وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ١٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَ | gelip de |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِمِيقَاتِنَا | tayin ettiğimiz vakitte |
|
| 5 | وَكَلَّمَهُ | ve ona konuşunca |
|
| 6 | رَبُّهُ | Rabbi |
|
| 7 | قَالَ | dedi |
|
| 8 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 9 | أَرِنِي | bana görün |
|
| 10 | أَنْظُرْ | bakayım |
|
| 11 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 12 | قَالَ | dedi ki |
|
| 13 | لَنْ |
|
|
| 14 | تَرَانِي | sen beni göremezsin |
|
| 15 | وَلَٰكِنِ | fakat |
|
| 16 | انْظُرْ | bak |
|
| 17 | إِلَى |
|
|
| 18 | الْجَبَلِ | dağa |
|
| 19 | فَإِنِ | eğer |
|
| 20 | اسْتَقَرَّ | durursa |
|
| 21 | مَكَانَهُ | yerinde |
|
| 22 | فَسَوْفَ | o zaman |
|
| 23 | تَرَانِي | sen de beni göreceksin |
|
| 24 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 25 | تَجَلَّىٰ | görününce |
|
| 26 | رَبُّهُ | Rabbi |
|
| 27 | لِلْجَبَلِ | dağa |
|
| 28 | جَعَلَهُ | onu etti |
|
| 29 | دَكًّا | darmadağın |
|
| 30 | وَخَرَّ | ve bayılarak |
|
| 31 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 32 | صَعِقًا | düştü |
|
| 33 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 34 | أَفَاقَ | ayılınca |
|
| 35 | قَالَ | dedi |
|
| 36 | سُبْحَانَكَ | Sen yücesin |
|
| 37 | تُبْتُ | tevbe ettim |
|
| 38 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 39 | وَأَنَا | ve ben |
|
| 40 | أَوَّلُ | ilkiyim |
|
| 41 | الْمُؤْمِنِينَ | inananların |
|
Hz. Mûsâ, Tûr’daki bu olağan üstü buluşma sırasında, üç vahiy şeklinden biri olan vasıtasız vahiy ile yüce Allah’ın kelâmını alırken, aynı zamanda, kendisiyle konuşma lutfunda bulunan Allah’ı müşahede etmeyi, O’nu beden gözüyle görmeyi de diledi. Allah Teâlâ’nın, kullarına âhirette yüce zâtını göstereceği sahih hadislerle sabit olmakla birlikte (aş. bk.), Hz. Mûsâ bunun dünyada da mümkün olduğunu zannederek böyle bir dilekte bulundu. Fakat Allah, “Beni asla göremezsin” buyurarak bunun (dünyada) imkânsız olduğuna işaret buyurdu.
Âyette, itikadî mezhepler arasındaki önemli tartışmalara sebep olan kelâm (Allah’ın konuşması) ve rü’yetullah (Allah’ın beden gözüyle görülmesi) söz konusu edilmiş; Allah’ın Mûsâ’ya konuştuğu; Mûsâ’nın O’nu görmek istemesi üzerine bunun asla mümkün olmadığı belirtilmiştir. Buna göre Allah konuşur ve O’nun seçkin kulları (peygamberler) bu konuşmayı işitebilir; fakat Allah asla görülmez. Âyetten çıkan bu açık bilgiye rağmen İslâm âlimleri hem kelâm sıfatını hem de rü’yet konusunu uzun uzun tartışmışlardır. Selef diye anılan ilk kelâmcılar ve onları takip eden sonraki Selefîler Allah’ın, –insanların kullandıklarına benzemeyen– harflerle ve sesle konuştuğunu ileri sürerken diğer kelâmcılar O’nun harfler ve sesler gibi konuşma araçlarına muhtaç olmadan konuştuğunu savunmuşlardır. Öte yandan, bütün İslâm bilginleri Allah’ın dünyada görülmesinin mümkün olmadığını kabul ederler. Sünnî âlimler, bir şeyin görülebilir olmasını onun var olma şartına bağlayarak varlığında şüphe bulunmayan Allah’ın âhirette görülmesinin aklen mümkün olduğunu ve mümin kullarına görüneceğini kabul ederken Mu‘tezile âlimleri aksini savunurlar (konu hakkındaki kelâmî tartışmalarla ilgili geniş bilgi için bk. Râzî, XIV, 229-234).
