بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاعْلَمُوا | bilin ki |
|
| 2 | أَنَّمَا |
|
|
| 3 | غَنِمْتُمْ | aldığınız ganimetlerin |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | شَيْءٍ | herbirinin |
|
| 6 | فَأَنَّ | muhakkak |
|
| 7 | لِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 8 | خُمُسَهُ | beşte biri |
|
| 9 | وَلِلرَّسُولِ | ve Elçisine |
|
| 10 | وَلِذِي |
|
|
| 11 | الْقُرْبَىٰ | ve akrabalara |
|
| 12 | وَالْيَتَامَىٰ | ve yetimlere |
|
| 13 | وَالْمَسَاكِينِ | ve yoksullara |
|
| 14 | وَابْنِ |
|
|
| 15 | السَّبِيلِ | ve yolcu(lar)a |
|
| 16 | إِنْ | eğer |
|
| 17 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 18 | امَنْتُمْ | inanmış |
|
| 19 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 20 | وَمَا | ve |
|
| 21 | أَنْزَلْنَا | indirdiğimize |
|
| 22 | عَلَىٰ |
|
|
| 23 | عَبْدِنَا | kulumuza |
|
| 24 | يَوْمَ | gününde |
|
| 25 | الْفُرْقَانِ | ayrılma |
|
| 26 | يَوْمَ | günde |
|
| 27 | الْتَقَى | karşılaştığı |
|
| 28 | الْجَمْعَانِ | o iki topluluğun |
|
| 29 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 30 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 31 | كُلِّ | her |
|
| 32 | شَيْءٍ | şey |
|
| 33 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Ganimet, fey ve nefel kelimelerinin terim olarak neleri ifade ettiği konusu sûrenin 1. âyetinin tefsirinde açıklanmıştı. “Ganimet ile nefel” (çoğulu enfâl) aynı mânaya gelmektedir. “Arapça’da, nefel kökünden türemiş olup ona sahip olmayı ifade eden bir fiil bulunmadığından bu âyette ganimet kelimesinden türemiş fiil tercih edilmiştir” diyen müfessirlere göre (İbn Âşûr, X, 6) ortada “iki âyeti uzlaştırma” gibi bir problem vardır; çünkü sûrenin 1. âyetine göre tamamı Allah’a ve resulüne ait kılınan ganimetin burada beşte dördünün savaşçılara, beşte birinin ise Allah’a ve resulüne… ait olduğu ifade edilmektedir. Müfessirlerin çoğu problemi nesih metodu ile çözmüş, daha sonra geldiğini iddia ettikleri bu âyetin, birinci âyetle gelen hükmü değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık Mâlikîler’den Mâzerî ve onun gibi düşünen birçok âlim ise Huneyn Savaşı ve Mekke’nin fethi sonrasında yapılanları delil göstererek neshi reddetmişler, 1. âyetin hükmünün yürürlükte olduğunu, Allah’a ve resulüne ait bulunan ganimetin ne yapılacağına, nereye sarfedileceğine Peygamber aleyhisselâm ve ondan sonra da devlet başkanlarının karar vereceklerini, bu âyetin, karar yetkisinin kullanılış şekillerinden birine örnek teşkil ettiğini ifade etmişlerdir (Kurtubî, VIII, 2-3). Hz. Ömer’in Irak ve Suriye (Sevâd) topraklarında uyguladığı şekil istisna edilirse tarih boyunca uygulama, müctehidlerin çoğunluğunun benimsediği “beşte birini âyette sayılan yerlere ayırdıktan sonra kalanı savaşçılara dağıtma” şeklinde olmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 692
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اعْلَمُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel amili اعْلَمُٓوا ‘nun iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
أَنَّ ‘nin ismi şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. مَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
غَنِمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ شَيْءٍ car mecruru غَنِمْتُمْ ‘deki mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; حكمه أي حكمه كون الخمس لله (Hükmü, yani beşte birin hükmü Allah’ın olmasıdır.) şeklindedir.
لِلّٰهِ car mecruru اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. خُمُسَهُ kelimesi اَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلرَّسُولِ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِذِي car mecruru mahzuf fiile müteallik olup, harfle îrablanan beş isimden biri olduğundan cer alameti ي ’dır. الْقُرْبٰى muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ kelimeleri atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. السَّب۪يلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ
اِنْ iki muzari fiili cezmeden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. اٰمَنْتُمْ cümlesi, كُنْتُمْ ‘un haberi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنْتُمْ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى عَبْدِنَا car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ zaman zarfı اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. الْفُرْقَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَوْمَ zaman zarfı, birinciden bedel olup fetha ile mansubdur. الْتَقَى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْتَقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الْجَمْعَانِ fail olup müsenna olduğu için ref alameti eliftir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْتَقَى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
عَلَى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail; bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اعْلَمُٓو [şunu bilin ki] hitabında bilmekten murad, onu uygulamak ve Allah Teâlâ'nın emrine itaat etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’in dahil olduğu اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ cümlesi, masdar teviliyle اعْلَمُٓوا fiilinin mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri olan haber mahzuftur.
اَنَّ ‘nin ismi olan şart harfi mevsûliye مَا ‘sının sıla cümlesi olan غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَا ’nın haberi cevap cümlesidir.
مِنْ شَيْءٍ car-mecruru, غَنِمْتُمْ fiilinin mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işarettir.
Mevsûl şarta benzediği için gelen فَ , rabıta harfidir. فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ cümlesinde, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Bu cümle masdar teviliyle, takdiri حكمه olan mahzuf mübtedanın haberidir.
Masdar-ı müevvel cümlesi sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلّٰهِ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere müteallıktır. خُمُسَهُ muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin izafet terkibi ile marife olması, az sözle çok anlam ifade yollarından olması sebebiyledir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لِلرَّسُولِ ve akabindeki ona matuf olan وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ kelimeleri, لِلّٰهِ ‘ ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.
