وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ كُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَۙ ١٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O’dur |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | أَنْشَأَ | yaratan |
|
| 4 | جَنَّاتٍ | bahçeleri |
|
| 5 | مَعْرُوشَاتٍ | çardaklı |
|
| 6 | وَغَيْرَ | ve |
|
| 7 | مَعْرُوشَاتٍ | çardaksız |
|
| 8 | وَالنَّخْلَ | hurma(ları) |
|
| 9 | وَالزَّرْعَ | ve ekin(ler)i |
|
| 10 | مُخْتَلِفًا | çeşit çeşit |
|
| 11 | أُكُلُهُ | ürünleri |
|
| 12 | وَالزَّيْتُونَ | ve zeytinleri |
|
| 13 | وَالرُّمَّانَ | ve narları |
|
| 14 | مُتَشَابِهًا | birbirine benzer |
|
| 15 | وَغَيْرَ |
|
|
| 16 | مُتَشَابِهٍ | ve benzemez |
|
| 17 | كُلُوا | yeyin |
|
| 18 | مِنْ | -ndan |
|
| 19 | ثَمَرِهِ | meyvası- |
|
| 20 | إِذَا | zaman |
|
| 21 | أَثْمَرَ | meyva verdiği |
|
| 22 | وَاتُوا | ve verin |
|
| 23 | حَقَّهُ | hakkını (sadakasını) |
|
| 24 | يَوْمَ | günü |
|
| 25 | حَصَادِهِ | hasat |
|
| 26 | وَلَا | ve asla |
|
| 27 | تُسْرِفُوا | israf etmeyin |
|
| 28 | إِنَّهُ | çünkü O |
|
| 29 | لَا |
|
|
| 30 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 31 | الْمُسْرِفِينَ | israf edenleri |
|
Arapça’da cennet (çoğulu cennât) kelimesi “bahçe” anlamına gelirse de, âyetin devamındaki “ma‘rûşe” (çardak) kelimesi dikkate alındığında cennât kelimesini “bağlar” şeklinde tercüme etmek daha isabetli olur. Zemahşerî, “muhtelifen ükülühû” ifadesini “rengi, tadı, hacmi ve kokusu değişik” şeklinde açıklamıştır (II, 44). Yukarıdaki âyetlerde bazı Câhiliye uygulamalarının hükümsüz olduğu belirtildikten sonra burada tekrar sûrenin asıl konusu olan itikadî meselelere dönülerek yeryüzünü türlü nimetlerle bezeyen yüce Allah’ın kudretinin sınırsızlığına ve buna işaret eden delillerin zenginliğine dikkat çekilmesi yanında; müşriklerin, yukarıda değinilen telakkilerinin aksine, sahiplerinin bu tür meyve, ekin ve hayvanların ürünlerinden ve genel olarak Allah’ın insanlar için yarattığı rızıklardan istifade etmenin temelde mubah olduğu, bu sebeple onlardan öncelikle kendilerinin yemeleri veya kullanmalarında bir sakınca bulunmadığı; bunun yanında, başkalarının da bu ürünlerde zekât, sadaka, nafaka, komşu hakkı gibi hakları olduğu belirtilmekte ve bu hakkın ödenmesi emredilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 479
زيت: Zeytin ağaçları veya meyveleri anlamına gelen زَيْتُونٌ kelimesinin tekili زَيْتُونَةٌ şeklinde gelir. زَيْتٌ ise zeytinyağı demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri zeytin, zeytinyağı ve zeytûnidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
حَصْدٌ sözcüğü aslen ekini kesip biçmek anlamına gelir. Yine kelimenin anlamından müstear olarak حَصَدَ fiili kökünü kazıma manasında da kullanılır. حَصِيدٌ ise biçilen demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli hasattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْشَاَ جَنَّاتٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْشَاَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. جَنَّاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مَعْرُوشَاتٍ kelimesi جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
غَيْرَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مَعْرُوشَاتٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. النَّخْلَ وَالزَّرْعَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la جَنَّاتٍ ’e matuftur. مُخْتَلِفاً kelimesi النَّخْلَ وَالزَّرْعَ ‘ nın hali olup fetha ile mansubdur.