İbn Atıyye, “Rabbi onunla konuştu” ifadesini “Yani Allah Mûsâ’da bir idrak yarattı ve o bu idrakle Allah’ın zâtî bir sıfatı olan kelâmını işitti” şeklinde yorumlar. Kanaatimize göre bu, Allah’ın kelâmına ilişkin oldukça mâkul bir açıklamadır. Zira yine İbn Atıyye’nin belirttiği üzere, Allah’ın kelâmı hiçbir şekilde yaratılmışların sıfatına, yaratılmışlık özellikleri taşıyan hiçbir kelâma benzemez (ayrıca bk. Bakara 2/253).
Aynı müfessir Allah’ın görülmesiyle ilgili Ehl-i sünnet görüşünü de şöyle özetler: Allah’ın görülmesi aklen câizdir; çünkü O’nun, var olması itibariyle görülmesi mümkündür. Bir varlığın görülebilir olmasının yegâne şartı var olmaktır. Ancak dinî kaynaklar O’nun dünyada değil, âhirette görüleceğini bildirmiştir. Sonuç olarak Mûsâ, “Rabbim! Bana görün, sana bakayım” derken imkânsız olanı değil, câiz olanı istemiştir. Böyle olunca da, “Sen beni asla göremezsin” şeklindeki ilâhî cevap, mutlak olarak imkânsız olan bir isteği red anlamı taşımayıp, sadece Allah’ın dünyada görülemeyeceğini bildirir. Buna karşılık birçok hadiste Allah’ın âhirette mümin kulları tarafından görüleceği haber verilmiştir (Buhârî, “Mevâkıt”, 16, 26; “Ezân”, 129; “Tefsîr”, 50/2; “Rikåk”, 52; “Tevhîd”, 24; Müslim, “Fiten”, 95; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 20; Tirmizî, “Cennet”, 16; Müsned, III, 16; IV, 11, 12).
Allah’ın dağa tecelli etmesiyle ilgili olarak tefsirlerde farklı açıklamalar yapılmıştır (bk. İbn Atıyye, VII, 154-156). Sözlükte tecellî “perdenin veya örtünün açılması üzerine bir şeyin bütün gerçekliğiyle ortaya çıkması” demektir. İbn Âşûr’a göre (IX, 93) âyetteki bu kısım mecazi bir ifade olup muhtemelen bununla, dünya varlıkları ile aşkın güçler arasına Allah tarafından konulmuş bulunan perdelerin kaldırılması kastedilmiştir. Bu perdeler veya engeller kalkınca rabbânî güç ile dağ arasında bir ilişki doğmuş ve dağ paramparça olmuş; Allah’ın bir şekilde kendisini göstermesi veya kendisinden bir görüntüyü dağa yansıtması şeklinde cereyan eden bu olağanüstü olayı gören Hz. Mûsâ dehşete kapılarak kendinden geçip yere yığılmıştır. Ayılınca anlamıştır ki böyle bir tecelli kendisini bu kadar sarstığına göre, bu dünyanın şartları içinde, bu bedenî, hissî ve psikolojik yapısıyla Allah’ı görmeye asla tahammül edemeyecekti. Ayrıca, dağın bir bakıma denek olarak kullanıldığı bu tecrübe kendisi üzerinde gerçekleşseydi mahvolacaktı. Sonuç olarak Allah’tan, genel anlamda mümkün, fakat bu dünyada imkânsız olan bir şeyi istediği için tövbe etti ve kendi halkı veya o dönemdeki insanlar içinde ilk mümin kişinin kendisi olduğunu belirterek bir kez daha imanını Allah’a arzetti.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 586-588
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. لِم۪يقَاتِنَا car mecruru جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَلَّمَهُ رَبُّهُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la جَٓاءَ fiiline matuftur.
كَلَّمَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَلَّمَهُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كلم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ
Cümle şartın cevabıdır. Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, nida cümlesi ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اَرِن۪ٓي ‘dir. اَرِن۪ٓي dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir zamir أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Takdiri; فإن فعلت أو تمّ ذلك أنظر إليك (Bunu yaparsan veya tamamlarsan sana bakayım.) şeklindedir.
اَنْظُرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. اِلَيْكَ car mecruru اَنْظُرْ fiiline mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرِن۪ٓي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, لَنْ تَرٰين۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَرٰين۪ي elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنِ istidrak harfidir. لٰكِنّ ’den muhaffefedir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلَى الْجَبَلِ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنِ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَقَرَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَكَانَهُ mekân zarfı, اسْتَقَرَّ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
تَرٰين۪ي elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir zamir أنت ‘dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَقَرَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi قرر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ
فَ atıf harfidir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. تَجَلّٰى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَجَلّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. رَبُّهُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْجَبَلِ car mecruru تَجَلّٰى fiiline mütealliktir. Şartın cevabı جَعَلَهُ دَكاًّ ‘dır.
جَعَلَهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. دَكاًّ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. خَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. صَعِقاً hal olup fetha ile mansubtur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَجَلّٰى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi جلل ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
صَعِقاًۚ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
فَ atıf harfidir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَفَاقَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَفَاقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Şartın cevabı قَالَ سُبْحَانَكَ ‘dir.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, تُبْتُ اِلَيْكَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
سُبْحَانَكَ mahzuf bir fiilin mef'ûlu mutlakı olarak fetha ile mansubdur.Takdiri, نسبّح şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُبْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru تُبْتُ fiiline müteallıktır.
وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَوَّلُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. الْمُؤْمِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَفَاقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi فوق ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ
و atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا şart cümlesi olup aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
لِم۪يقَاتِنَا car- mecruru, جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Veciz ifade kastına matuf bu izafette, azamet zamirine muzâf olan م۪يقَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Aynı üslupla gelen وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ cümlesi, جَٓاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لِم۪يقَاتِنَا ’daki azamet zamirinden, كَلَّمَهُ رَبُّهُ ifadesinde gaib zamire iltifat edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُۙ izafetinde, Hz. Musa’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
رَبِّ izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla رَبّ kelimesinden önce nida harfi hazf olur.
فَ karînesi olmadan gelen اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan اَنْظُرْ اِلَيْكَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, فإن فعلت (Bunu yaparsan…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) âyeti buna misaldir. Bu âyette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)
اَرِن۪ٓي - اَنْظُرْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لِم۪يقَاتِنَا ’daki lam, ihtisas anlamı verir; adeta “Hususi olarak bizim belirlediğimiz vakitte geldi” denilmiş olmaktadır. رَبِّ اَرِن۪ٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ [Bana göster de Sana bakayım.] ifadesinde اَرِي fiilinin ikinci mef‘ûlü mahzuftur; “Bana kendini göster de Sana bakayım.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنْ تَرٰين۪ي cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
لَنْ , muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefî harfidir. Fiile, asla manası katarak tekid eder.