الْيَتَامٰى - الْمَسَاك۪ينَ - ابْنَ السَّب۪يلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayeti kerimede cem' ma’at-taksim sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette Allah Teâlâ'nın zikri O'nu tazim içindir. Burada kastedilen, beşte birin ayette Allah Teâlâ'dan sonra zikredilenler arasında taksim edilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah, kendi hakkı olarak zikrettiği beşte biri, yine beşe ayırıp önce Resulullah'a, sonra da sırasıyla zikredilen bu insanlara verilmesini emreder. Ganimetin beşte birden geriye kalan beşte dördünü de gazilere bırakır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
مِنْ شَيْءٍ ibaresindeki tenvin azlık ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لِلرَّسُولِ [Resulü için] ve لِذِي الْقُرْبٰى [onun yakınları için] kelimelerindeki ل [için] harfinin tekrar edilmesi, ondan sonraki kelimelerde ise bunun zikredilmemesi, Peygamberin (sav) yakınlarının, onun hissesine ortak olacakları vehmini ortadan kaldırmak içindir. Çünkü Peygamber (sav), ile yakınları arasında sıkı bir bağ olması sebebi ile böyle sanılabilirdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ, ayette خُمُسَ (beşte birin) hükmünü beyan edip diğer dört humus hakkında bir hüküm beyan buyurmamıştır. Bu, geri kalan humusların ganimeti alan mücahitlere ait olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart olan اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ cümlesi كان ’ nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri فاعلموا [Bilin] olan cevabı mahzuftur
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Sıla cümlesi olan اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf عَبْدِنَا izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَبْدِنَ , tazim ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona teselli ve yardım hususunda son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.
اَنْزَلْنَا fiiline müteallik zaman zarfı يَوْمَ , birinci يَوْمَ ‘den bedeldir. Muzafun ileyh konumundaki الْتَقَى الْجَمْعَانِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا ifadesinde, Allah'ın onlara olan lutfunun, اَنْزَلْنَا fiiliyle gelmesinde istiare sanatı vardır. Bedir günü olan mucizelerin gerçekleşmesi, şerefi nedeniyle onlara yüksekten ulaşmaya benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلٰى عَبْدِنَا (Kulumuza) ibaresinde Resulullah’ın (sav) ‘’kul’’ lafzı ile anılması ve Allah’a ait bir zamire izafe edilmesi onu şereflendirmek ve itibarını yüceltmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
بِاللّٰهِ den sonra مَٓا اَنْزَلْنَا buyrulmasında, gaibten mütekellime geçiş için güzel bir iltifat sanatı vardır.
يَوْمَ الْفُرْقَانِ [Bedir günü] demektir; الْجَمْعَانِ [iki topluluk] ise Müslüman ve kâfir ordularıdır.
الْجَمْعَانِ ‘daki ال , ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا [Kulumuza indirdiklerimiz]den maksat, o gün inzâl ettiği mucizeler, melekler ve zaferdir.
Sure; [‘’Sana nafilelerden (ganimetlerden) sorarlar’’.] ifadesiyle başlamıştı. Yani insanların savaşa katılma amacı ganimet elde etmek değildi. Ganimet sadece savaşta fazladan elde edilen bir kârdır. İlk ayette nafilenin Allah ve Resulüne ait olduğu söyleniyordu. Surenin bu ayetinde ise biraz daha teferruat veriliyor, beşte biri beşe ayrılıyor. Umum ve husus şeklinde izahlar vardır. Burada reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
و istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru, umum ve şümul için amili olan قَد۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’ deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَيْءٍ - يَوْمَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu cümle ilmin ve kudretin umumiliğine delalet etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ [Allah her şeye kādirdir;] çoğa karşı azı; güçlüye karşı zayıfı muzaffer kılabilir. Nitekim o gün bunu size yapmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | o vakit |
|
| 2 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 3 | بِالْعُدْوَةِ | vadinin |
|
| 4 | الدُّنْيَا | yakın kenarında idiniz |
|
| 5 | وَهُمْ | ve onlar da |
|
| 6 | بِالْعُدْوَةِ | vadinin |
|
| 7 | الْقُصْوَىٰ | uzak kenarında idiler |
|
| 8 | وَالرَّكْبُ | ve kervan da |
|
| 9 | أَسْفَلَ | daha aşağıda idi |
|
| 10 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 11 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 12 | تَوَاعَدْتُمْ | sözleşmiş olsaydınız dahi |
|
| 13 | لَاخْتَلَفْتُمْ | buluşamazdınız |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | الْمِيعَادِ | sözleştiğiniz vakitte |
|
| 16 | وَلَٰكِنْ | fakat bu |
|
| 17 | لِيَقْضِيَ | yerine getirmesi içindir |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 19 | أَمْرًا | bir işi |
|
| 20 | كَانَ |
|
|
| 21 | مَفْعُولًا | yapılması gereken |
|
| 22 | لِيَهْلِكَ | helak olsun diye |
|
| 23 | مَنْ | kimse |
|
| 24 | هَلَكَ | helak olan |
|
| 25 | عَنْ |
|
|
| 26 | بَيِّنَةٍ | açık delille |
|
| 27 | وَيَحْيَىٰ | ve yaşasın diye |
|
| 28 | مَنْ | kimse (de) |
|
| 29 | حَيَّ | yaşayan |
|
| 30 | عَنْ |
|
|
| 31 | بَيِّنَةٍ | açık delille |
|
| 32 | وَإِنَّ | çünkü |
|
| 33 | اللَّهَ | Allah |
|
| 34 | لَسَمِيعٌ | işitendir |
|
| 35 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
Ebû Süfyân, müslümanların kervanı vurmak üzere yola çıktıklarını haber alınca Bedir’den geçerek Mekke’ye ulaşan yolu terketmiş, râkımı daha düşük olan sahil yoluna kaymıştı. Müslümanların mevzilendikleri yer iki cihetten sakıncalı idi: a) Deniz tarafında korumalarıyla birlikte düşman kervanı, karşı tarafta ise Ebû Cehil kumandasındaki düşman askerleri vardı; buna göre İslâm askerleri iki düşman gücü arasında kalmış oluyorlardı. b) Mekkeliler’in daha önce gelerek mevzilendikleri, Medine’ye daha uzak bulunan yer hareket için daha uygun, kumsuz ve sağlam zeminli bir mekân olduğu halde, müslümanların mecburen mevzilendikleri yer kumlu idi, hareket kabiliyetini zorlaştırıyordu. Allah Teâlâ’nın bu savaşta müslümanlara olağan üstü yardımları cümlesinden olarak kumu pekiştiren, ihtiyaç duyulan suyu çoğaltan yağmur yağdı; bu yağmur karşı tarafın mevzilendiği mekânda çamur yaptığı için onların hareketleri zorlaştı. Bir diğer ilâhî lutuf olarak düşmanlar, müslümanları araya aldıklarının farkında olamadılar ve bir kıskaç harekâtına teşebbüs edemediler.
