En'âm Sûresi 25. Ayet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  ٢٥

İçlerinden, (Kur’an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, “Bu (Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil” derler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْهُمْ içlerinden vardır
2 مَنْ kimseler
3 يَسْتَمِعُ dinleyen س م ع
4 إِلَيْكَ seni
5 وَجَعَلْنَا fakat biz koyduk ج ع ل
6 عَلَىٰ üstüne
7 قُلُوبِهِمْ kalblerinin ق ل ب
8 أَكِنَّةً perdeler ك ن ن
9 أَنْ
10 يَفْقَهُوهُ onu anlamalarına engel ف ق ه
11 وَفِي ve içine
12 اذَانِهِمْ kulaklarının ا ذ ن
13 وَقْرًا ağırlık و ق ر
14 وَإِنْ ve eğer
15 يَرَوْا görseler de ر ا ي
16 كُلَّ her ك ل ل
17 ايَةٍ mu’cizeyi ا ي ي
18 لَا asla
19 يُؤْمِنُوا inanmazlar ا م ن
20 بِهَا ona
21 حَتَّىٰ hatta
22 إِذَا zaman
23 جَاءُوكَ sana geldikleri ج ي ا
24 يُجَادِلُونَكَ seninle tartışırlar ج د ل
25 يَقُولُ derler ق و ل
26 الَّذِينَ kimseler
27 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
28 إِنْ
29 هَٰذَا bu
30 إِلَّا başka değildir
31 أَسَاطِيرُ masallarından س ط ر
32 الْأَوَّلِينَ eskilerin ا و ل
 

Bu âyetler İslâm’a karşı ilk düşmanlık ve engelleme hareketini başlatan müşriklerin tutumlarını ve bu tutumlarının doğuracağı sonuçları anlatmaktadır. Buna göre müşriklerin bazıları Kur’an’ı dinliyorlardı; ancak Kur’an’ın neler bildirdiğini, bunların doğru olup olmadığını merak ettikleri, samimiyetle öğrenmek, anlamak ve eğer doğru bulurlarsa onu tasdik etmek niyetiyle değil; itiraz etmek, karşı çıkmak, alay ve hakaret etmek için bahaneler bulmak amacıyla dinliyorlardı. Gurur, kibir, bencillik, ihtiras gibi kötü huylarla, sihir, hurafe, şirk gibi bâtıl inançlarla ruhları kirlenmiş; fıtrî tabiatları bozulmuştu. Bu şekilde ruhları kararmış insanların, zihin disiplinlerini, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneklerini de kaybetmeleri ilâhî bir kanundur. Bu sebepledir ki 25. âyette onlardan bir kısmının Resûlullah’ı dinlediği, fakat kalpleri üzerinde Kur’an’ı anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarında da sağırlık meydana getirildiği için ondan istifade edemedikleri ifade buyurulmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri bu vb. âyetlerden hareketle prensip olarak Allah’ın, dilediği kimselerin iman etmelerini engelleyeceğini savunmuşlar; Mu‘tezile ulemâsı ise bu görüşe karşı çıkarak söz konusu âyetleri kendi adalet ve hürriyet anlayışları istikametinde te’vil etmişlerdir. Bu teorik tartışmalar bir yana, yaratılış itibariyle insan fıtratı, gerçeği kabule elverişli olmakla birlikte, bazı iç ve dış etkenler insanın psikolojisini, akıl ve düşünme melekelerini etkilemektedir. Müşrikler de gerek atalarından ve çevrelerinden aldıkları telkinler, gerekse çeşitli olumsuz duygu ve davranışlarının tesiriyle inanmaya yatkın olmaktan çıktıkları için kalpleri perdelenmiş, kulakları ağırlaşmış, yani gerçek karşısında duyarsız kalmışlardır. Şu halde onların inkârları, ilâhî kanun uyarınca kalplerinin perdelenmesi kendi tutum ve davranışlarının, bencil duygularının, ön yargılarının, taassup ve inatlarının bir sonucudur; bundan dolayı da yanlış inançlarından ve kötü fiillerinden sorumludurlar. 

