قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لِمَنْ | kimindir? |
|
| 3 | مَا | olanlar |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 6 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | لِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 9 | كَتَبَ | O yazmıştır |
|
| 10 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 11 | نَفْسِهِ | kendi |
|
| 12 | الرَّحْمَةَ | rahmet etmeyi |
|
| 13 | لَيَجْمَعَنَّكُمْ | sizi elbette toplayacaktır |
|
| 14 | إِلَىٰ |
|
|
| 15 | يَوْمِ | gününde |
|
| 16 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 17 | لَا |
|
|
| 18 | رَيْبَ | şüphe olmayan |
|
| 19 | فِيهِ | varlığında |
|
| 20 | الَّذِينَ | ama kimseler |
|
| 21 | خَسِرُوا | ziyana sokan(lar) |
|
| 22 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 23 | فَهُمْ | onlar |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | يُؤْمِنُونَ | inanmazlar |
|
Bu sûrenin ilk âyetinde gökleri ve yeri Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı, 3. âyetinde göklerde ve yerde hükümran olan tek Tanrı’nın O olduğu belirtilmişti. Burada ise göklerde ve yerde bulunanların yalnızca O’nun mülkü olduğu, dolayısıyla rubûbiyyette olduğu gibi mâbûdiyyette de O’nun ortağı bulunmadığı, yalnız O’nun rab olarak bilinmesi ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiği soru-cevap şeklinde bir üslûpla vurgulanmaktadır. Sorunun tek ve kesin bir cevabı olduğu için hemen arkasından kısa ve net bir şekilde “Allah’ındır” şeklinde cevap verilmesi istenmiştir. Bütün varlıkların yaratıcısı, mâlik ve sahibi Allah olduğuna ve esasen müşrikler de buna inandıklarına göre, bu varlıklar içinde yükümlü tutulanları yani insanları hesaba çekme yetkisi de O’na ait bulunduğu için âyette, kesin olarak vuku bulacak olan kıyamet gününde Allah’ın muhakkak surette insanları hesaba çekmek üzere bir araya toplayacağı bildirilmiştir. Burada ayrıca, bir bakıma varlıkların mebdei (başlangıcı) ve meâdıyla (âkıbeti) ilgili iki bölümün arasına “O kendi üzerine (kulları için) rahmeti yazmıştır” şeklinde bir kayıt konulması özellikle ilgi çekicidir. Bu suretle sanki insanlara şöyle bir uyarıda bulunulmuştur: Diğer bütün varlıklar gibi sizi de Allah yarattı; kıyamet vuku bulup da O’nun huzurunda hesap vermek için toplanmadan önce, hayatta iken Allah’ın kesin olan rahmetinden yararlanmaya bakınız; inanıp hayırlı işler yapınız; bu geniş rahmete nâil olmak için günahlarınızdan tövbe ediniz. Açık seçik delillere rağmen, müşriklerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber’in tebliğlerini yalanlamak için türlü bahaneler ileri sürmek yerine, Allah’ın rahmetinin üzerinizdeki eserlerinden olan aklınızı kullanarak Hz. Peygamber’in doğruluğunu tasdik ediniz. Bunun aksine, geçici menfaatlerine, mânasız inatlarına ve benlik iddialarına kapılarak gerçeği kabule yanaşmayanlar, böylece kendilerini ziyana sokanlar artık iman etmekten de mahrum kalırlar ve sonuçta Allah’ın çok geniş olan rahmetinden yararlanma fırsatını kaçırmış, kendi kendilerine yazık etmiş olurlar.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 382-383
Riyazus Salihin, 420 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah varlıkları yarattığı zaman, kendi katında arşın üstünde bulunan kitabına, “Rahmetim gerçekten gadabıma gâlibtir” diye yazmıştır.”
Bir rivâyette (Buhârî, Bed’ü’l-halk 1) “Rahmetim gadabıma üstün geldi”; bir başka rivayette de (Buhârî, Tevhid 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 15) “Rahmetim gadabımı aştı“ ifadeleri yer almıştır.
Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bed’ü’l-halk 1; Müslim, Tevbe l4-l6. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 35
Riyazus Salihin, 421 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre “Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinle-dim” demiştir:
“Allah, rahmetini yüz parçaya ayırmıştır. Doksan dokuz parçasını kendi katında alıkoymuş, birini yeryüzüne indirmiştir. İşte varlıklar bu bir parça rahmet sebebiyle biribirlerine acırlar. Hatta hayvanlar, yavrusunun üzerine basacağı endişesiyle ayağını çekip kaldırır.”
Bir başka rivâyette (Müslim, Tevbe 19) şöyle buyurulmuştur:
“Allah Teâlâ’nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir. Onlar bu sebeple birbirlerini sever ve birbirlerine acırlar. Yabani hayvan yavrusuna bu sebeple şefkat gösterir. Allah, o doksan dokuz rahmeti kıyamet günü kullarına merhamet etmek için yanında alıkoymuştur.”