Mevzilere geliş zamanı ve yerleşmeleri konusunda önceden yapılabilecek hesaplar tutmamış, olanlar düşünülebileceklerden daha hayırlı olarak tecelli etmişti; çünkü Allah, müslümanların bu savaşta galip gelmesini murat ediyordu, O’nun istediği olacaktı. Bunlara kendi aralarında veya karşı taraf ile müzakere yoluyla karar vermeye kalkışsalardı elbette her kafadan bir ses çıkacak ve belki de karar, müslüman tarafın zafer şansı bakımından isabetli olmayacaktı. Bu savaşta Allah’ın yardımı ve desteği çok açıktı, bu açıklık kimin doğru yolda olduğuna, Allah’ın rızâsına uygun davrandığına, kimin de yanlış yolda, Allah’ın rızâsına karşı yürüdüğüne güçlü bir delil teşkil ediyordu. Bunca açık delili gördükten sonra hâlâ gafletten uyanmayan, yanlış yoldan dönmeyen kimseler için mazeret kalmamıştı; hak yolda savaşan ve ölen bunu biliyordu, bâtıl bir dava uğruna savaşan ve ölen de bunu biliyordu, bilmeleri gerekiyordu ve Allah yaptıklarını bunun için yapmıştı.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 693
اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ
Zaman zarfı اِذْ, önceki ayetteki يَوْمَ ‘den bedel olarak mahallen mansubdur. اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِالْعُدْوَةِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْعُدْوَةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بِالْعُدْوَةِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الْقُصْوٰى kelimesi الْعُدْوَةِ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الرَّكْبُ atıf harfi وَ ile اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ ‘e matuftur.
الرَّكْبُ mübteda olup damme ile merfûdur. اَسْفَلَ mekân zarfı, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْكُمْ car mecruru اَسْفَلَ ‘ye mütealliktir.
اَسْفَلَ kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. تَوَاعَدْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
اخْتَلَفْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْم۪يعَادِ car mecruru اخْتَلَفْتُمْ fiiline mütealliktir.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
تَوَاعَدْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi وعد ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.
اخْتَلَفْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi خلف ’dir.
İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir, لٰكِنّ ’den muhaffefedir.
لِ harfi, يَقْضِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; جمعكم (Sizi topladı.) şeklindedir.
يَقْضِيَ fetha ile mansub muzari fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. اَمْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَانَ مَفْعُولاً cümlesi, اَمْراً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَفْعُولاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَفْعُولاً kelimesi sülâsî mücerredi فعل olan fiilin ism-i mef’ûludur.
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ
لِ harfi, يَهْلِكَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile مَفْعُولاً ‘e mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası هَلَكَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
هَلَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْ بَيِّنَةٍ car mecruru هَلَكَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. يَحْيٰى elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası حَيَّ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
حَيَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْ بَيِّنَةٍ car mecruru هَلَكَ fiiline mütealliktir.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
سَمِیعٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌۙ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِذْ , önceki ayetteki يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ ‘den bedeldir.
Zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِالْعُدْوَةِ car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupla gelen وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى ve وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْ cümleleri, muzâfun ileyhe matuftur. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Her ikisi de sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الدُّنْيَا ve الْقُصْوٰى kelimeleri, بِالْعُدْوَةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا cümlesiyle هُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الدُّنْيَا - الْقُصْوٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
الدُّنْيَا - اَسْفَلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْعُدْوَةِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayet-i kerimede الْعُدْوَةِ الدُّنْيَا kelimesiyle, (vadinin) Medine'ye doğru olan tarafı; الْقُصْوٰى ile de Mekke'ye doğru olan tarafı kastedilmiştir. Su ise, müşriklerin konakladıkları tarafta bulunuyordu. İşte bu yüzden de onlar, daha ziyade kendilerinin galip geleceğini umuyorlardı. "Müşriklerin korumak için çıkmış oldukları kervan (rekb) ise, sizden daha uzakta, deniz sahiline yakın bir yerde idi. yani, "Siz ve Mekkeliler, savaşmak için muayyen bir yerde buluşmak üzere anlaşmış olsaydınız, sizin azlığınız, onların da çokluğu sebebiyle mutlaka birbirinize muhalefet eder, anlaşamazdınız." yani, "Allah olması gereken ve fiilen yapılması, varlık sahasına çıkması gereken bir işi ifa için sizi sabit kadem kıldı ve size yardım etti " demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَوۡ şartiyyedir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır..
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki تَوَاعَدْتُمْ cümlesi şarttır.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
تَوَاعَدْتُمْ - اخْتَلَفْتُمْ kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.
تَوَاعَدْتُمْ cümlesiyle, لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْم۪يعَادِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تَوَاعَدْتُمْ - الْم۪يعَادِۙ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْم۪يعَادِۙ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ
وَ , atıf atıf, لٰكِنْ istidrak harfidir.