 25. âyette geçen esâtîr kelimesinin tekili olan ustûre, büyük ihtimalle “hikâye, kıssa, tarih” anlamına gelen Grekçe historia kelimesinden Arapçalaştırılmış olup Arapça’da daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılır. Müşrikler Kur’ân-ı Kerîm’in inanılırlığına gölge düşürmek için sık sık onun eskilerin masalları olduğunu ileri sürerlerdi. Vâhidî’nin İbn Abbas’tan naklettiği bir rivayete göre (Esbâbü’nnüzûl, s. 160) Ebû Süfyân, Ebû Cehil, Utbe b. Rebî‘ ve kardeşi Şeybe, Velîd b. Mugîre, Nadr b. Hâris gibi müşriklerin önde gelenlerinden bazıları birlikte Hz. Peygamber’in yanına giderek bir müddet Kur’an’ı dinledikten sonra, Kureyşliler’e Acem kıssaları anlatmakla tanınan Nadr b. Hâris’e Resûlullah hakkındaki fikrini sormuşlar; o da “Söylediklerinden bir şey anlamıyorum; sadece dudaklarını hareket ettirdiğini görüyorum. Söylediği sözler, tıpkı benim size geçmiş devirlerle ilgili olarak anlattıklarım gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir” demiştir. Müşrikler bu tür sözleriyle hem başkalarını Kur’an’dan uzaklaştırırlar hem de bizzat kendileri ondan uzak dururlar ve bu suretle ebedî geleceklerini mahvederlerdi; üstelik bunun farkında da değillerdi. Allah Teâlâ, inkârcıların Hz. Peygamber ve Kur’an karşısındaki bu tavırlarından dolayı âhirette duyacakları pişmanlıklarını aşağıda bildirmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 389-390  

 

وقر vekara: وَقْر kulaktaki ağır işitmedir. وِقْر eşek ve katırın taşıdığı yüktür. وَقَار sukûnet, ağırbaşlılık, sâkin ve halim olmak manalarında kullanılır. وَقِير büyük bir koyun sürüsüdür. Bu kullanımda sanki çoklukları ve gidişatının yavaşlığı sebebiyle onda bir vakar olduğu söylenmek istenir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

 

Türkçede kullanılan şekilleri vakar ve vakûrdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سَطْرٌ ve سَطَرٌ yazılan yazıdan, dikilen ağaçtan ve ayakta duran insanlardan oluşan saftır. أساطِير a gelince o bâtıl bir zanna dayanarak başkasına yazdırılan yalan şey demektir. مَسْطُورٌ  satır satır yazılmış yani sağlam korunmuş demektir. مُسَيْطِرٌ sözcüğü koruyucu ve muhafız demektir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 16 ayette geçmiştir.   (Mucemul Müfehres) 

Türkçede kullanılan şekilleri satır ve esâtirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

كِنٌّ Bir nesnenin içinde muhafaza edildiği şeydir ve çoğulu أكْنان dır.  Bu şey çadır,ev, elbise, bez ya da başka herhangi bir cisim de olabilir. Bu kökten başka bir bab olan أكَنَّ fiili ise daha çok içte/nefiste saklanan şeylerle ilgili kullanılır.  Kocasının muhafazasından dolayı bir kinnin içinde olması sebebiyle evli kadına da كَنَّة denmiştir. كِنانٌ Bir nesnenin onun içinde saklandığı örtüdür. Çoğulu أكِنَّة şeklinde gelir.  (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

 Türkçede kullanılan şekli kındır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَسْتَمِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ  car mecruru  يَسْتَمِعُ  fiiline mütealliktir.

يَسْتَمِعُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  سمع ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ

 

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ  car mecruru  اَكِنَّةً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَعَلْنَا  değiştirme anlamında kalp fiillerindendir.

اَكِنَّةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdir, كراهة أن يفقهوه (anlamayı kerih görerek) şeklindedir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَفْقَهُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ  car mecruru  اَكِنَّةً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقْراً  atıf harfi  وَ ‘la  اَكِنَّةً ‘e matuf olup, fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı

1) Harfi cersiz kullanımı:

Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır.

e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ


وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَرَوْا  bilmek anlamında kalp fiillerindendir. كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

 

حَتّٰٓى  ibtida (başlangıç) harfidir.حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاؤُ۫كَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاؤُ۫كَ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُجَادِلُونَكَ  cümlesi, جَٓاؤُ۫كَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

يُجَادِلُونَكَ  fiili, نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يَقُولُ الَّذ۪ينَ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓو ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l - kavli,  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ ’dir.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  اَسَاط۪يرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ  kelimesi muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُجَادِلُونَكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dur. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَۚ  وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ  müşriklere ait olup teb'iziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَسْتَمِعُ  fiili, افتعال  babındadır. Dinlemeye uğraşırlar, kendilerini dinlemeye zorlarlar manasını taşır. 

