Tevbe Sûresi 120. Ayet

مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ  ١٢٠

Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükâfatını elbette zayi etmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 كَانَ onlara yakışmaz ك و ن
3 لِأَهْلِ halkının ا ه ل
4 الْمَدِينَةِ Medine م د ن
5 وَمَنْ ve kimselerin
6 حَوْلَهُمْ onların çevresinden ح و ل
7 مِنَ -dan
8 الْأَعْرَابِ bedevi Araplar- ع ر ب
9 أَنْ
10 يَتَخَلَّفُوا geri kalmaları خ ل ف
11 عَنْ -nden
12 رَسُولِ Elçisi- ر س ل
13 اللَّهِ Allah’ın
14 وَلَا ve
15 يَرْغَبُوا kaygısına düşmeleri ر غ ب
16 بِأَنْفُسِهِمْ kendi canlarının ن ف س
17 عَنْ
18 نَفْسِهِ onun canından önce ن ف س
19 ذَٰلِكَ böyledir
20 بِأَنَّهُمْ çünkü
21 لَا yoktur ki
22 يُصِيبُهُمْ onların çekmeleri ص و ب
23 ظَمَأٌ bir susuzluk ظ م ا
24 وَلَا ve yoktur ki
25 نَصَبٌ bir yorgunluk ن ص ب
26 وَلَا ve yoktur ki
27 مَخْمَصَةٌ bir açlık خ م ص
28 فِي
29 سَبِيلِ yolunda س ب ل
30 اللَّهِ Allah
31 وَلَا ve yoktur ki
32 يَطَئُونَ ayak basmaları و ط ا
33 مَوْطِئًا bir yere و ط ا
34 يَغِيظُ öfkelendirecek غ ي ظ
35 الْكُفَّارَ kâfirleri ك ف ر
36 وَلَا ve yoktur ki
37 يَنَالُونَ sağlamaları ن ي ل
38 مِنْ
39 عَدُوٍّ düşman karşısında ع د و
40 نَيْلًا bir başarı ن ي ل
41 إِلَّا mutlaka
42 كُتِبَ yazıl(masın) ك ت ب
43 لَهُمْ kendileri için
44 بِهِ onunla
45 عَمَلٌ bir amel ع م ل
46 صَالِحٌ salih ص ل ح
47 إِنَّ şüphesiz
48 اللَّهَ Allah
49 لَا zayi etmez
50 يُضِيعُ ecirlerini ض ي ع
51 أَجْرَ iyilik edenlerin ا ج ر
52 الْمُحْسِنِينَ harcamaları ح س ن
 

Esasen Medine halkı ve yakın çevresindeki bedevîlerden Resûlullah’ın çağrısına uyup ona katılmaktan kaçınanların sayısının fazla olmadığı dikkate alınırsa, burada, anılan bu kesimden “hiç kimseye” böyle davranmanın yaraşmayacağını belirtmenin amaçlandığı söylenebilir. Yani âyet vâkıayı tesbitten ziyade muhtemel bir gevşekliği önlemeyi hedeflemektedir. Örnek nesle örnek davranışların yakışacağı, vahyin kaynağına böylesine yakın muhatapların Hz. Peygamber’e itaatte daha bir duyarlı olmaları gerektiği ve bunun ecrinin de çok büyük olacağı temasını taşıyan bu âyetlerden, diğer müminlerin sorumluluklarının daha az olduğu ve samimi biçimde ortaya koyacakları fedakârlıkların daha az sevap kazandıracağı mânası çıkarılmamalıdır. Öte yandan, Peygamber şehri ne özel atıfta bulunulması İslâmiyet’in daha çok orada şekillenmesi ve Hz. Peygamber’in yolunu izlemenin önemiyle ilgili olup, buradaki mesaj bütün çağları ve bütün mümin topluluklarını kuşatacak mahiyette genel ve süreklidir (Derveze, XII, 338; Esed, I, 386). 120. âyetin “çünkü” diye başlayan kısmından itibaren 121. âyetin sonuna kadarki ifade akışı da bunu destekler niteliktedir. Şu halde bu âyetlerden, –diğer kimselerin görevlerinde bir eksiltme anlamı çıkarılmaksızın– bir görevin, özellikle dinî bir vazifenin ifasında konuya ilişkin bilgi ve yakınlığı daha fazla olanların daha bir sorumluluk bilinciyle davranmaları gerektiği; bu bilinç içinde, samimi ve özverili olarak ortaya konan her davranışın Allah katında değer bulacağı ve asla boşa gitmeyeceği sonucu çıkarılabilir.