Buhârî, Edeb 19; Müslim, Tevbe 17, 19. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 35
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi, لِ harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ’la makabline matuftur.
قُلْ لِلّٰهِۜ كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, لِلّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Önceki cümlenin delaletiyle takdiri, مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ şeklindedir.
كَتَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى نَفْسِهِ car mecruru كَتَبَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرَّحْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَجْمَعَنَّكُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى يَوْمِ car mecruru يَجْمَعَنَّكُمْ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi, يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ’in hali olarak mahallen mansubdur.
لَا harfi, cinsini nefyeden olumsuzluktur. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
رَيْبَ kelimesi, لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. ف۪يهِ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası خَسِرُٓوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَسِرُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ zaid harftir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır.
قُلْ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl cümlesi لِمَنْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ şeklinde istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham, gerçek manada soru olmayıp, ikaz ve azarlama manasına geldiğinden cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Cevabı malum bu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mecrur mahaldeki istifham ismi, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ , car-mecrur فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezattır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü semavat ve dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzünde ve yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
İstifham, takrir manasında mecaz olarak kullanılmıştır. Burada takrir ile mananın lâzımı kastedilmiştir. Bu da müşriklerin azarlanması ve onların şirk inançlarının geçersizliğini ikrar etmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette geçen, "Deki: "Göklerde ve yerde olan herşey kimin?" cümlesi bir sorudur; "De ki: "Allah'ındır" ifadesi de bir cevaptır. Allah, peygamberine önce soru sormasını emretmiş, sonra da bu şekilde cevap vermesini söylemiştir. Bu cevap, hiçbir münkirin inkâr edemeyeceği ve hiçbir müdafinin savunamayacağı (karşı çıkamayacağı) şekilde, son derece açık olduğu zaman, güzel ve yerinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
”De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir?” sorusuyla surenin başına dönülmüştür. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Soru, azarlama manasında gelmiştir. Maksat muhatabı düşünmeye sevk etmektir.
مَا ism-i mevsûlu Allah indinde bütün mahlukatın akılsız hükmünde olduğuna tariz için gelmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
قُلْ لِلّٰهِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşai isnaddır. قُلْ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl olan لِلّٰهِ cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Takdiri; önceki cümlenin delaletiyle مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ (yeryüzü ve gökyüzünde olan şeyler) şeklindedir.
قُلْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِلّٰهِ kelimesindeki لِ harf-i ceri mülkiyet manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ
İstînafiyye olarak fasılla gelen cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Âşûr bu cümlenin itiraziyye olduğunu söylemiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى نَفْسِهِ car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan الرَّحْمَةَۜ ‘e takdim edilmiştir
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf نَفْسِهِ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نَفْسِ , şan ve şeref kazanmıştır. Bu ifadede tecrîd sanatı vardır.
كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۜ ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma [ كَتَبَ ] ile kastedilen, hüküm vermek, gerekli kılmaktır. Allah Teâla, bu hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığı gibi sabit ve kalıcı olmasıyla nitelemekte mübalağa yapmak için yazmayı, hükmetmek yerine zikretmiştir.
Müminleri müjdelemek ve müşrikleri tehdit etmeye tariz için Allah’ın rahmeti zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَتَبَ fiili burada ‘irade etti’ anlamındadır.