İstidrak sözlükte; ”telafi etmek, düzeltme, doğrulama, karşılama” anlamlarına gelir. Terim olarak istidrak, önceki kelamdan kaynaklanan tevehhümü, istisnaya benzer bir şeyle –ki bu, lakin demektir– ortadan kaldırmaktır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً cümlesi, masdar teviliyle takdiri جمعكم [Sizi topladı] olan mahzuf fiile mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَمْراً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
كَانَ مَفْعُولاًۙ لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍۜ cümlesi, اَمْراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi, masdar teviliyle مَفْعُولاً ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِيَهْلِكَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَحْيٰى fiilinin mefulü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi ile وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
هَلَكَ - يَحْيٰى kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
لِيَهْلِكَ - هَلَكَ ve يَحْيٰى - حَيَّ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
عَنْ- بَيِّنَةٍ - مَنْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayette yer alan هَلَكَ kelimesi küfür, حَيَّ ise İslam kelimesi yerine müstear olarak kullanılmıştır. Müstearun leh (müşebbeh) olan küfür ve İslam kelimeleri hazfedilerek onların yerine müstearun minh (müşebbehün bih) olan helak ve hayat lafızları ibarede açıkça zikredilmiştir. Bu sayede istiare-i tasrihiyye sanatı meydana gelmiştir. Bu hususu müfessirimiz şu şekilde açıklar: Burada helak ve hayat lafızları istiare yoluyla küfür ve İslam kelimeleri için kullanılmıştır. Helak olandan ve yaşayandan maksat helake ve hayata yaklaşan demektir, ya da hali Allah’ın ilim ve takdirinde böyle olan demektir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Şüphesiz İslam ordusu işin başında, sayılarının azlığı ve hazırlıksız olmaları sebebiyle son derece endişeli ve zayıf olup, sudan uzak bir yere konaklamışlardı. Konakladıkları yer de kumlu ve çöl olup, ayakları batıyordu. Kâfirlere gelince, sayıca çok olmaları ve teçhizatlarının da (bolca) mevcut olması sebebiyle son derece kuvvetli idiler. Üstelik onlar, suya yakın olan bir yerde konaklamışlardı ve konakladıkları o yer de aynı zamanda yürümeye elverişli idi. Kervanı da arkalarına almışlardı. Kervandan kendilerine gelecek desteği ve yardımı da an be an gözetliyorlardı. Daha sonra Cenab-ı Hak durumu değiştirdi, ortaya çıkacak olan hükmü tersine çevirerek, Müslümanlara galibiyeti; kâfirlere de mağlubiyeti verdi. Böylece bu, Hz.Muhammed (sav)'in Rabbinden yana haber verdiği yardım, fetih ve muzafferiyet hususunda kendisinin doğruluğuna delalet eden en büyük mucizelerden ve en güçlü delillerden oldu. Böylece, Cenab-ı Hakk'ın "Ta ki helak olan kişi apaçık bir delilden ötürü helak olsun..." buyruğu, işte bu manaya işaret olmuş olur. Bu, "Helak olanlar, ancak bu mucizeyi görüp müşahade ettikten sonra helak oldular. Hayatta kalan müminler de bu kesin mucizeyi müşahede ettikten sonra hayatta kaldılar " demektir. Ayette geçen بَيِّنَةٍ ile, işte bu mucize kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ
Ayetin son cümlesindeki وَ , istînâfiyyedir. Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka olmak üzere birden çok tekit içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen, اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176) Nahl/18)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye de isimlendirilen bu edatın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince, cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran اللّٰهِ ismiyle gelmesi, tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Her şeyi işitir ve bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Burada Allah Teâlâ’nın bu iki sıfatının zikredilmesi, bu iki sıfatın her hali, sözleri de inancı da kapsaması sebebiyledir.
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
اِذْ يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاًۜ وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | يُرِيكَهُمُ | sana onları gösteriyordu |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | مَنَامِكَ | uykunda |
|
| 6 | قَلِيلًا | az |
|
| 7 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 8 | أَرَاكَهُمْ | sana onları gösterseydi |
|
| 9 | كَثِيرًا | çok |
|
| 10 | لَفَشِلْتُمْ | çekinirdiniz |
|
| 11 | وَلَتَنَازَعْتُمْ | ve çekişirdiniz |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْأَمْرِ | (savaş) iş(in)de |
|
| 14 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | سَلَّمَ | kurtardı |
|
| 17 | إِنَّهُ | doğrusu O |
|
| 18 | عَلِيمٌ | bilir |
|
| 19 | بِذَاتِ | özünü |
|
| 20 | الصُّدُورِ | göğüslerin |
|
Allah hem bu savaşın olmasını hem de müslümanların yenmelerini istediği için bunun maddî, stratejik ve psikolojik sebeplerini de hazırlamış ve yaratmıştır. Savaştan önce Resûlullah rüyasında düşman askerlerinin sayısının az olduğunu müşahede etmişti. Rüyasını müslümanlara anlattı, fakat yorumlamadı. Dinleyenler anlatılanı olduğu gibi, açık bir bilgi olarak değerlendirdiler ve düşmanın sayısının az olduğunu anlayarak cesaret kazandılar. Halbuki rüya sembolik idi, yorumlanması gerekiyordu. Rüyadaki azlık, sayıca azlığa değil, zayıflık ve moralsizliğe delâlet ediyordu, ama Hz. Peygamber siyaseten rüyasını yorumlamadı.
Düşmanla fiilen karşılaşma gerçekleşince iki mûcizevî görüntü daha hâsıl oldu; bu defa gerçekte sayıları çok olan düşman askerleri müminlere az göründü, sayıları 300 civarında olan müslümanlar da müşriklere daha az gösterildi. Bu karşılıklı yanlış tesbitler, gerçek dışı görüntüler, Allah’ın murat ettiği sonucun gerçekleşmesine yönelik bulunuyordu; müminleri olduklarından da az gören müşrikler savaşı ciddiye almıyor, işe gerektiği gibi sarılmıyorlardı. 1000 kişilik tam donanımlı müşrik ordusunu olduğundan daha az ve zayıf gören müminlerin de moralleri güçleniyordu, hem imanları hem de gördükleri zulümden dolayı müşriklere nisbetle daha ziyade olan motivasyonları bir kat daha artıyordu.