İstidrak harfi لٰكِنِ ’in dahil olduğu انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ cümlesi atıf harfi وَ ’la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Makabline وَ ‘la atfedilen وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ cümlesi, istidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Mekulü’l kavle dahil olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)
اَنْظُرْ - تَرٰين۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَرِن۪ٓي - لَنْ تَرٰين۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Sana bakayım] sözüne karşılık, ‘Bana bakamazsın’ değil de [Beni asla göremezsin] demiştir? [Kendini bana göster] ifadesi “Bana tecellî ederek, beni Seni görebilir, algılayabilir kıl!” anlamında olduğu için talep edilen şeyin, idrakin söz konusu olmadığı bir bakış değil, [idraki içeren] görme olduğu anlaşılmış olmaktadır. Bu yüzden, “Bana bakamazsın” yerine [Beni göremezsin.] denilmiştir. لَنْ (asla) edatının anlamı, لا ’nın verdiği olumsuzluk anlamının tekid edilmesidir. Zira لا, gelecek zamanda bir işin olmayacağı anlamına gelir. Mesela, لاافعل غدا (yarın yapmayacağım) dersin, bu cümledeki olumsuzluğu tekid ettiğin zaman ise لن افعل غدا (yarın asla yapmayacağım) dersin. Bu durumda mana, “Bunu yapmak bana aykırıdır.” şeklinde olur. Nitekim ُ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ [Allah’tan başka taptığınız şeyler bir araya gelse asla bir sinek bile yaratamazlar. (Hac Suresi, 73)] ayetinde de لَنْ edatı bu manada kullanılmıştır. لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ [Gözler onu idrak edemez. (Enam Suresi, 103)] ayeti, Allah’ın görülmesinin gelecekte söz konusu olmayacağının ifadesi, لَنْ تَرٰين۪ي “Beni asla göremezsin!” ise bunun tekid ve beyanıdır. Çünkü olumsuzlanan şey [yani görülme] Yüce Allah’ın sıfatlarına aykırıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَنْ تَرٰين۪ي [Sen beni asla göremezsin] sözü Musa’nın Allah Teâlâyı görebilecek bir istidadı olmadığını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ
فَ , atıf harfidir. Cümle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mekulü’l-kavle dahil olan cümle, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan اِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karinesiyle gelen, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan فَسَوْفَ تَرٰين۪ي cümlesi şartın cevabıdır. Cümle istikbal harfi سَوْفَ ile tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَرٰين۪يۚ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Şayet olduğu yerde kalırsa] yani daha önce olduğu gibi sabit kalırsa dört bir tarafıyla aynı yerde kalmaya devam ederse “Sen de Beni göreceksin.” Bu ifadede, “görülme” dağın -Allah onu un ufak edip yerle bir ettiği sırada- yerinde durabilmesine yani vaki olmayan bir şeye bağlanmıştır. Bu, muhteşem bir üslupla ve harika bir tarzla söylenmiş son derece mütenasip bir ifadedir. Dikkat edersen, Allah Teâlâ “ama” buyurarak [zatına] “bakma”dan dağa “bakma”ya geçmiş; sonra “zatına] bakma” talepleri yüzünden zangır zangır sarsılacaklarına yönelik tehdidini, “görmenin varlığının kendisine bağlandığı şey”in üzerine kurmuştur. “Dağ yerinde durursa sen de beni göreceksin.” ifadesini kastediyorum. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
“Vaktaki Musa, kardeşini yerine halef bırakıp mîkatımıza, tayin ettiğimiz özel vakitte geldi ve Rabbi kelamıyla onu muradına erdirdi. Meleklere olan kelamı gibi aracısız fakat perde arkasından ona söz söyledi, onu, özel konuşmak için yaklaştırdık.” (Meryem Suresi, 52) ilâhî sözü delalet eder ki bu kelam “necvâ” idi. Musa (a.s) ilâhî kelamı her cihetten işitiyordu, diye bir rivayet vardır. Bu da gösterir ki Allah’ın kelamını işitmek, mahlukatın kelamını işitmek gibi değildir. Rabbi onu, doğrudan doğruya fakat perde arkasından kelamıyla mutlu edip kelîm kılınca Allah kelamının şevk ve neşesiyle Musa’da Allah’ı görme arzusu uyandı ve galeyana geldi de “Ey Rabbim, bana göster kendini, bakıp göreyim Seni!” dedi. Yani “Perdeyi kaldır, bana bizzat tecelli et de didarını görmeyi nasip eyle.” diye yalvardı. Rabbi ona dedi ki: “Beni katiyen göremeyeceksin, velakin dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de Beni göreceksin.’’ Bunun üzerine Rabbi, dağa tecelli edince ki bu bir izafî tecellidir yani zatındaki bütün azamet ve kudret-i mutlakası ile değil, azamet ve kudretinden bir lemha zuhur, emir ve iradesinden bir parçasının dağa çarpmasıyla onu hurdahaş eyledi, unufak yapıp yerle bir etti. Hamze, Kisaî, Halef-i Âşir kıraatlerinde okunduğuna göre “dümdüz ediverdi” yani dağ gidip yeri dümdüz oluverdi, hörgüçsüz bir deve gibi oluverdi.