كَتَبَ fiili Allah’ın iradesi manasında kullanılmıştır. Rahmetini bizzat kendisi için sıfat olarak kullanmıştır. Bu sıfat; zaman ve cihet açısından hususi olsa da mahlukatıyla alakalı sabit ve değişmez bir sıfattır. Bunun sabit oluşu bağlayıcılık açısından iradesine benzetilmiştir. Bu mana için كَتَبَ fiili istiare edilmiştir. Bu fiil aslında zorunluluk, yükümlülük ifade eder. Karine, makamın ilahi olması veya bunu kendisine gerekli kılmasıdır. Çünkü kişi kendisini bir şeye mecbur kılmaz. Sadece tercih ederek yapar. Ancak başkalarını bir şeye zorlar, mecbur bırakır. Bundan maksat yazılı, zorunlu bir emir gibi yerine getirilmesidir. Çünkü insanlar bir vaadi veya anlaşmayı tekid etmek istediklerinde onu yazarlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Alimler bu ayette geçen "rahmet" kelimesi ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişler, bazıları: "Bu rahmet, Allah Teâlâ'nın ömürleri boyunca onlara mühlet verip, onlar üzerinden "köklerini kazıma" azabını kaldırıp, onlara bu dünyada peşin ceza vermemesidir" demişlerdir. Bundan muradın, "Allah, peygamberlerini tekzib etmeyi bırakıp tövbe eden, o peygamberleri tasdik eden ve şeriatlarını kabul eden kimseler için, rahmeti kendisine yazıp farz kıldı" manası olması da söylenmiştir. Selman (ra)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratınca, yüz tane de rahmet yaratmıştır. Her bir rahmet gök ile yer arasını dolduracak kadardır. Allah'ın kendi katında doksan dokuz rahmeti vardır. Allah, mahlukatı arasında rahmetin bir cüzünü paylaştırmıştır ki bu rahmet sayesinde mahlukat birbirine şefkat ve merhamet eder. Bunun en sonunda arta kalanını da sadece müttakilere vermiştir." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ
Fasılla gelen لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cinsini nefyeden لَا ’ nın dahil olduğu لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümlesi يَوْمِ الْقِيٰمَةِ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف۪يهِ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak.] ifadesinde Allah Teâlâ, herkesi huzuruna toplayacağını beyan ederken, bunun içine herkesin hak ettiği karşılığı bulacağı manasını idmâc etmiştir. Hem ümit hem tehdit anlamı taşıyan bu cümlede lazım melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن harfi, fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Ayette geçen, "De ki: "Göklerde ve yerde olan her şey kimindir?" De ki: "Allah'ındır." sözü, gaib sıygası ile gelmiş bir ifadedir. "(O), hepinizi kıyamet gününde toplayacaktır" cümlesi ise muhatap sıygası bulunan bir sözdür. Bu iki cümlenin bu şekilde getirilmelerindeki gaye, tehdid-i ilâhiyi kuvvetlendirmek içindir. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Sizler, göklerde ve yerde olan herşeyin Allah'a ait ve O'nun mülkü olduğunu, hakim olan melik'in idare ettiği kimselerin işini ihmal etmeyeceğini, hikmeti açısından, kendisine itaat edenle isyan edeni, hizmetine koşan ile yüz çevireni eşit tutmasının caiz olmayacağını anlayınca, keşke O'nun, kıyameti ikame edeceğini, bütün mahlukatı huzurunda toplayıp hepsini hesaba çekeceğini de anlasaydınız.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kasem lamı ve tekid nûnunun gelmesi tehdidin gerçekleşeceğini ifade etmek içindir. Toplamaktan murad; tüm insanların tek tek ve cüzler halinde ayrı ayrı olanların toplanmasıdır. اِلٰى harf-i ceri ile gelmesi ‘sevk etme’ manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ ibaresinde nefy cins لَا ‘sı dolayısıyla şüphenin her çeşidi nefyedilmiştir.
“Kıyamet gününde” şeklinde في harf-i ceri ile değil de [Kıyamet gününe] şeklinde اِلٰى harf-i cerinin gelmesinde istiare-i tebeiyye vardır. İki manaya gelir:
1- O, sizi ölümde veya kabirlerinizde Kıyamet gününe kadar toplar, demektir.
2- O, sizi kıyamet gününe ulaştırıp toplayacak, o günde sizi bir araya getirmek suretiyle, sizinle o günü birbirine kavuşturacaktır. َ اِلٰى intihâ-i gaye harfiyle Hz. Âdem’den, belki daha öncesinden kıyamete kadar gelip geçenleri toprak altında cem edip biriktirdiğini, bir gün sıranın size de geleceğini belirten bir tarizdir. Zamanın uzaması sizi aldatmasın, Allah imhal eder ihmal etmez, demektir. Allah sizi kıyamet gününde cem edecektir; Vasıtalı kinayedir. Sizi cem edecek, mizanda hesaplarınızı tartacak, ona göre mükafat veya cezanızı verecektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Sonra, bakıp incelemeyi ihmal etmelerine ve hiçbir şey yaratamayan ‘şey’leri O’na ortak koşmalarına karşı, “hakkında şüphe olmayan kıyamet günü hepinizi mutlaka bir araya getirecek ve şirkinizden dolayı sizi cezalandıracaktır”, sözüyle onları tehdit etmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayette de Hak Teâlâ, kendi hükmüne ve hikmetine uygun düşenin, gelmiş geçmiş herkesi kıyamet meydanında toplamak olduğunu beyan etmiştir. Şüphe yok ki bu, şiddetli bir tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sıla cümlesi olan خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.
خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ cümlesinin manası tüccarın sermayesini zayi etmesi gibi kendilerini zayi etmeleridir. Hüsran; fayda sağlaması gereken şeyi kaybetmek manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesindeki ف sebebiyyedir. Cümle اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned olan لَا يُؤْمِنُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesindeki فَ harfi tefrî’ ve sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Son cümlede كُمْ (siz) zamirinden هُمْ (onlar) zamirine dönüldüğü için iltifat vardır.
Bu kelam, şart ile cevabı gibidir. Yani onların iman etmemeleri, hüsranları sebebiyledir. Zira hislere, vehme uymak, taklide dalmak ve tefekkür etmede gafil davranmak, onların küfürde ısrar ve imandan uzaklaşmalarına sebep olmuştur.
Bu cümle, daha önce geçen قُلْ [De ki] emrine dahil olmayıp onların halini kınamak için doğrudan doğruya Allah Teâlâ tarafından ifade buyurulmuş bir tezyîl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)