Enfâl Sûresi 42. Ayet

اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ  ٤٢

Hani siz vadinin (Medine’ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şâyet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ o vakit
2 أَنْتُمْ siz
3 بِالْعُدْوَةِ vadinin ع د و
4 الدُّنْيَا yakın kenarında idiniz د ن و
5 وَهُمْ ve onlar da
6 بِالْعُدْوَةِ vadinin ع د و
7 الْقُصْوَىٰ uzak kenarında idiler ق ص و
8 وَالرَّكْبُ ve kervan da ر ك ب
9 أَسْفَلَ daha aşağıda idi س ف ل
10 مِنْكُمْ sizden
11 وَلَوْ ve eğer
12 تَوَاعَدْتُمْ sözleşmiş olsaydınız dahi و ع د
13 لَاخْتَلَفْتُمْ buluşamazdınız خ ل ف
14 فِي
15 الْمِيعَادِ sözleştiğiniz vakitte و ع د
16 وَلَٰكِنْ fakat bu
17 لِيَقْضِيَ yerine getirmesi içindir ق ض ي
18 اللَّهُ Allah’ın
19 أَمْرًا bir işi ا م ر
20 كَانَ ك و ن
21 مَفْعُولًا yapılması gereken ف ع ل
22 لِيَهْلِكَ helak olsun diye ه ل ك
23 مَنْ kimse
24 هَلَكَ helak olan ه ل ك
25 عَنْ
26 بَيِّنَةٍ açık delille ب ي ن
27 وَيَحْيَىٰ ve yaşasın diye ح ي ي
28 مَنْ kimse (de)
29 حَيَّ yaşayan ح ي ي
30 عَنْ
31 بَيِّنَةٍ açık delille ب ي ن
32 وَإِنَّ çünkü
33 اللَّهَ Allah
34 لَسَمِيعٌ işitendir س م ع
35 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
 

Ebû Süfyân, müslümanların kervanı vurmak üzere yola çıktıklarını haber alınca Bedir’den geçerek Mekke’ye ulaşan yolu terketmiş, râkımı daha düşük olan sahil yoluna kaymıştı. Müslümanların mevzilendikleri yer iki cihetten sakıncalı idi: a) Deniz tarafında korumalarıyla birlikte düşman kervanı, karşı tarafta ise Ebû Cehil kumandasındaki düşman askerleri vardı; buna göre İslâm askerleri iki düşman gücü arasında kalmış oluyorlardı. b) Mekkeliler’in daha önce gelerek mevzilendikleri, Medine’ye daha uzak bulunan yer hareket için daha uygun, kumsuz ve sağlam zeminli bir mekân olduğu halde, müslümanların mecburen mevzilendikleri yer kumlu idi, hareket kabiliyetini zorlaştırıyordu. Allah Teâlâ’nın bu savaşta müslümanlara olağan üstü yardımları cümlesinden olarak kumu pekiştiren, ihtiyaç duyulan suyu çoğaltan yağmur yağdı; bu yağmur karşı tarafın mevzilendiği mekânda çamur yaptığı için onların hareketleri zorlaştı. Bir diğer ilâhî lutuf olarak düşmanlar, müslümanları araya aldıklarının farkında olamadılar ve bir kıskaç harekâtına teşebbüs edemediler.

 Mevzilere geliş zamanı ve yerleşmeleri konusunda önceden yapılabilecek hesaplar tutmamış, olanlar düşünülebileceklerden daha hayırlı olarak tecelli etmişti; çünkü Allah, müslümanların bu savaşta galip gelmesini murat ediyordu, O’nun istediği olacaktı. Bunlara kendi aralarında veya karşı taraf ile müzakere yoluyla karar vermeye kalkışsalardı elbette her kafadan bir ses çıkacak ve belki de karar, müslüman tarafın zafer şansı bakımından isabetli olmayacaktı. Bu savaşta Allah’ın yardımı ve desteği çok açıktı, bu açıklık kimin doğru yolda olduğuna, Allah’ın rızâsına uygun davrandığına, kimin de yanlış yolda, Allah’ın rızâsına karşı yürüdüğüne güçlü bir delil teşkil ediyordu. Bunca açık delili gördükten sonra hâlâ gafletten uyanmayan, yanlış yoldan dönmeyen kimseler için mazeret kalmamıştı; hak yolda savaşan ve ölen bunu biliyordu, bâtıl bir dava uğruna savaşan ve ölen de bunu biliyordu, bilmeleri gerekiyordu ve Allah yaptıklarını bunun için yapmıştı.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 693