Bütün bunlar Allah murat ettiği için böyle oluyor; yani fevkalâde hallerde müminlerin, ellerinden geleni eksiksiz yapmalarına rağmen, yine de yardıma ihtiyaçları olduğunda, tabii olguların üstünde ve onların yapıp yaratıcısı olan ilâhî irade, insanların algılarını da sonucu etkilemeye elverişli olacak şekilde değiştiriyordu. Böyle oluyordu; çünkü bütün işler O’na ait, O’na râci idi; kendi başına olup biten hiçbir şey yoktu.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 693-694
اِذْ يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاًۜ
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. يُر۪يكَهُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُر۪يكَهُمُ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
ف۪ي مَنَامِكَ car mecruru يُر۪يكَهُمُ fiiline mütealliktir. Aynı zamnda muzaftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَل۪يلاً üçüncü mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يكَهُمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayri cazim şart harfidir. اَرٰيكَهُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur. كَث۪يراً üçüncü mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
فَشِلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
تَنَازَعْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَمْرِ car mecruru لَتَنَازَعْتُمْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَلَّمَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَلَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
تَنَازَعْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi نزع ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür( görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar.
سَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَرٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dır.
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَل۪يمٌ kelimesi, إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الصُّدُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَل۪يمٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاً cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ف۪ي مَنَامِكَ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla uyku içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamış demektir. Çünkü uyku hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumun önemine dikkat çekmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Veciz ifade kastına matuf مَنَامِكَ izafetinde, Hz.Peygambere ait zamire muzâf olan مَنَامِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
يُر۪يكَهُمُ fiilinin üçüncü mef’ûlü olan قَل۪يلاًۜ ‘deki nekrelik, kıllet ifade eder.
مَنَامِ kelimesinden maksat, uykunun meydana geldiği yer olan gözdür (yani bu kelime ism-i mekândır)." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
"Allah Hz Muhammed'e, uykusunda Kureyş kâfirlerini az gösterdi. O da bunu ashabına bildirdi. Bunun üzerine onlar, "Peygamberin rüyası haktır; düşman azdır" dediler. Bu da onların cesaretlenmesine ve kalplerinin kuvvetlenmesine sebep oldu. Bu, Allah Teâlâ'nın, Bedir'e katılan Müslümanlara vermiş olduğu nimetlerinin ikinci nev'idir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَۜ
Cümle atıf harfi وَ ’la يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
لَوۡ şartiyyedir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً cümlesi şarttır.
Şartın cevabı olan لَ karinesiyle gelen لَفَشِلْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فِي الْاَمْرِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْاَمْرِ , içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamış demektir. Çünkü iş, durum hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak mübalağa kastıyla bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
الْاَمْرِ ‘deki marifelik, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
يُر۪يكَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَنَامِكَ قَل۪يلاًۜ cümlesiyle, اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُر۪يكَهُمُ - اَرٰيكَهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَل۪يلاًۜ - كَث۪يراً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَث۪يراً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ cümlesinden haber cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İstidrak harfi لَـٰكِنَّ ’nin ismi, Allah Teâlânın sonsuz kudretinin muhatapların zihnine iyice yerleştirmek, onlara yardımcı olduğunu bildirmek için zamir makamında zahir istekrarlanmıştır. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan سَلَّمَ , mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstidrak sözlükte; ‘telafi etmek, düzeltme, doğrulama, karşılama’ anlamlarına gelir. Terim olarak istidrak, önceki kelamdan kaynaklanan tevehhümü, istisnaya benzer bir şeyle –ki bu, lakin demektir– ortadan kaldırmaktır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘İlmi Ve Sanatları)
Bu ayette, psikolojik durumun önemi ortaya konmuştur.
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrarî teceddüt ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. بِذَاتِ الصُّدُورِ car mecruru عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.
بِذَاتِ الصُّدُورِ [kalplerin sahibi] ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir şey yerine konmuştur.
Kalp yerine صُّدُورِ kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’sözü, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’manasıdır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Ayrıca bu cümlede tağlib sanatı vardır. Allah Teâlâ her şeyi bilir. Özellikle ‘sînelerin özünü bilir’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir
Bu cümle, ‘onlar sizin kitabınıza inanmazlar’ manasında tarizdir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan اِنَّ harfiyle tekid edilmiştir, عَل۪يمٌ kelimesi mübalağa sıygasındadır ve بِذَاتِ الصُّدُورِ tabiri geçmiştir. Burada فِي الصُّدُورِ buyurulmamıştır, çünkü عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)
Ayette kalpler olarak tercüme edilen صدور kelimesinin müfredi olan صدر (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesi, makabli için bir zeyl olup takva emrinin illetini beyan eder.
Ayrıca bu cümlede tağlîb sanatı vardır. Allah Teâlâ her şeyi bilir. Özellikle ‘’sinelerin özünü bilir’’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ [Şüphesiz ki O,sinelerde olanı bilir] cümlesi; gizli günah işlemekten ve Allah’ın sadece görünen şeyleri bildiği vehminden sakındırmak için gelmiş bir tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ harfi, belâgatta geçen üsluba göre önceki cümlenin illetini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ta ki |
|
| 2 | يُرِيكُمُوهُمْ | onları gösteriyor |
|
| 3 | إِذِ | zaman |
|
| 4 | الْتَقَيْتُمْ | karşılaştığınız |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | أَعْيُنِكُمْ | sizin gözlerinize |
|
| 7 | قَلِيلًا | az |
|
| 8 | وَيُقَلِّلُكُمْ | ve sizi de azaltıyordu |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | أَعْيُنِهِمْ | onların gözlerinde |
|
| 11 | لِيَقْضِيَ | yerine getirmesi için |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 13 | أَمْرًا | bir işi |
|
| 14 | كَانَ |
|
|
| 15 | مَفْعُولًا | yapılması gereken |
|
| 16 | وَإِلَى | ve |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 18 | تُرْجَعُ | döndürülecektir |
|
| 19 | الْأُمُورُ | (bütün) işler |
|
وَاِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayete matuftur. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. يُر۪يكُمُوهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُر۪يكُمُوهُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِذْ zaman zarfı يُر۪يكُمُوهُمْ fiiline mütealliktir. الْتَقَيْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الْتَقَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur.
ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ car mecruru قَل۪يلاً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَل۪يلاً kelimesi يُر۪يكُمُوهُمْ ‘deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَلِّلُكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ car mecruru يُقَلِّلُكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يَقْضِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; جمعكم (Sizi topladı.) şeklindedir.
يَقْضِيَ fetha ile mansub muzari fiilidir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.اَمْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَانَ مَفْعُولاً cümlesi, اَمْراً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَفْعُولاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. دَعَوْتُمُوهُمْ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْتَقَيْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُقَلِّلُكُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قلل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مَفْعُولاً kelimesi sülâsî mücerredi كتب olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. إِلَى ٱللَّهِ car mecruru تُرۡجَعُ fiiline mütealliktir.
تُرۡجَعُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. الْاُمُورُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
وَاِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يُر۪يكُمُوهُمْ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يُر۪يكُمُوهُمْ kelimesindeki و , işbâ vâvıdır. Fail ve mef’ûlü ayırmak için kullanılır.
Cümledeki ikinci اِذِ zaman zarfı يُر۪يكُمُوهُمْ fiiline mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
قَل۪يلاً , muzafun ileyh olan يُر۪يكُمُوهُمْ fiilinin mef’ûlünden haldir.
Aynı üslupta gelen وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ cümlesi, يُر۪يكُمُوهُمْ cümlesine atfedilmiştir.
Ayette iki kez geçen ف۪ٓي اَعْيُنِ ifadesindeki ف۪ٓي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. فِي harfinin ilavesiyle göz, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü göz, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. göz, girilebilen bir mekana içine birşeyler konulabilen bir kaba benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاًۜ cümlesi, masdar teviliyle يُر۪يكُمُوهُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran اللّٰهِ ismiyle gelmesi, tecrîd sanatıdır.
كَانَ مَفْعُولاً cümlesi اَمْراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَمْراً kelimesinde irsâd sanatı vardır. Bu kelimedeki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
الْتَقَيْتُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِكُمْ قَل۪يلاً cümlesiyle, يُقَلِّلُكُمْ ف۪ٓي اَعْيُنِهِمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
ف۪ٓي اَعْيُنِ - اِذِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
قَل۪يلاً - يُقَلِّلُكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinas-ı ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Önceki ayetle bu ayet arasında mukabele sanatı vardır.
لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْراً كَانَ مَفْعُولاً cümlesi daha önce de geçmişti. Burada tekrar edilmiştir. Çünkü, gerekçesi olduğu fiil öncekinden farklıdır; ilkinde yerine getirilen şeyden murad, düşmanla karşılaşmak idi; bu ikincisinde ise İslam ile Müslümanları aziz (üstün ve galip), küfür ile kâfirleri de zelil(mağlup ve perişan) kılmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ'nın, Bedir Gününde Müslümanlara vermiş olduğu nimetlerin üçüncü nev'idir. Maksat şudur; "Uykuda meydana gelen o azlık, böylece onun uyanıklık halinde de tahakkuk etmesiyle pekişmiştir" (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, savaş başlamadan önce Müslümanları müşriklerin gözünde az göstermişti ki müşrikler, Müslümanlara karşı cüret bulsunlar ve onlara karşı daha fazla bir hazırlık yapmasınlar.Savaş başladıktan sonra ise Allah Teâlâ, Müslümanları onların gözünde çok gösterdi. Hatta onlar, Müslümanları kendilerinin iki katı kadar gördüler; bu sebeple korku ve dehşete kapıldılar. Bu da Bedir Savaşının büyük mucizelerindendir. Gözler bazen çoğu az, azı çok görse de bu şekilde ve bu derecede yanılmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur اِلَى اللّٰهِ , kasr ifadesi için amiline takdim edilmiştir. Böylece olumlu mananın yanında bir de olumsuz mana ifade edilmiştir. Yani bütün işler Allah’a döndürülür, başka hiç kimseye değil.
İki tekit hükmündeki kasr, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. إِلَى ٱللَّهِ , kasr ilmi tabirleriyle hem mevsûf hem de maksûrun aleyhtir. تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ; hem sıfat hem de maksûrdur. Kasr, hakiki ve tahkîkidir. Çünkü hem vakıaya hem de hakikate uygundur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran اللّٰهِ ismiyle gelmesi, tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُرْجَعُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bütün işler Allah’a döndürülür.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu ve yaptıklarını haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
اَمْراً - الْاُمُورُ۟ kelimeleri arasında iştikak cinas-ı ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Son iki ayette uzun seci vardır. İki terkibi oluşturan kelime sayısı on birden fazladır. Her iki ayet de aynı harflerle bitmiştir. Bu da bir musiki oluşturur. Hem dinleyeni cezbeder hem de zihinde yer etmesini sağlar.