 120. âyetin “düşmana karşı bir başarı elde etseler” şeklinde tercüme edilen kısmı, düşmanın öldürülmesi, esir edilmesi, savaş malzemelerinin ele geçirilmesi, hezimete uğratılması gibi mânalarla açıklanmıştır (Şevkânî, II, 472).

 “Bir yol katettiklerinde” diye çevrilen 121. âyetteki ifadenin lafzî karşılığı “bir vadiyi katettiklerinde” şeklindedir. Sözlükte “akarsu yatağı” anlamına gelen vâdî kelimesinin Araplar’ca daha çok “yeryüzü, arazi” anlamında kullanıldığı (Zemahşerî, II, 177) ve “kataa” fiiliyle kullanıldığı zaman “yol tepmek, yola devam etmek” mânalarının kastedildiği dikkate alınarak Muhammed Esed’in çevirisi (I, 385, 386) bizce de tercihe şayan bulunmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

Cilt: 3 Sayfa: 72-73

 
نصب Nesabe : نَصْبٌ mızrak, bina veya taş gibi bir şeyi dikmek/doğrultmaktır. نَصِيبٌ bir şeyin başına dikilen taştır. Arapların bu isimde taptıkları ve üzerine kurban kestikleri taşları vardı. Bu kelimenin çoğulu أنْصابٌ ve نُصُبٌ şeklinde gelir. نُصْبٌ ve نَصَبٌ ise yorgunluk/bitkinlik anlamındadır. Yine نَصِيبٌ belirlenmiş pay ya da hisse de demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nasib, nisab (miktarı), mensub ve mansuptur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لِاَهْلِ  car mecruru  كَانَ  ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْمَد۪ينَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  atıf harfi  وَ  ’la  لِاَهْلِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur. Mekân zarfı  حَوْلَهُمْ  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنَ الْاَعْرَابِ  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  كَانَ ’nin muahhar ismi olup mahallen merfûdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتَخَلَّفُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ رَسُولِ  car mecruru  يَتَخَلَّفُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  يَرْغَبُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru  يَرْغَبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَنْ نَفْسِه۪  car mecruru  يَرْغَبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَتَخَلَّفُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  خَلَفَ ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

  ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ 

 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olup mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَا يُص۪يبُهُمْ  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُص۪يبُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ظَمَاٌ  fail olup damme ile merfûdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصَبٌ  atıf harfi  وَ  ile  ظَمَاٌ ‘e matuftur. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مَخْمَصَةٌ  atıf harfi  وَ  ile  ظَمَاٌ ‘e  matuftur. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  مَخْمَصَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrudur. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يُص۪يبُ   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  صوب ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَطَؤُ۫نَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَوْطِئاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَغ۪يظُ  cümlesi,  مَوْطِئاً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

يَغ۪يظُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الْكُفَّارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَنَالُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ عَدُوٍّ  car mecruru  يَنَالُونَ  fiiline mütealliktir. نَيْلاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  كُتِبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  كُتِبَ  fiiline mütealliktir. بِه۪  car mecruru  كُتِبَ  fiiline mütealliktir.  بِ  harf-i ceri, sebebiyyedir. عَمَلٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  صَالِحٌ  kelimesi  عَمَلٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir.Adedini bildiren mef’ûlü mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَالِحٌ  kelimesi sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُض۪يعُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُض۪يعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اَجْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُحْسِن۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

يُض۪يعُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  ضيع ’dir. 