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ  [İçlerinden sana kulak verip de dinleyenler vardır] buyurmuş, böylece fiili tekil; daha sonra da  عَلٰى قُلُوبِهِمْ buyurarak, ifadeyi çoğul sıygasında getirmiştir. Bu, yerinde ve güzeldir. Zira  من  kelimesi, lafız bakımından müfred, mana bakımından ise çoğuldur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  cümlesi mevsûlden haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَكِنَّةً  ‘in, mukaddem mahzuf haline müteallik olan car-mecrur  عَلٰى قُلُوبِهِمْ , konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  ibaresi, aynı üslupta gelerek  عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً  ibaresine atfedilmiştir.

Mef’ûl olan  اَكِنَّةً  ve  وَقْراً  kelimelerindeki nekrelik kesret ve nev ifade eder. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَفْقَهُوهُ  cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclih konumundadır. Masdar-ı müevvel, takdiri  كراهة  (Kerih görerek) olan mahzuf muzâfın, muzâfun ileyhidir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

قُلُوبِهِمْ - اٰذَانِهِمْ  ve  اٰذَانِهِمْ - يَسْتَمِعُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً  ve  ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ  ifadelerinde istiare vardır. Çünkü burada gerçek manada kalp üzerinde perde, kulakta da ağırlık yoktur. Anlatılmak istenen şudur: Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.v), onlara duyurup dinletmek üzere Kur'an’ı okumasını emredince, Kur'an’ı dinlemeyi katlanılmaz bir şey olarak bulmuşlar; bu sebeple de kalpleri üzerinde onu öğrenmeye mani bir perde, kulaklarında da onu anlamaya engel bir ağırlık bulunan kimseler gibi olmuşlardır. Şu var ki; bütün bunları onlar, bizzat kendileri yapmış ve seçimleri sebebiyle sorumlu duruma düşmüşlerdir. Durum böyle olmasaydı Kur'an’a sırt döndükleri için yerilmezler, onu dinlemekten kaçınmaları hususunda mazur sayılırlardı. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları , İsra/46, Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi, İsra/46)

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً [Kalplerinin üzerindeki örtüler.]  ifadesinde istiare vardır. Kalbin İslam’ı kabul etmemesi, perdenin altında kalarak etkilenmeyen bir şeye benzetilmiştir. Aynı şekilde  وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  [kulaklarının içindeki ağırlıklar]  ifadesi de mecazî anlamdadır.

“Onların kalplerinin üzerinde anlamalarına engel olan perdeler yaptık ve onların kulaklarında da ağırlık vardır.” ibaresi bu ayetin dışında İsra/46, Kehf/57 ve Fussilet/5’te olmak üzere Kur’an’da 4 kere geçer. Kalplerinin katılığını, kulaklarının da gerçeğe kapalı olduğunu açıklayan bir temsildir.

Kalbimizdeki şehvetler, arzu ve istekler ne kadar kuvvetliyse Allah kelamının manaları o kadar perdelenir. Kalp ayna gibidir. Şehvetler de pas gibidir. Kur’an’ın manaları aynada görülen suretler gibidir.

[Kalplerinin üzerindeki örtüler.] ve [kulaklarının içindeki ağırlıklar] ifadeleri inkârcıların kalp ve kulaklarının, Kur’an’ı kabulden ve onun doğruluğuna inanmaktan son derece uzak olması anlamında bir benzetmedir. Yoksa anlamalarını bizzat Allah engelliyor değildir. جَعَلْنَا [Koyduk] fiilinin Allah Teâlâ’nın zatına isnat edilme amacı, söz konusu hükmün -sanki fıtratlarına yerleşmiş gibi- onlar hakkında kesin olduğunu ve onları terk etmeyeceğini göstermektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Fıkıh, bir şeyi, bir sözü sebep ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اَكِنَّةً  kelimesi, كِنَانْ  kelimesinin çoğuludur ki “kat kat örtüler” demektir. Herkesin tanımadığı garip ve çirkin örtüler manasını ifade eder. Yani biz de kalplerine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki dinledikleri Kur’an’ı fıkhî zevkle anlamalarına engeldir. Ve hatta kulaklarında bir ağırlık vardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle, ya istinaf olup kalplerin mühürlendiğini, ya da gizlice Kur’an dinleyenlerin hallerini beyan eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۜ 

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Bu inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart cümlesi olan  يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  لَا يُؤْمِنُوا بِهَا , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰيَةٍ ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim içindir.

