قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | söyleyin bana |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | أَخَذَ | alsa |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | سَمْعَكُمْ | işitme(duyu)nuzu |
|
| 7 | وَأَبْصَارَكُمْ | ve gözlerinizi |
|
| 8 | وَخَتَمَ | ve mühür vursa |
|
| 9 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 10 | قُلُوبِكُمْ | kalblerinizin |
|
| 11 | مَنْ | kimdir? |
|
| 12 | إِلَٰهٌ | ilah |
|
| 13 | غَيْرُ | başka |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 15 | يَأْتِيكُمْ | size getirecek |
|
| 16 | بِهِ | bun(lar)ı |
|
| 17 | انْظُرْ | bak |
|
| 18 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 19 | نُصَرِّفُ | türlü türlü açıklıyoruz |
|
| 20 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 21 | ثُمَّ | sonra yine |
|
| 22 | هُمْ | onlar |
|
| 23 | يَصْدِفُونَ | yüz çeviriyorlar |
|
Bu ayetle beraber, Kur’an’ın akışı Allah’a ortak koşanları, kendi şahıslarına, işitme ve görme organlarına, kalplerine yönelik Allah’ın korkunç azabıyla karşı karşıya getiriyor. Onlar bu azabı geri çevirmekten acizdirler. Şayet yüce Allah işitme ve görme organlarını, kalplerini işlevsiz hale getirecek olursa, bunları kendilerine geri verebilecek Allah’dan başka bir ilâh da bulamazlar.
Bu bir açıdan onların Allah’ın azabı karşısındaki çaresizliklerini somutlaştıran tasvirin bir sahnedir. Bir diğer açıdan da Allah’a ortak koştukları şeylerin gerçek mahiyetlerini son derece ciddi bir şekilde tasvir etmektedir. Ancak bu sahne onları oldukça derinden sarsıyor. Kuşkusuz insan fıtratının yaratıcısı onun şu tasvir sahnesindeki ciddiyeti ve O’nun ötesindeki gereği kavrayacağını biliyordu. Fıtrat, yüce Allah’ın bunları kendisine yapabileceğini, işitme ve görme organlarını işlevsiz hale getirebileceğini, kalpleri mühürleyebileceğini, bu organlarını artık işlevlerini yerine getiremeyeceklerini algılıyor. Fıtrat biliyor ki, yüce Allah, bunu yapacak olursa O’nun azabını geri çevirecek bir ilâhın varlığı söz konusu değildir.
Gönüllerde ve bedenin diğer organlarında titremeye neden olur, aynı zamanda şirk inancının tutarsızlığını ve Allah’dan başka dostlar edinmenin sapıklığını ortaya koyan bu sahnenin gölgesinde… Evet bu sahnenin ışığında, kendilerine ayetler, çeşitli yollarla açıklanmasına rağmen tıpkı kendisine isabet eden bir hastalıktan ötürü yabancı yönlere, dışarıya eğilim gösteren deve gibi yan çizmeleri şaşkınlık yaratıyor.
“Nasıl ayetlerimizi çeşitli açılardan açıkladığımız ve sonra da onların nasıl yüz çevirdiklerini görüyor musun?”
Bir tarafa eğilimli olarak yürüme, yan çizme sahnesiyle birlikte dile getirilen hayret ifadesidir bu. Bu sahne Araplarca bilinmektedir. Tıpkı hep bir tarafa eğilimli olarak yürüyen devenin sahnesini hatırlatmaktadır. Ayrıca insanın gönlünce horlama, küçümseme ve alaya alma duygularını uyandırmaktadır.
ANSIZIN VE AÇIK AZAB
Beklenen bu sahnenin etkisinden kurtulmadan önce onları ilerde olacak yeni bir olguyla karşılamaktadır. Bu da Allah için uzak değildir. Burada zalim oldukları -yani müşrik oldukları- halde yok olacakları ortam gösterilmektedir. Ansızın gelip çattığı ya da karşı karşıya kaldıkları, habersizken ya da uyanıkken meydana geldiği zamanki zalimlerin yerle bir edilişleri çizilmektedir.Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
خَتَمَ Hateme: خَتْمٌ kelimesi iki şekilde kullanılır: Birincisi; mühürün nakşı ile bir nesne üzerinde etki/tesir bırakmak. İkincisi; bu nakşın sonucunda ortaya çıkan eser/izdir. Mecâzî olarak bazen, birini bir şeyden korumak, emniyet altına almak ve ondan men’ etmek anlamında; bazen ortaya çıkan, elde edilen nakış göz önünde bulundurularak bir nesneden bir iz elde etmek ,üretmek anlamında kullanılmıştır. Bazen de bu kelimede, bir şeyin sonuna ulaşma anlamı göz önünde bulundurulur. Örneğin buradan hareketle Kur’an’ın sonuna ulaştım anlamında O’nu hatmettim denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hatim, Hatem(u’l Enbiyâ), (hüsn-ü) hâtime ve hitâmdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
صدف Bir anlamı devenin ayaklarındaki eğrilik demek olan sedef gibi düzeltilemez ya da denizden çıkan sedef gibi sert bir şekilde yüz çevirdi demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sedef ve tesâdüftür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. رَاَيْ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. سَمْعَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَبْصَارَكُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, إن أخذ الله سمعكم (Allah sizin işitme duyunuzu alsa…) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَتَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ car mecruru خَتَمَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ cümlesi, رَاَيْتُمْ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلٰهٌ haber olup damme ile merfûdur. غَيْرُ kelimesi اِلٰهٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَأْت۪يكُمْ cümlesi اِلٰهٌ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَأْت۪يكُمْ fiili, ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهِ car mecruru يَأْت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ
Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. كَيْفَ istifham ismi نُصَرِّفُ fiilinin hali olarak mahallen mansubdur. نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ amili اُنْظُرْ ‘nun mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
نُصَرِّفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَصْدِفُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَصْدِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُصَرِّفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
Müstenefe olan اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ cümlesi, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ cümlesi, şarttır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Almak ve bir şeyi bulunduğu yerden ele geçirmek anlamındaki اَخَذَ fiili müsteardır. Görme ve işitme duyularının yok edilmesi, insanın elinde bulunan değerli bir şeyin zorla alınmasına benzetilmiştir. Camî işin gerçekleştiği zamanki kötü durumdur. Tebeî istiaredir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Hislerin iptal edilmesi, اَخَذَ fiiline benzetilmiştir. İstiare vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
Şartın takdiri فأخبروني مَنْ إله يأتيكم به؟ (...bana söyleyin, onu size getirecek ilah kimdir?) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Aynı üsluptaki وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ cümlesi, şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِ cümlesi, اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır.
Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır. İstifham ismi مَنْ , mübteda konumundadır. اِلٰهٌ haberdir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
غَيْرُ ‘nun tahkiri için gelen az sözle çok anlam ifade eden غَيْرُ اللّٰهِ izafeti, اِلٰهٌ için birinci sıfattır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelam olan يَأْت۪يكُمْ بِهِ cümlesi اِلٰهٌ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm özelliği ifade etmiştir.
قُلُوبِكُمْ - اَبْصَارَكُمْ - سَمْعَكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
خَتَمَ ifadesinde istiare vardır. Çünkü kalplere gerçek anlamıyla mühürleme olmaz. O yüzden buradaki mühürlemenin anlamı şudur: Yüce Allah, onların kalplerine öyle bir alamet ve işaret koyar ki onun sayesinde melekler mümin ile kâfiri, günahkârla tövbekârı birbirinden ayırt ederek asiyi isyan sebebiyle yerer, itaatliyi itaati sebebiyle methederler. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır. Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك - كُمْ zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ ifadesinde, işitmenin, görmeden önce zikredilmesi, Kur’an ayetlerinin telakki vasıtası olduğundan dolayıdır. سَمْعَ kelimesinin tekil gelişi masdar olması dolayısıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَخَذَ : Bir şeyi almak ve onu bulunduğu yerden ele geçirmek demektir. Burada ise yok etme ve zorla alma anlamında mecazdır. Çünkü zorla alma, kendisinden alınana nispetle ondan almanın lâzımı olduğundan mecaz-ı mürseldir. Bu bir temsil de kabul edilebilir. Allah Teâlâ işitme ve görme duyularını verendir. Bunları yok eder, giderirse bu; verdiğini almak gibidir. Yaratanın mahlukun bazı yeteneklerini yok etme hali de alıcının bir şeyi bir yerden zorla almaya benzetilmiştir. Müşebbeh aklî, müşebbehün bih ise hissîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada üç şey sayılmıştır. Bunlar alınsa bunları geri getirecek kim vardır derken yine çoğul bir kullanım bekliyoruz ama بِهِ şeklinde tekil bir zamir gelmiştir. Bunun sebebi bu üç hasletin bir arada anlamayı sağlamasıdır. Hiç biri tek başına bizim anlamamız için yeterli değildir. O yüzden hepsi tek bir şey yerine konmuş veya “Bunlardan birini bile getirebilecek olan var mıdır? '' manası ifade edilmiştir.
Görme çoğul, işitme tekil gelmiştir. Bu, Kur’an’da her zaman böyle kullanılmıştır. Beyinde iki tane görme merkezi, ama bir tane işitme merkezi vardır.
İman açısından kulağın tek bir fonksiyonu vardır, o da vahyi işitmektir. Ama gözlere gelen sayısız delil vardır. Bu üç haslet bir arada kullanılarak imana erme gerçekleşir.
Kalplerin mühürlenmesi, işitme ve görme duyularının alınmasının tefsiri de olabilir. Zira işitmek ve görmek, kalbe giden iki yoldur. İdrak konusu olan şeyler o iki yoldan kalbe ulaşır. Bu itibarla o iki duyunun alınması, kalp yolunun tamamen kapanması demektir. Zaten onların, kalbin mühürlenmesinden önce zikredilmesinin sırrı da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ cümlesi, اُنْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Soru ismi كَيْفَ , haldir. كَيْفَ sorusu şaşma ifadesi içindir. Amiline takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için soruda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نُصَرِّفُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda müradifi zikredilmiştir.
Tertip ve terahi bildiren atıf harfi ثُمَّ ile makabline atfedilen ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ cümlesi sübut ifade eden isim cümlesidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan يَصْدِفُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَصْدِفُونَ - نُصَرِّفُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْاٰيَاتِ ’ın marifeliği ahd içindir. Bu surenin başındaki اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ (Enâm/1) ayetinden bilinmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ, kelimesi harika bir tarzda açıklanan deliller karşısında hakka yönelmeleri gerekirken, İslam’dan uzaklaşmalarının çok yadırgandığını ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)