 
ركب Rakebe : رُكُوبٌ : Bu kelimenin asıl anlamı insanın hayvan sırtında olmasıdır. Bazen gemiyle ilgili de kullanılır. Müterâkip مُتَراكِبٌ üstüste konulan şeylere denir. (Muhtemelen vücud ağırlığının üzerine binmesi sebebiyle) diz رُكْبَةٌ demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri merkep, rikap, mürekkep, terkib ve irtikaptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ 

 

Zaman zarfı  اِذْ, önceki ayetteki  يَوْمَ  ‘den bedel olarak mahallen mansubdur. اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ  ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بِالْعُدْوَةِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْعُدْوَةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بِالْعُدْوَةِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الْقُصْوٰى  kelimesi  الْعُدْوَةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الرَّكْبُ  atıf harfi   وَ  ile   اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ ‘e matuftur.

الرَّكْبُ  mübteda olup damme ile merfûdur. اَسْفَلَ  mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْكُمْ  car mecruru  اَسْفَلَ ‘ye mütealliktir. 

اَسْفَلَ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ 

 


وَ  istînâfiyyedir.  لَوْ  gayri cazim şart harfidir. تَوَاعَدْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

اخْتَلَفْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْم۪يعَادِ  car mecruru  اخْتَلَفْتُمْ  fiiline mütealliktir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

تَوَاعَدْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفاعَلَ  babındadır. Sülâsîsi  وعد ’dir. 

Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.

اخْتَلَفْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  خلف  ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.   

 

 

 

 

 وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ 


وَ  atıf harfidir.  لٰكِنْ  istidrak harfidir,  لٰكِنّ ’den muhaffefedir.

لِ  harfi,  يَقْضِيَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri;  جمعكم (Sizi topladı.) şeklindedir.

يَقْضِيَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. اللّٰهُ  lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. اَمْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَانَ مَفْعُولاً  cümlesi,  اَمْراً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir.  مَفْعُولاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَفْعُولاً  kelimesi sülâsî mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

 لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ 

 


لِ  harfi,  يَهْلِكَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  مَفْعُولاً ‘e mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  هَلَكَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

هَلَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْ بَيِّنَةٍ  car mecruru  هَلَكَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  يَحْيٰى  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  حَيَّ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

حَيَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. عَنْ بَيِّنَةٍ car mecruru  هَلَكَ  fiiline mütealliktir. 

وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.

سَمِیعٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌۙ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِذْ , önceki ayetteki  يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ  ‘den bedeldir. 

Zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  بِالْعُدْوَةِ  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.  

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupla gelen  وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى  ve  وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْ  cümleleri, muzâfun ileyhe matuftur. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her ikisi de sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الدُّنْيَا  ve  الْقُصْوٰى  kelimeleri,  بِالْعُدْوَةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا  cümlesiyle  هُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الدُّنْيَا - الْقُصْوٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

الدُّنْيَا - اَسْفَلَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْعُدْوَةِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayet-i kerimede  الْعُدْوَةِ الدُّنْيَا  kelimesiyle, (vadinin) Medine'ye doğru olan tarafı;  الْقُصْوٰى  ile de Mekke'ye doğru olan tarafı kastedilmiştir. Su ise, müşriklerin konakladıkları tarafta bulunuyordu. İşte bu yüzden de onlar, daha ziyade kendilerinin galip geleceğini umuyorlardı. "Müşriklerin korumak için çıkmış oldukları kervan (rekb) ise, sizden daha uzakta, deniz sahiline yakın bir yerde idi. yani, "Siz ve Mekkeliler, savaşmak için muayyen bir yerde buluşmak üzere anlaşmış olsaydınız, sizin azlığınız, onların da çokluğu sebebiyle mutlaka birbirinize muhalefet eder, anlaşamazdınız." yani, "Allah olması gereken ve fiilen yapılması, varlık sahasına çıkması gereken bir işi ifa için sizi sabit kadem kıldı ve size yardım etti " demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ 

 

وَ , istînâfiyyedir.  

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوۡ  şartiyyedir. لَوۡ  gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.. 