يَرَوْا - يَسْتَمِعُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Buradaki  كُلَّ  kelimesi mecazen  الكَثْرَةِ  manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  حَتّٰٓى , ibtidaiyedir. اِذَا  cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki terkip  جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  , şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan  جَٓاؤُ۫كَ يُجَادِلُونَكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.) 

يُجَادِلُونَكَ  cümlesi  جَٓاؤُ۫كَ  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  يَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesi, kasrla tekid edilmiş menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.  هٰذَٓا  mevsuf/maksûr,  اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  sıfat/maksûrun aleyhtir.

Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi, işaret edilene tahkir kastı taşımaktadır. Ayrıca işaret isminde tecessüm sanatı vardır.

Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İşaret isminde istiare vardır. Müşrikler, هٰذَٓا  ile vahye işaret etmişlerdir 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  tabiri; müşriklerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki sözleri olarak 9 kere geçmiştir.

Cem’ ma’at-taksim vardır. Kâfirlerin imansızlığı ve kalplerindeki hali dallandırarak anlatılmıştır. 

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.

كَفَرُٓوا - يُؤْمِنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫كَ  ifadesindeki  حَتّٰٓى  üstelik anlamındadır. حَتّٰٓى  harf-i cer olarak,  اِذَا  جَٓاؤُ۫كَِ cümlesinin mecrûr mahallinde bulunması da mümkündür, mana “onların  tartışmak için yanına gelme vaktine kadar” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayet müşriklerin, Kur’an’ın eskilerin masallarına çağırdığını söyleyerek şiddetle inkâr etmelerini reddetmektedir. Müşrikler; inatları ve cidalleriyle risaleti ve sahibini helak ettiklerine inanıyorlardı. Dolayısıyla kasr, nefy ve istisna harfiyle gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

 وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ


وَ  atıf veya haliyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ ’i takip eden  يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclih konumundadır. 

عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً [Kalplerinin üzerindeki örtüler.]  ifadesinde istiare vardır. Kalbin İslam’ı kabul etmemesi, perdenin altında kalarak etkilenmeyen bir şeye benzetilmiştir. Aynı şekilde  وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً  [kulaklarının içindeki ağırlıklar]  ifadesi de mecazî anlamdadır.

اَكِنَّةً  ve  وَقْراً  kelimelerindeki tenvin, nev ve tahkir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

“Onların kalplerinin üzerinde anlamalarına engel olan perdeler yaptık ve onların kulaklarında da ağırlık vardır.” ibaresi bu ayetin dışında İsra Suresi 46, Kehf Suresi 57 ve Fussilet Suresi 5’te olmak üzere Kur’an’da 4 kere geçer. Kalplerinin katılığını, kulaklarının da gerçeğe kapalı olduğunu açıklayan bir temsildir.

Kalbimizdeki şehvetler, arzu ve istekler ne kadar kuvvetliyse Allah kelamının manaları o kadar perdelenir. Kalp ayna gibidir. Şehvetler de pas gibidir. Kur’an’ın manaları aynada görülen suretler gibidir.

[Kalplerinin üzerindeki örtüler.] ve [kulaklarının içindeki ağırlıklar] ifadeleri inkârcıların kalp ve kulaklarının, Kur’an’ı kabulden ve onun doğruluğuna inanmaktan son derece uzak olması anlamında bir benzetmedir. Yoksa anlamalarını bizzat Allah engelliyor değildir. جَعَلْنَا [Koyduk] fiilinin Allah Teâlâ’nın zatına isnat edilme amacı, söz konusu hükmün -sanki fıtratlarına yerleşmiş gibi- onlar hakkında kesin olduğunu ve onları terk etmeyeceğini göstermektir. (Keşşâf)

Fıkıh, bir şeyi, bir sözü sebep ve hikmetiyle zevkine vararak anlamak ve hatta tatbik edecek şekilde anlamaktır. (Elmalılı Hamdi Yazır)

اَكِنَّةً  kelimesi, كِنَانْ  kelimesinin çoğuludur ki “kat kat örtüler” demektir. Herkesin tanımadığı garip ve çirkin örtüler manasını ifade eder. Yani biz de kalplerine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki dinledikleri Kur’an’ı fıkhî zevkle anlamalarına engeldir. Ve hatta kulaklarında bir ağırlık vardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. (Elmalılı Hamdi Yazır, Âşûr)

Bu cümle: 

- ya istinaf olup kalplerin mühürlendiğini,

- ya da gizlice Kur’an dinleyenlerin hallerini beyan eder (Ebüssuûd)