وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاعْلَمُوا | bilin ki |
|
| 2 | أَنَّمَا |
|
|
| 3 | غَنِمْتُمْ | aldığınız ganimetlerin |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | شَيْءٍ | herbirinin |
|
| 6 | فَأَنَّ | muhakkak |
|
| 7 | لِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 8 | خُمُسَهُ | beşte biri |
|
| 9 | وَلِلرَّسُولِ | ve Elçisine |
|
| 10 | وَلِذِي |
|
|
| 11 | الْقُرْبَىٰ | ve akrabalara |
|
| 12 | وَالْيَتَامَىٰ | ve yetimlere |
|
| 13 | وَالْمَسَاكِينِ | ve yoksullara |
|
| 14 | وَابْنِ |
|
|
| 15 | السَّبِيلِ | ve yolcu(lar)a |
|
| 16 | إِنْ | eğer |
|
| 17 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 18 | امَنْتُمْ | inanmış |
|
| 19 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 20 | وَمَا | ve |
|
| 21 | أَنْزَلْنَا | indirdiğimize |
|
| 22 | عَلَىٰ |
|
|
| 23 | عَبْدِنَا | kulumuza |
|
| 24 | يَوْمَ | gününde |
|
| 25 | الْفُرْقَانِ | ayrılma |
|
| 26 | يَوْمَ | günde |
|
| 27 | الْتَقَى | karşılaştığı |
|
| 28 | الْجَمْعَانِ | o iki topluluğun |
|
| 29 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 30 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 31 | كُلِّ | her |
|
| 32 | شَيْءٍ | şey |
|
| 33 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Ganimet, fey ve nefel kelimelerinin terim olarak neleri ifade ettiği konusu sûrenin 1. âyetinin tefsirinde açıklanmıştı. “Ganimet ile nefel” (çoğulu enfâl) aynı mânaya gelmektedir. “Arapça’da, nefel kökünden türemiş olup ona sahip olmayı ifade eden bir fiil bulunmadığından bu âyette ganimet kelimesinden türemiş fiil tercih edilmiştir” diyen müfessirlere göre (İbn Âşûr, X, 6) ortada “iki âyeti uzlaştırma” gibi bir problem vardır; çünkü sûrenin 1. âyetine göre tamamı Allah’a ve resulüne ait kılınan ganimetin burada beşte dördünün savaşçılara, beşte birinin ise Allah’a ve resulüne… ait olduğu ifade edilmektedir. Müfessirlerin çoğu problemi nesih metodu ile çözmüş, daha sonra geldiğini iddia ettikleri bu âyetin, birinci âyetle gelen hükmü değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık Mâlikîler’den Mâzerî ve onun gibi düşünen birçok âlim ise Huneyn Savaşı ve Mekke’nin fethi sonrasında yapılanları delil göstererek neshi reddetmişler, 1. âyetin hükmünün yürürlükte olduğunu, Allah’a ve resulüne ait bulunan ganimetin ne yapılacağına, nereye sarfedileceğine Peygamber aleyhisselâm ve ondan sonra da devlet başkanlarının karar vereceklerini, bu âyetin, karar yetkisinin kullanılış şekillerinden birine örnek teşkil ettiğini ifade etmişlerdir (Kurtubî, VIII, 2-3). Hz. Ömer’in Irak ve Suriye (Sevâd) topraklarında uyguladığı şekil istisna edilirse tarih boyunca uygulama, müctehidlerin çoğunluğunun benimsediği “beşte birini âyette sayılan yerlere ayırdıktan sonra kalanı savaşçılara dağıtma” şeklinde olmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 692
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel amili اعْلَمُٓوا ‘nun iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
أَنَّ ‘nin ismi şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. مَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
غَنِمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ شَيْءٍ car mecruru غَنِمْتُمْ ‘deki mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; حكمه أي حكمه كون الخمس لله (Hükmü, yani beşte birin hükmü Allah’ın olmasıdır.) şeklindedir.
لِلّٰهِ car mecruru اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. خُمُسَهُ kelimesi اَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلرَّسُولِ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِذِي car mecruru mahzuf fiile müteallik olup, harfle îrablanan beş isimden biri olduğundan cer alameti ي ’dır. الْقُرْبٰى muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ kelimeleri atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. السَّب۪يلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ
اِنْ iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. اٰمَنْتُمْ cümlesi, كُنْتُمْ ‘un haberi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنْتُمْ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى عَبْدِنَا car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. الْفُرْقَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَوْمَ zaman zarfı, birinciden bedel olup fetha ile mansubdur. الْتَقَى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْتَقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الْجَمْعَانِ fail olup müsenna olduğu için ref alameti eliftir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْتَقَى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اعْلَمُٓو [şunu bilin ki] hitabında bilmekten murad, onu uygulamak ve Allah Teâlâ'nın emrine itaat etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’in dahil olduğu اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ cümlesi, masdar teviliyle اعْلَمُٓوا fiilinin mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri olan haber mahzuftur.
