وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ ٦٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 2 | أَنَّهُمْ | onlar |
|
| 3 | أَقَامُوا | gereğince uygulasalardı |
|
| 4 | التَّوْرَاةَ | Tevrat’ı |
|
| 5 | وَالْإِنْجِيلَ | ve İncil’i |
|
| 6 | وَمَا | ve ne ki |
|
| 7 | أُنْزِلَ | indirildi |
|
| 8 | إِلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 9 | مِنْ | -nden |
|
| 10 | رَبِّهِمْ | Rableri- |
|
| 11 | لَأَكَلُوا | muhakkak ki yerlerdi |
|
| 12 | مِنْ | -nden |
|
| 13 | فَوْقِهِمْ | üstleri- |
|
| 14 | وَمِنْ | ve |
|
| 15 | تَحْتِ | altından |
|
| 16 | أَرْجُلِهِمْ | ayaklarının |
|
| 17 | مِنْهُمْ | içlerinde vardır |
|
| 18 | أُمَّةٌ | bir ümmet |
|
| 19 | مُقْتَصِدَةٌ | tutumlu |
|
| 20 | وَكَثِيرٌ | ama çoğu |
|
| 21 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 22 | سَاءَ | ne kötü |
|
| 23 | مَا | işler |
|
| 24 | يَعْمَلُونَ | yapıyorlar |
|
قصد ‘Kasdun’ yolun doğru/müstakim olmasıdır. Ona ya da onun önüne, tarafına doğru yöneldim anlamında da kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)Türkçede kullanılan şekilleri kasıt, kasden, kasdetmek, kaside, maksad, maksut, iktisad ve suikasttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri; ثبت (Sabit oldu) şeklindedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَقَامُوا cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَقَامُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. التَّوْرٰية mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاِنْج۪يلَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
مَٓا müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la التَّوْرٰيةَ ‘a matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْهِمْ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. مِنْ رَبِّهِمْ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
اَكَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَوْقِهِمْ car mecruru اَكَلُوا ‘nun mahzuf mef’ûlun bihinin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ تَحْتِ car mecruru atıf harfi وَ ’la مِنْ فَوْقِهِمْ ’e matuftur. اَرْجُلِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَقَامُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟
İsim cümlesidir. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُقْتَصِدَةٌ kelimesi اُمَّةٌ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يرٌ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا harfi, سَٓاءَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsufe olarak mahallen mansubdur. يَعْمَلُونَ۟ cümlesi مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
سَٓاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir.
Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme muzâf olarak gelmesi, Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi, Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması
3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ
Ayet önceki şart cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubunda gelen terkipte وَ atıf, لَوْ şart edatıdır.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde اَنَّ ’nin haberi olan اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, temekkün, istikrar ve hudûs ifade etmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. اَقَامُو fiilinin mef’ûlleri olan التَّوْرٰيةَ ve الْاِنْج۪يلَ kelimelerinin muzâfları mahzuftur. Takdiri أحكام [Hükümleri] şeklindedir.
Mef’ûle matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رَبِّهِمْۚ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası ve onların yaptıklarının ne denli kötü olduğuna vurgu vardır.
Mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, Rab isminin zikri, tecrîd sanatıdır. Matufun aleyhteki azamet zamirinden Rab ismine iltifat sanatı vardır.
اُنْزِلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
İkame etmeleri gereken şeylerin Tevrat, İncil ve Rablerinden indirilen şey olarak sayılması taksim sanatıdır.
لَ karinesiyle gelen لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ şeklindeki şartın cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ ifadesi bütün yönlerden kinayedir. ‘’Altlarından’’ yerine ayaklarının altından “Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
Buradaki min harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar. Bu ifade mübalağalı bir ifadedir.
التَّوْرٰيةَ - الْاِنْج۪يلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَوْقِهِمْ - تَحْتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
لَاَكَلُوا fiilinin mef’ûlünün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu cümle bolluk ve bereketten kinayedir. Onlar ardı arkası kesilmez bolluklarla geçinirlerdi, demektir. Vahye tam olarak uymak rızık bolluğunun sebebidir. اَكَلُوا [Yerlerdi] fiilinde tağlîb vardır. Yemek en önemli ihtiyaçtır. Diğer nimetler onun içine dahil edilmiştir. [Üstlerinden ve altlarından yerlerdi] cümlesi de onlara verilen nimetlerin ve rızkın genişliğinden istiaredir. Üstlerinden yemek, hal-mahal alakası ile mecaz-ı mürseldir. Yağmurun inmesi kastedilmiştir. Aynı şekilde altlarından yemek de yine mecaz-ı mürseldir. Bitkilerin bitmesi, yetişmesi kastedilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Kur’an’ın bu şekilde ifade edilmesi, onu ikamenin zorunlu olduğunu bildirmek içindir. Zira Kur’an, Rablerinden kendilerine indirilmiş en son kitaptır. Kur’an için böyle bir ifade kullanılması, onların, Kur'an'ın İsrâiloğullarına indirilmediği yolundaki iddialarının batıl olduğunu açıkça belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Eğer Tevrat’ı, İncil’i ve onlara Rablerinden indirilen şeyi ikame etselerdi] yani namazı ikame etmek gibi bir anlayışla, titizlikle yerine getirselerdi demektir. Burada bir istiare vardır. İkame kelimesi tatbik etmek, kabul etmek, vefa göstermek, uygulamak, erkanı ile yerine getirmek, zayi etmemek, devam ve sebat etmek manalarındadır. Vahiy; çadıra benzetilmiş, emir ve yasakların yerine getirilmesi çadırın direği makamına konmuştur. مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ [Onlara indirilen şey,] hikmet olabilir, kendi peygamberlerine gelen sünnet olabilir. رَبِّهِمْ izafeti; ikameye davet konusunda rablerinin kendilerine ziyadesiyle lütufkâr olduğunu zımnen bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
"Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi'" buyruğunda birkaç izah şekli vardır:
Birincisi: Yalnız alt - üst değil, her yönde bolluktan kinayedir ki; hiçbir yönden yoksulluk görmeyecek, baştan ayağa nimete gark olarak devamlı nimetleneceklerdi, demek olur.