دَكاًّ : Bir şeyi ezip un ufak etmek manasına masdar olup bunun ismi mef’ûlü olan مدكوك manasına da gelir ki burada mana böyledir, hörgüçsüz deve veya tepe ve sırt demektir. Birinci manaya göre dağ hiç kalmamış, ikincisine göre de küçük bir sırt, küçücük bir tepe haline gelmiş demek olur. Meşhur olan kavle göre bu dağ Tûr-ı Sina idi, fakat diğer bir dağ olduğu da nakledilmiştir. Bunun Zebiyr Dağı veya Medyen'deki Erriyn Dağı veya büsbütün yok olup gitmiş olan bir başka dağ olduğu da söylenmiştir ki; Hz Musa’nın üzerinde bulunduğu dağ değil, karşıdan baktığı bir dağ demek olur.
Hasılı Rabbinin tecellisine dağ dayanamadı دَكاًّ oldu, Musa da şiddetle baygın düştü. Söz konusu bu tecelli ile iki olay meydana geldi: Biri dağın parçalanıp ufalanması, diğeri de Musa’nın bayılıp yere düşmesi. Demek ki Musa, dağ dolayısıyla olan bir izafi tecelliye bile dayanamayıp bayıldı, tam ve mutlak bir zatî tecelli olsaydı, bütün dünya ve muhtemelen bütün kâinat bir anda yok olacaktı. İşte “Sen Beni katiyen göremeyeceksin.” buyurulmasının esas hikmeti de bu idi. Yoksa haddizatında Allah tecelliden kaçınmış ve lütufta cimrilik etmiş değildir, hâşâ, O’nda buhul ve cimrilik yoktur, mesele tecelliye tahammüldedir. Bu fena âleminde O’nu görmeye tahammül olunamaz. O halde bu ilâhî kelamdan, ölüm ve fena âleminin sona erdiği beka âleminde yani ahirette dahi Allah’ı görmenin mümkün olmadığını anlamaya kalkışmak doğru değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكاًّ وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ
Cümle önceki şart cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُۙ izafetinde, Hz. Musa’ya ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
Zamir makamında Rab isminin, rububiyet vasfını vurgulamak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı da vardır.
تَجَلّٰى - لِلْجَبَلِ - جَعَلَهُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, الْجَبَلِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan جَعَلَهُ دَكاًّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İkinci mef’ûl olan دَكاًّ ’ deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقاًۚ cümlesi atıf harfi وَ ’ la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
صَعِقاًۚ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Cümle, önceki şart cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَفَاقَ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
Fiille mef’ûlü arasına giren itiraz cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ [münezzeh] kelimesi mastardır, bu kelimenin fiili mahzuftur. Takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. Tesbih’in manası “takdis ve tenzih etmek”tir.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
O'nun azametini, rububiyetinin izzetini ve uluhiyetinin celâlini canlandırmadıkça kulluk olmaz. Kalpte bu manaların canlandırılması, kulun Rabbi hakkındaki marifetinin derecesine ve yakınlığına göredir. Dolayısıyla ne kadar insan varsa o kadar da farklı mana söz konusudur.
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan تُبْتُ اِلَيْكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin izafet terkibinde olması, az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.
الْمُؤْمِن۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خَرَّ - اَفَاقَ ve اَفَاقَ - صَعِقاًۚ gruplarındaki kelimeler arasında tıbakı hafîy sanatı vardır.
قَالَ - فَلَمَّٓا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
خَرَّ - صَعِقاًۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Senin iznin olmadan seni görme isteğinden tövbe edip Sana yöneldim, Senin, dünyada iken görülmeyeceğine inanıp iman edenlerin ilki benim” veya “Senin iznin olmadan senden bir şey istemenin uygun olmadığına inananların ilki benim.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
[Ayılınca] yani baygınlığı geçince [dedi ki]: Senin hakkında caiz olmayan görme ve benzeri şeylerden [Seni tenzih ederim!] Senin görülmez ve hiçbir duyu ile idrak edilmez olduğuna [inananların ilki olarak] Seni görme talebimden dolayı [Sana tövbe ediyorum.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)