اَنَّ ‘nin ismi olan şart harfi mevsûliye مَا ‘sının sıla cümlesi olan غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَا ’nın haberi cevap cümlesidir.
مِنْ شَيْءٍ car-mecruru, غَنِمْتُمْ fiilinin mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işarettir.
Mevsûl şarta benzediği için gelen فَ , rabıta harfidir. فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ cümlesinde, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Bu cümle masdar teviliyle, takdiri حكمه olan mahzuf mübtedanın haberidir.
Masdar-ı müevvel cümlesi sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلّٰهِ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere müteallıktır. خُمُسَهُ muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin izafet terkibi ile marife olması, az sözle çok anlam ifade yollarından olması sebebiyledir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لِلرَّسُولِ ve akabindeki ona matuf olan وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ kelimeleri, لِلّٰهِ ‘ ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.
الْيَتَامٰى - الْمَسَاك۪ينَ - ابْنَ السَّب۪يلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayeti kerimede cem' ma’at-taksim sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette Allah Teâlâ'nın zikri O'nu tazim içindir. Burada kastedilen, beşte birin ayette Allah Teâlâ'dan sonra zikredilenler arasında taksim edilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah, kendi hakkı olarak zikrettiği beşte biri, yine beşe ayırıp önce Resulullah'a, sonra da sırasıyla zikredilen bu insanlara verilmesini emreder. Ganimetin beşte birden geriye kalan beşte dördünü de gazilere bırakır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مِنْ شَيْءٍ ibaresindeki tenvin azlık ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لِلرَّسُولِ [Resulü için] ve لِذِي الْقُرْبٰى [onun yakınları için] kelimelerindeki ل [için] harfinin tekrar edilmesi, ondan sonraki kelimelerde ise bunun zikredilmemesi, Peygamberin (sav) yakınlarının, onun hissesine ortak olacakları vehmini ortadan kaldırmak içindir. Çünkü Peygamber (sav), ile yakınları arasında sıkı bir bağ olması sebebi ile böyle sanılabilirdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ, ayette خُمُسَ (beşte birin) hükmünü beyan edip diğer dört humus hakkında bir hüküm beyan buyurmamıştır. Bu, geri kalan humusların ganimeti alan mücahitlere ait olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart olan اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ cümlesi كان ’ nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri فاعلموا [Bilin] olan cevabı mahzuftur
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Sıla cümlesi olan اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf عَبْدِنَا izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَبْدِنَ , tazim ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli ve yardım hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
اَنْزَلْنَا fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَ , birinci يَوْمَ ‘den bedeldir. Muzafun ileyh konumundaki الْتَقَى الْجَمْعَانِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا ifadesinde, Allah'ın onlara olan lutfunun, اَنْزَلْنَا fiiliyle gelmesinde istiare sanatı vardır. Bedir günü olan mucizelerin gerçekleşmesi, şerefi nedeniyle onlara yüksekten ulaşmaya benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلٰى عَبْدِنَا (Kulumuza) ibaresinde Resulullah’ın (sav) ‘’kul’’ lafzı ile anılması ve Allah’a ait bir zamire izafe edilmesi onu şereflendirmek ve itibarını yüceltmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
بِاللّٰهِ den sonra مَٓا اَنْزَلْنَا buyrulmasında, gaibten mütekellime geçiş için güzel bir iltifat sanatı vardır.
يَوْمَ الْفُرْقَانِ [Bedir günü] demektir; الْجَمْعَانِ [iki topluluk] ise Müslüman ve kâfir ordularıdır.
الْجَمْعَانِ ‘daki ال , ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا [Kulumuza indirdiklerimiz]den maksat, o gün inzâl ettiği mucizeler, melekler ve zaferdir.
Sure; [‘’Sana nafilelerden (ganimetlerden) sorarlar’’.] ifadesiyle başlamıştı. Yani insanların savaşa katılma amacı ganimet elde etmek değildi. Ganimet sadece savaşta fazladan elde edilen bir kârdır. İlk ayette nafilenin Allah ve Resulüne ait olduğu söyleniyordu. Surenin bu ayetinde ise biraz daha teferruat veriliyor, beşte biri beşe ayrılıyor. Umum ve husus şeklinde izahlar vardır. Burada reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
و istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru, umum ve şümul için amili olan قَد۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’ deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَيْءٍ - يَوْمَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu cümle ilmin ve kudretin umumiliğine delalet etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ [Allah her şeye kādirdir;] çoğa karşı azı; güçlüye karşı zayıfı muzaffer kılabilir. Nitekim o gün bunu size yapmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)