الْاُمُورُ۟ lafzındaki marifelik, istiğrak içindir. Yani tüm işleri kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bedir Savaşı, başlangıcı bakımından da bir ilâhî mucize eseridir, sonucu bakımından da mucizedir. Baştan sona bütün aşamaları ve cereyan şekli ile de birçok harikaları içinde barındırmaktadır. Şu halde bütünüyle bir ilâhî mucize ve beyyinedir. Bütün işler de ancak Allah'a irca olunur. Yani yalnızca bu ve bunun gibi olağanüstü olan işler ve oluşlar değil, size sıradanmış gibi görünen işler dahi Allah'a irca olunur, O'na döndürülür. Her iş eninde sonunda O'na dayanır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
[Bütün işler Allah’a döndürülür.] Yani mahlukat ve amelleri ile ilgili her konu -onlar hakkında kıyamet günü son hükmü, kimine ödül, kimine ceza verecek olan- Allah’a döner. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | لَقِيتُمْ | karşılaştığınız |
|
| 6 | فِئَةً | bir toplulukla |
|
| 7 | فَاثْبُتُوا | sebat edin |
|
| 8 | وَاذْكُرُوا | ve anın |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 10 | كَثِيرًا | çok |
|
| 11 | لَعَلَّكُمْ | belki |
|
| 12 | تُفْلِحُونَ | başarıya erişirsiniz |
|
Bedir’de Allah’ın olağan dışı yardımlarıyla zafer kazanılmıştı; çünkü bu ilk savaşta müslümanların yenilmesi, İslâm’ın da tarih sahnesinden silinmesi demekti. Müminlerin başarı ve zaferleri böyle mûcize yardımlarla sürüp gidemezdi. İlâhî kural ve kanunlara (âdetullah); yani başarının objektif, herkes için geçerli yol ve yöntemine göre hareket etmeleri gerekiyordu. Başarının altın kuralları, bütün müminlere hitap eden bu âyetle ileride gelecek olan 60. âyette şöyle sıralanmaktadır: Harekette sebat ve istikrar, Allah’ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve resulüne itaat, birlik ve beraberliği korumak, düşmana karşı caydırıcı güç edinmek, başarının gerektirdiği kadar hazırlıklı ve sabırlı olmak.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. لَق۪يتُمُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَق۪يتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فِئَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اثْبُتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اذْكُرُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اذْكُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يراً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir, لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تُفْلِحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُفْلِحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فلح ’dir.
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
Münada olan has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası اٰمَنُٓوا cümlesi müsbet mazi fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
Nidanın cevabı olan اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً , şart üslubunda gelmiştir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.
اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً , şart cümlesidir.
Şart edatı olan اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan لَق۪يتُمْ فِئَةً cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.
Mef’ûl olan فِئَةً ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاثْبُتُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupla gelerek şartın cevabına atfedilen وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يرا cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden كَث۪يرًا , mahzuf masdardan naib olarak onun sıfatıdır. Masdarın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Şart ve cevap cümleleri mazi de olsa anlamları gelecek zamandır. Bu durum şart kelimeleri ile gerçekleşmektedir. Zira muzâri fiilin başına لم edatı geldiğinde onu zaman bakımından maziye çevirdiği gibi, şart edatları da başına geldikleri mazi fiilleri gelecek zaman manasına dönüştürür. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman)
Umumilik ifade etme bakımından اِذَا ile اِنْ arasinda fark vardır. íbnu Usfur şöyle der: إذا قام زيد قام عمرو (Zeyd kalkınca Amr da kalkar) dediğin zaman, Zeyd’in her kalkışında Amr’ın da kalkacağı anlaşılır. Doğru olan da budur. اِذَا ile yapilan şart menfi olursa, cezası vaki olur. اِنْ edatinda ise, varlığından ümit kesilinceye kadar, ceza vaki olmaz. اِذَا ‘nın cezasi ise, şartı takip eder, ne önce, ne de sonra gelir. اِنْ ise, bunun aksinedir. اِذَا edatı, dahìl olduğu kelimeyi cezmetmez, çünkü sadece şart edatı değildir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.1 s.408)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’anı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine âmâdeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu surede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an ’ da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ, Bedir günü peygamberine ve müminlere verdiği çeşitli nimetlerini hatırlatınca, onlara, iki ordu karşı karşıya geldiği zaman riayet edecekleri şu iki çeşit edebi de öğretmiştir:
Birincisi, sebat. Bu, insanın kendisini düşmanla karşı karşıya gelme hususunda sağlamlaştırması ve kendi kendine düşmandan kaçmayı telkin etmemesidir.
İkincisi, Allah'ı çokça anmalarıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ilâhî kelamın açık anlamı şudur: Hiçbir şey, kulu Allah Teâlâ'nın zikrinden alıkoymamak; Zorluk sırasında kul, bütün varlığı ile O'na yönelmeli; Kul, her halükârda Allah Teâlâ'nın lütfunun kendisiyle beraber olduğuna güvenmek. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayette, ‘felaha ermeniz’ manasındaki تُفْلِحُونَۚ fiiliyle لَعَلَّكُمْ ifadesi olmasa da cümle tamamdır. Burada bu kısım talep edilen işlerin yapılmasına sebep olarak zikredilmiştir.
Savaşlarda belki de bu ayet dolayısıyla “Allahuekber” tesbihi çoğaltılır.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تُفْلِحُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Ayet teracci/umut ifade etmektedir. Bu da kurtuluşu ve başarıyı elde etmek için ayette istenilen sabretme ve kenetlenme emirlerine uyulması durumunda olacağının işaretidir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı “Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme”)
Bir Ramazan gününün iftar saatinden sonra, Erdemler Şehri’nin halkı Adalet’in etrafında toplanmış, sürgün günlerinden birini anlatmasını dinliyorlarmış:
Bu sefer yolum, ne bir kasabaya, ne de bir şehre düştü. Dışarıdan bakıldığında, bir şeye benzemeyen bir mağaranın derinliklerinde gizlenmiş bir dünyaya, dinlenmek umuduyla uğradım.
