelen vahyi hiç geciktirmeksizin sahâbeye bildirdiği görülür. Sahâbe de bu konuda üstlendikleri önemli görevin bilincinde olmuşlar ve Kur’an’ı kendilerine bildirildiği şekilde, hiçbir değişiklik, eksiltme ve ilâve yapmaksızın sonraki nesillere ulaştırabilmek için büyük bir çaba harcamışlardır. Bu samimi ve ciddi çaba sayesinde, işin başında belirlenen ilke ve yöntemlere bağlı kalınarak yazılı belgelerdeki bilgilerle hâfızalara nakşedilmiş olanların karşılaştırılması yoluyla tarihte o güne kadar emsali görülmemiş bir tesbit çalışması gerçekleştirilmiş, Resûlullah’ın emaneti aslına uygun biçimde ümmete ulaştırılmıştır (ayrıntılı bilgi için bk. “Tefsire Giriş” bölümünün “I. Kur’ân-ı Kerîm, A) Tanımı ve özellikleri, 4. Kur’an’ın korunması” başlığı).
Esasen bu âyet, insanlara tebliğ edilmek üzere kendisine vahyedilen bazı bilgileri saklamasının Hz. Peygamber’den asla beklenemeyeceğini ifade etmiş olmaktadır. Dolayısıyla bazı Şiîler’in, Kur’an’ın Hz. Ebû Bekir’in emriyle toplanıp Hz. Osman’ın girişimiyle çoğaltılan mushaftakilerden ibaret olmayıp önemli bir kısmının Resûlullah tarafından Hz. Ali’ye özel olarak bildirildiği, sonra onun evlâtlarına intikal ettiği ve halen–bazılarınca Mehdî el-Muntazar ve Vasî lakabıyla anılan– Ma‘sûm İmam nezdinde mahfuz bulunduğu yönündeki iddialarını açıkça çürütmektedir. Hz. Peygamber’in, bazı kimselere, yaptıkları görev gereği, halin icabı olarak veya kendilerine duyduğu özel sevgi sebebiyle Kur’an dışında bazı özel bilgiler vermiş olması ise bu konunun çerçevesi dışındadır (İbn Âşûr, VI, 260-261). M. Reşîd Rızâ özellikle Bâtınîler’in ve Kur’an’a tasavvuf perdesi altında kişisel arzularına göre mâna vermeye çalışanların bu âyeti kendilerine dayanak yapmalarını geniş bir biçimde eleştirir (bk. VI, 464-473).
Tebliğ buyruğunun vurgulanması, ilâhî mesajın ilgili olan herkese ve sürekli biçimde duyurulması gerektiğini de ifade eder. Hz. Muhammed’in bu konuda da canlı bir örnek ortaya koymuş olduğunu dikkatten kaçırmayan müslümanlar, İslâm’ın öğretilerini ulaşabildikleri her yere kesintisiz biçimde iletebilme çabası içinde olmuşlardır (bk. Mustafa Çağrıcı, “Da‘vet”, DİA, IX, 16-19). Bir süreden beri meselâ Hıristiyanlığın tanıtılması gayretlerine oranla müslümanların bu alandaki çalışmalarının cılız kaldığı ise acı bir gerçektir (Kur’an’ın çağrı yöntemi konusundaki buyruğu için bk. Nahl 16/125).
“Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki cümle açıklanırken tefsirlerde birçok olay anlatılır. Ne var ki bunların gerçekliği konusunda eleştiriye açık noktalar bulunmaktadır. Bunlara değinen Derveze’nin belirttiği gibi önemli olan âyetteki asıl amaçtır, bu da Hz. Peygamber’in kalbine güven aşılayıp mâneviyatını yükseltmek ve zorluklara karşı direnme gücünü pekiştirmektir (XI, 148-151).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 311-313
Hz. Âişe , Resul-i Ekrem (sav) elçilik görevini yapmasıyla ilgili olarak şunları söylemiştir:” Allah Teala:’ Ey Peygamber ! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan, elçilik görevini yerine getirmemiş olursun ‘ buyurmuşken Resul-i Ekrem Allah’ın kitabından bir şey gizledi, insanlara duyurmadı diyen kimse Allah’a büyük iftira etmiş olur.”
(Buhâri ,Tefsir 5/7,Tevhid 46;Müslim ,Îman 287).