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  تَوَاعَدْتُمْ  cümlesi şarttır.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

تَوَاعَدْتُمْ - اخْتَلَفْتُمْ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.

تَوَاعَدْتُمْ  cümlesiyle,  لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَوَاعَدْتُمْ - الْم۪يعَادِۙ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْم۪يعَادِۙ   bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

 

 وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ 

وَ , atıf atıf, لٰكِنْ  istidrak harfidir. 

 

İstidrak sözlükte; ”telafi etmek, düzeltme, doğrulama, karşılama” anlamlarına gelir. Terim olarak istidrak, önceki kelamdan kaynaklanan tevehhümü, istisnaya benzer bir şeyle –ki bu, lakin demektir– ortadan kaldırmaktır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً  cümlesi, masdar teviliyle takdiri  جمعكم  [Sizi topladı] olan mahzuf fiile mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.  

اَمْراً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder. 

 كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ  cümlesi, اَمْراً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Nakıs fiil  كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi, masdar teviliyle  مَفْعُولاً  ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لِيَهْلِكَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَحْيٰى  fiilinin mefulü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi ,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi ile  وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

هَلَكَ - يَحْيٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لِيَهْلِكَ - هَلَكَ  ve  يَحْيٰى - حَيَّ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

عَنْ- بَيِّنَةٍ - مَنْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayette yer alan  هَلَكَ  kelimesi küfür,  حَيَّ  ise İslam kelimesi yerine müstear olarak kullanılmıştır. Müstearun leh (müşebbeh) olan küfür ve İslam kelimeleri hazfedilerek onların yerine müstearun minh (müşebbehün bih) olan helak ve hayat lafızları ibarede açıkça zikredilmiştir. Bu sayede istiare-i tasrihiyye sanatı meydana gelmiştir. Bu hususu müfessirimiz şu şekilde açıklar: Burada helak ve hayat lafızları istiare yoluyla küfür ve İslam kelimeleri için kullanılmıştır. Helak olandan ve yaşayandan maksat helake ve hayata yaklaşan demektir, ya da hali Allah’ın ilim ve takdirinde böyle olan demektir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Şüphesiz İslam ordusu işin başında, sayılarının azlığı ve hazırlıksız olmaları sebebiyle son derece endişeli ve zayıf olup, sudan uzak bir yere konaklamışlardı. Konakladıkları yer de kumlu ve çöl olup, ayakları batıyordu. Kâfirlere gelince, sayıca çok olmaları ve teçhizatlarının da (bolca) mevcut olması sebebiyle son derece kuvvetli idiler. Üstelik onlar, suya yakın olan bir yerde konaklamışlardı ve konakladıkları o yer de aynı zamanda yürümeye elverişli idi. Kervanı da arkalarına almışlardı. Kervandan kendilerine gelecek desteği ve yardımı da an be an gözetliyorlardı. Daha sonra Cenab-ı Hak durumu değiştirdi, ortaya çıkacak olan hükmü tersine çevirerek, Müslümanlara galibiyeti; kâfirlere de mağlubiyeti verdi. Böylece bu, Hz.Muhammed (sav)'in Rabbinden yana haber verdiği yardım, fetih ve muzafferiyet hususunda kendisinin doğruluğuna delalet eden en büyük mucizelerden ve en güçlü delillerden oldu. Böylece, Cenab-ı Hakk'ın "Ta ki helak olan kişi apaçık bir delilden ötürü helak olsun..." buyruğu, işte bu manaya işaret olmuş olur. Bu, "Helak olanlar, ancak bu mucizeyi görüp müşahade ettikten sonra helak oldular. Hayatta kalan müminler de bu kesin mucizeyi müşahede ettikten sonra hayatta kaldılar " demektir. Ayette geçen  بَيِّنَةٍ  ile, işte bu mucize kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

 

Ayetin son cümlesindeki  وَ , istînâfiyyedir. Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka olmak üzere birden çok tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176) Nahl/18)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye de isimlendirilen bu edatın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran  اللّٰهِ  ismiyle gelmesi, tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın  عَل۪يمٌ  ve  سَم۪يعٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. 

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Her şeyi işitir ve bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Burada Allah Teâlâ’nın bu iki sıfatının zikredilmesi, bu iki sıfatın her hali, sözleri de inancı da kapsaması sebebiyledir.

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)