Beni karşılayan adamla beraber dolaşmaya başladık. Daha önce karşılaşmadığım manzaralara şahit oldum. Hele bir tanesi var ki zihnime kazındı:
İnsanlar bir salonda yanyana oturmuş. Önlerinde bir ip ve ipin yukarısında ona bağlı bir kova. Biraz daha yaklaştığımda, ip diye gördüğüm şeyin aslında incecik bir kılıç olduğunu farkettim. O zaman, midemi bulandıran kokunun kaynağını anladım: kan kokusuydu. İpe asıldıkça, elleri o kadar derinden kesiliyordu. Salonun girişindeki insanlar ipe daha kuvvetli asılırken, salonda ilerledikçe ipe sarılanların sayısı da azalıyordu. Beni gezdiren adama burada ne olduğunu sordum:
“Burası ‘Nefis Terbiyesi Atölyesi’. Hangi işte çalışırsa çalışsın, ustalığa geçmek isteyen herkes, bu atölyeden mezun olmak zorunda. Her kovada, onların karınlarını doyuracak yiyecekleri ve suları bulunmakta. Salonun başındakiler, henüz eğitimlerinin başında olanlar ve açlık korkusuna yenilerek ipe en çok asılanlar. Salonun sonundakiler ise mezun olmaya yakın olanlar. Aradan geçen zamanla, onlar korkularından arındıkları için kılıcın sonundaki kısacık ipi çekmenin bile yeterli olduğunu farkedenler. Yani dünyanın peşinden, ne kadar dünyalık niyetlerle koşarsan o kadar canını yakar, kanını akıtır ve hakikati göremezsin. Bu atölyede insanlar sabrı, açgözlülükten ve kibirden arınmayı, öğrenmeyi, görmeyi ve dinlemeyi, dünyadan ise ihtiyacı olanı almayı öğrenir. İşte ancak o zaman, işine ve ünvanına layık bir usta olabilir.’
Salondan çıktığımızda mezun olanların tebrik edildikleri, şiirlerle ve dualarla uğurlandıkları yere geldik. Aklımda kalanlar:
‘Kazandığında, umutsuzlukla geçirdiğin zamanlara acırsın. Kaybettiğinde, peşinden sürüklenmesem de olurmuş dersin. Zamanının dolduğu bildirildiğinde, akıp gidenin ardından bakar kalırsın. Dünyanın seni ne çok kandırdığını anlarsın.
Dünyaya ne yapışacaksın, ne de bırakıp kendini perişan edeceksin. Ey Müslüman, her şey de olduğu gibi, bunun da ortasını tutturacaksın. Ne dünyanın attığı ipe gereğinden fazla asılacaksın, ne de vaktinden önce pes edeceksin. Dünyanın ipine sarılırsan acında boğulursun, ahiretin ipine sarılırsan kazananlardan olursun.
Allah’ın izniyle bundan sonrasında; Dünyalık sonuçlara değil, nihai hedefe odaklanasın. Geçici hevesler için değil, kalıcı olan için çabalayasın. Ahiretin ve dünyan için çalışasın. Her işin sonunda, emeklerinin karşılığını Allah’tan bekleyesin. Neden bu dünyada olduğunu hep hatırlayasın. Her zerrenle seni yaratanı zikredesin, edesin ki nuruyla aydınlanasın. O’ndan gelene razı olasın. Kalbin imanla, zihnin kelamıyla, gönlün huzurla, çaban bereketle dolsun. Yolun da, gözün de açık olsun. İşin de, gücün de kolaylaşsın. İki cihanda da afiyette kalasın.
Allah yolunda, Allah’ın rızasını kazanmış her ustanın üzerine Allah’ın selamı ve rahmeti olsun. Sen de ardından dua edilenlerden olasın.’
Amin.
***
Çoğu endişelerin, kızgınlıkların ve üzüntülerin sebebi içinde bulunulan ana ait değildir. Bu tür olumsuz duygular çoğunlukla geçmişteki anılara veya geleceğe dair tahminlere yüklenen duygu ve düşüncelerden beslenerek gelir. Halbuki insan, benliğini bulunduğu anda tutabilse, o anda yaşadıklarını atlatmak için ihtiyacı olanlara sahip olduğunu görür.
Zira zaman akar gider, her şey sona erer. Ancak insanın bir parçası kimi anılarda takılı kalır ve tüm gücüyle tutunur. Bir şeyleri tam anlamıyla sindirememenin verdiği acıyla, ya geçmişten anılarla ya da gelecekten hayallerle, sahibi olan kişinin dikkatini devamlı, geliştirdiği olumsuz duygu ve düşüncelere çekmeye çalışır.
Hani sık sık şuna benzer ifadeler duyulur: ‘bugün yaşadıklarımı, şu yaşımda bilseydim yıkılırdım ya da bugün geleceğim noktayı görseydim, bu kadar üzülmezdim.’ Her ne kadar geçmişe ve geleceğe bağımlı bir tablo çizse de; insan aslında bulunduğu ana aittir. Gerçek olan yani bilincini açık tutması gerektiği an şimdidir.
Değişim kararı alan kişi, geçmişe ve geleceğe dair düşüncelerine anlayışla yaklaşır ve onlara şu an bulunduğu anı gösterir. Büyümüştür ve her geçen gün de gelişmeye devam etmektedir. Bulunduğu anın içinde başa çıkmak için gereken potansiyele sahiptir. Şüphesiz ki Allah onunla beraberdir. Ve o artık bilinçli bir kuldur.
Belki de dini tebliğ etmek ifadesiyle sadece başkaları düşünülmemelidir. Kişi, İslam’ı en doğru şekilde öğrenerek, kendi iç alemine tebliğde bulunmalı ve farklı anılara ait geliştirdiği duygularıyla düşüncelerini imana davet etmelidir. Merhamet göstererek, zorlamadan ve yıpratmadan, azimle çalışmalarına devam etmelidir. Böylece zamanla Allah’ın izniyle, Allah’a itaatte sebat gösteren bir kulun; zikir, dua, tebliğ ve ibadetlerin sonucunda iç alemindeki parçalarının icabetiyle imanı kuvvetlenir.
Ey Allahım! Biriktirdiğimiz olumsuz ve faydasız olan her duygu ve düşüncemizi Sana arzeder, çözümünü Senden isteriz. Bizi geçmişten ve gelecekten sıyrılarak, bulunduğu anı değerlendirenlerden eyle. İç ve dış alemimizdeki her parçamızı Sana itaat edenlerden ve emirlerini yerine getirenlerden eyle. Kalplerimizi Sana çevir ve imanlarımızı tamamla. Gönüllere ferahlık getiren kolaylıklarla, bizi razı olduğun ve kurtuluşa erdirdiğin kullarından eyle.
Amin.