Enes ibni Malik de:” Şayet Resûlullah’ın(sav), kendisine gelen vahyi başkalarina bildirmeme yetkisi olsaydı şu ayeti kimseye duyurmazdı” diyerek Resul-i Ekrem’in evlatlığı Zeyd ibni Hârise’ye eşini boşamamasini tavsiye ettiği Azhab süresinin 37. Âyetini okumustur (Buhari ,Tevhid 22). Hz. Ali’ye:” Ehl-i beyt olarak sizlerde , Kur’an’da yer almayan bir vahiy var mı?” diye sorulmuş, o da böyle bir şeyin bulunmadığını yeminle belirtmiştir (Buhari ,Cihad 171).
Resulullah (sav) geceleyin beklenerek korunuyordu. Ancak: “..Allah seni insanlardan korur” (Maide 67), ayeti inince Resulullah (sav) başını çadırdan çıkarıp: “Ey insanlar dağılın, artık beni Allah koruyor” diye seslendi.
Ravi: Aişe
Kaynak: Tirmizi, Tefsir, Maide, (3049) (Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الرَّسُولُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ’dir.
بَلِّغْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّكَ car mecruru اُنْزِلَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلِّغْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بلغ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَفْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. بَلَّغْت sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. رِسَالَتَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْصِمُكَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْصِمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru يَعْصِمُكَ fiiline mütealliktir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَهْدِي cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْكَافِر۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا tekid ifade eden tenbih harfidir.
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.
Nidanın cevabı olarak gelen بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اُنْزِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim, teşrif ve destek içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ifadesiyle Kur’an kastedilmiştir.
Tebliğ; bir şeyi reşid hale getirmektir. Buluğ; bir şeyi ulaşılması istenen yere ulaştırmaktır. Burada kendisine gönderildiği kişilere risaleti anlatmak manasında mecazî olarak kullanılmıştır. İhtiyaç görüldü ve haber ulaştı manasındaki بَلَغَ الخَبَرُ وبَلَغَتِ الحاجَةُ sözlerinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tebliğ emri Nisa suresi 136. ayetteki يا أيُّها الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ ورَسُولِهِ cümlesi gibi devam manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Peygamberimize Resul ismi ile hitap edilmesi hem teşrif hem de tebliğin bu ünvanın gereği olduğunu bildirir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ sözünde muhatap zamiri kullanılması Rasulün (sav) Allah ve insanlar arasında aracılık mertebesindeki büyük şerefine işarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte اِنْ cezm eden şart harfi, لَمْ cezm ve nefy harfidir. تَفْعَلْ fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir.
Şart cümlesi olan لَمْ تَفْعَلْ , menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رِسَالَتَهُۜ - الرَّسُولُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا بَلَّغْتَ - بَلِّغْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رِسَالَتَهُۜ - يَهْدِي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بَلَّغْ kelimesinin tersi غلب ‘dir. Tebliğ; bizim fikrimiz muhatabımızda galip gelene kadar anlatmak, demektir. Çünkü aynı harflerden oluşan kelimelerde, anlam ortaklığının mevcut olduğu söylenmektedir.
وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsned olan يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ‘in muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ cümlesi kendisine ihtimam için ism-i celâlle başlamıştır. Çünkü muhatap ve dinleyiciler Rasulullaha (sav) indirilen her şeyin tebliğ edilmesini takiben neler olacağını beklemektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
النَّاسِ [İnsanlar] kelimesinden burada kâfirler kastedilmiştir. Umum söylenip husus kastedilmiştir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)
Ayetteki النَّاسِ kelimesinden murad Yahudiler, münafıklar ve müşriklerden kâfir olanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah seni insanlardan korur: Tebliğ yaparken insanların hoşlanıp hoşlanmamasını gözetmeyeceğiz.
Sonuç Allah’a aittir, bize düşen elimizden geleni yapmaktır. Bu çok büyük bir rahatlama vesilesidir.
Masum denince ilk olarak aklımıza günahsız manası gelir ama asıl mana korunmuş olmaktır. İsmet, asım; koruyan, koruyucu demektir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ cümlesi haberidir..
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük ve telezzüz amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak tekrarlanması, hükmün illetini bildirmek için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
الْقَوْمَ için sıfat olan الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يَهْدِي - الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.