İkincisi: Yukarıdan yemek, yağmur ve diğerleri gibi gökten gelenlerden istifade etmek; ayak altından yemek yeryüzüne ait mahsullerden faydalanmaktır.
Üçüncüsü: Yukarıdan yemek, ağaçların meyvelerine; aşağıdan yemek de ekilmiş olanlara işaret olabilir.
Dördüncüsü: Yukarıdan yemek, çalışmaksızın ihsan olunacak Rabbânî mevhibeler (bağışlar); ayaklarının altından yemek de çalışıp çabalamakla kazanılacak nimetleri ifade eder.
Beşincisi: Üstten yemek, devletin elde ettiği ve bölüştürdüğü genel menfaatlere; alttan yemek de şahsî teşebbüs ile olan ferdî üretime delalet edebilir.
Altıncısı: "ahitleri ifâ edin" emrini yerine getirip, size nimetimi tamamladım" hitabıyla ve "üzerinizdeki Allah'ın nimetini hatırlayın" uyarmasına muhatap olan Müslümanların, o zaman zaruretten kurtularak nâil oldukları saadet haline işaretle, bu saadetten mahrum kalanların gıptalarını (imrenmek) harekete geçirme manası düşünülebilir.
Yedincisi: Bunlardan başka ahiretteki naîm cennetlerinin nimetlenme şeklini de bir tasvirdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٌ muahhar mübtedadır.
مُقْتَصِدَةٌ kelimesi اُمَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُقْتَصِدَةٌۜ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin son cümlesi olan وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ , atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَث۪يرٌ mübtedadır. مِنْهُمْ car mecruru كَث۪يرٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyh olan كَث۪يرٌ ‘un nekre gelişi tahkir içindir.
سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ cümlesi, mübtedanın haberidir. Zem fiili سَاۤءَ ’nin dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.
مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ cümlesiyle وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ cümlesi َarasında da ikili mukabele vardır.
Zem fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfe olan مَا , fail konumundadır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْمَلُونَ۟ cümlesi مَا ‘nın sıfatı olarak merfû konumdadır. Muzari fiil, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. سَٓاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bu cümle istînafî olup bundan önceki iki cümlenin anlamından doğan "onların hepsi de inanmamakta ısrarlı mıdır? "sualine cevaptır. Böylece onlardan orta yolu tutan bir zümre bulunduğu belirtilmiş olur. Onlardan orta yolu tutan mutedil bir topluluk da vardır ki onlar, iman ile müşerref olan Abdullah b. Selam ile benzerleri gibi Yahudiler ve Hristiyanlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
إقتصد Lügatte "işte ölçülü olma" demektir ki "kasd" den alınmıştır. çünkü istediğini iyi tanıyan bir kimse, onu hiç eğilip bükülmeden doğru bir şekilde kasteder. İstediğinin yerini ve mevkisini bilemeyen ise şaşkınlık içinde kalır. İfrat veya tefrit ile kâh sağa, kâh sola bocalar, çabalar durur. İşte bu sebeple iktisat, maksada sebep olan amel (iş) demek olmuştur. Maliyeye ait işlerdeki iktisadın da esası budur. Buradaki اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ (orta yollu, ölçülü ümmet) hakkında tefsirciler iki görüş naklediyorlar:
Birine göre maksad, Yahudilerden Abdullah b. Selâm, Hristiyanlardan Necâşî gibi kitap ehli arasından Resulullah'a iman edenlerdir. Diğerine göre de "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan, onu sana öder" (Âl-i İmran, 3/75) ayetinin delaleti üzere kitap ehli içinde kendi dinlerinde adaletli ve doğru olan ve Resulullah'a iman etmemiş olmakla beraber şiddetli inat ve kızgınlığı bulunmayıp, ölçülü ve tarafsız bulunan kimselerdir ki, öncekiler de bu gibilerden ortaya çıkar. Bizce de açık olan ikincisidir. Zira öncekine göre kevn-i sâbık (geçmiş oluş) la mecaza yüklenmiş olması gerekecektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ "içlerinde orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır" buyurmuştur. (İktisat) kelimesinin Arapçadaki anlamı, aşırı gitmeksizin ve kusurlu davranmaksızın, eksik yapmaksızın, bir işte itidali gözetmek, mutedil olmaktır. Kelimenin aslı, kasd, "kastedip dosdoğru yönelmek" kelimesidir. Bu böyledir, çünkü aradığı şeyi iyi bilen kimse, hiçbir tarafa sapmadan ve de hiç tereddüt göstermeden, dosdoğru bir yol üzere, doğruca ona yönelir.. Aradığı şeyin nerede olduğunu bilmeyen ise, şaşırmış durumdadır; bazan sağa gider, bazan da sola.. İşte bu manasından dolayı "iktisat" kelimesi, "hedefe götüren amel"in bir ifadesi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟ "Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise, ne kadar kötüdür!" buyurmuştur. Bu ifadede taaccüp manası bulunmaktadır. Sanki şöyle denilmiştir "Onlardan birçoğunun ameli de ne kadar kötüdür!" Bundan murad ise, "Onların içinde, kendilerine delilin tesir etmediği, sözün de etkili olmadığı, gazaba düçar olmuş ve kınanmış aptallar da bulunmaktadır" manasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)