اُكُلُهُ amili ism-i fail مُخْتَلِفاً ’in faili olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la جَنَّاتٍ ’e matuftur.
مُتَشَابِهاً kelimesi الزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. غَيْرَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مُتَشَابِهٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Burada hal müfred olarak müştak şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْشَاَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشأ ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُخْتَلِفاً kelimesi sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir. مُتَشَابِهاً kelimesi sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan tefâul babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْرُوشَاتٍ kelimesi, sülâsi mücerredi عرش olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
كُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ
Fiil cümlesidir. كُلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ ثَمَرِه۪ٓ car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَثْمَرَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَثْمَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اٰتُوا fiili atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اٰتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَقَّهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı, اٰتُوا fiiline mütealliktir. حَصَادِه۪ۘ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ۘ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُسْرِفُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إذا أثمر فكلوا من ثمره (Meyvelenirse meyvelerinden yiyin!) şeklindedir. (إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَثْمَرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ثمر ’dir.
اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَۙ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَا يُحِبُّ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْمُسْرِف۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
الْمُسْرِف۪ينَ kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin tarifi ihtisas ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Cümlede her iki rüknun de marife olması kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ maksûr/mevsûf, الَّـذ۪ٓي sıfat/ maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani her türlü nimeti barındıran cenneti yaratan odur, başkası değil.
Haber konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve tazim içindir.
جَنَّاتٍ ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.
مَعْرُوشَاتٍ ve tezat nedeniyle ona atfedilen غَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ , mef’ûl olan جَنَّاتٍ için sıfattır.
النخل ، الزرع ، الزيتون ، الرمان isimleri, جَنَّاتٍ ‘e atfedilmiştir. Cihet-i camia temasüldür. Birbirine matuf bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مُشْتَبِهاً kelimesi, الزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ ‘ nin halidir. وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ tezat nedeniyle hal olan مُشْتَبِهاً ‘a atfedilmiştir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
مُشْتَبِهاً - غَيْرَ مُتَشَابِهٍ ve مَعْرُوشَاتٍ - غَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ [Zeytini ve narı…] Değerlerinin fazlalığına binaen hususi olanın umumi olan üzerine atfı kabilindendir. Çünkü bunlar en büyük nimetlerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Enam/99)
كُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ
Cümle, beyanî istînaf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مِنْ ثَمَرِه۪ٓ car-mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir. Cümle emir üslubunda geldiği halde ibaha manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Şart üslubunda gelen اِذَٓا اَثْمَرَ terkibinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri فكلوا من ثمره (Onların meyvelerinden yiyin.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart manalı müstakbel zaman zarfı اِذَٓا ‘nın muzafun ileyh cümlesi olan اَثْمَرَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ثَمَرِه۪ٓ - اَثْمَرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la كُلُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
حَصَادِه۪ۘ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Yine talebî inşaî isnad olan nehiy üslubundaki وَلَا تُسْرِفُوا cümlesi, makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan nehiy üslubuna geçişte, iltifat sanatı vardır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen تُسْرِفُوا fiilinde irsad sanatı vardır.
وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ [Hasat edildiği gün de hakkını verin…] Bu ayet Mekkî’dir, zekât ise ancak Medine’de farz kılınmıştır. Dolayısıyla burada bahsedilen hak ile mahsullerin hasat edildiği günde fakir ve miskinlere tasadduk edilen kısım murat edilmiştir. Yerine göre öşrün ve yerine göre de öşrün yarısının farz kılınmasıyla neshedilinceye kadar bu hakkı ödemek mükelleflere vaciptir. Bu ayetin Medenî, haktan muradın da farz olan zekât olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
حَقَّ kelimesine müzekker zamirin izafe edilmesi mülabesetin yakınlığı içindir. Yani, الحَقُّ الكائِنُ فِيهِ (Hak, onda vardır) demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَۙ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
Menfi muzari fiil sıygasındaki لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَ cümlesi, müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَا تُسْرِفُو - الْمُسْرِف۪ينَۙ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.