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الْمُحْسِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

Cümlenin aklen mümkün olmayan durumlarda kullanılan  مَا كَانَ  ile gelmesi, bu halin müminlerden kesinlikle sadır olmaması gerektiğine işaret etmiştir.

مَا كَانُ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ ‘ye matuf olan mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَنْ  ’in sılası mahzuftur.  حَوْلَهُمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مِنَ الْاَعْرَابِ  car-mecruru, mevsûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin muahhar ismi konumundadır.

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولِ اللّٰهِ  izafetinde, رَسُولِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, Hz. Peygamberin şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. 

İlk cümlede müminler tehallüften nehyediliyor. Fakat bu nehiy, haber üslubunda gelmiştir. Muktezayı zahirin hilafına olan haber suretindeki cümle, inşâî manaya geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Medine halkından ve bedevilerden bir kısmının geri kalma fiilinde birleştirilmeleri cem’ sanatıdır.

Menfi muzari fiil sıygasında gelen  وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِاَنْفُسِهِمْ - عَنْ نَفْسِه۪  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

… مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ  ayetinin tefsirinde Beyzâvî, bu ifadenin nehiy manasına olduğunu, ancak mübalağa ifade etmek için nefy (haber) sıygasıyla geldiğini beyan eder. Ebussuûd ile Âlûsî de onun bu açıklamasından esinlenerek aynı manayı verirken, Zemahşerî’nin Keşşâf’ında bu bilgi yer almamaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

بنَفْسِه۪  değil de  عَنْ نَفْسِه۪  denmesinde latif bir anlam farkı vardır.  بِ  harfi birliktelik içindir. Bırakmadan ilişki kurmak, eşlik etmek manası taşır.  عَنْ  ise bırakmak, terketmek anlamları için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِاَنْفُسِهِمْ  sözündeki  بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. Hal konumundadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَا يَرْغَبُو ’nun nasbı da cezmi de caizdir, (bu) مَا كَانَ ’nin ifade ettiği savaştan geri kalma yasağına ya da beraber çıkmanın vacip olduğuna işarettir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪  ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen anlam şudur: “Onların Peygamberin uğruna canını ortaya koyduğu davayı bir kenara bırakarak kendi canlarını düşünmeleri, onun canının tehlikede olduğu yerlerde, kendisine uyup izini takip etmek gerekirken kendi canlarını korumakla meşgul olmaları onlara yakışmaz.’’ (Ayetin) zahiri, bu kimselerin Peygamberin (s.a.v) canından önce kendi canlarını düşündüklerini gösteriyor. Onun için anlatılmak istenen, Hz. Peygamberin canının tehlikede olduğu yerlerde onu bir kenara bırakıp kendi canlarını düşünmelerinin onlara yakışmayacağıdır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ  tabiri; Medine halkı; Hazrec ve Evs kabilelerinden oluşan Ensar ile Mekke ve diğer yerlerden oraya gelen muhacirleri ifade eder.

Aslında Medine şehir demektir. Buradaki Medine’den maksat Hz. Peygamberin hicret ettiği Medine şehridir. Nispet ismi Medenî şeklinde olur. Şehir anlamındaki Medinenin nispeti ise Medînî şekline gelir. Bu kentin, yüz tane adının olduğunu söyleyenler vardır. Onlardan birkaçı şunlardır: Dar'ul-Ehyâr, Dabiru’l Ebrâr, Daru's Sünne, Daru's Selame, Daru'l Feth, Bârra, Tayyibe, Tâbe, Taybe... Buraya bu son üç kelimenin isim olarak verilmesinin sebebi, oradaki hayatın hoş ve güzel oluşu, oradaki ıtırdaki güzel kokunun diğerlerinde bulunmayışından dolayıdır. Ayrıca Medine kentinde, Acve denen bir cins hurma vardır. Bu meyveden başka yerde bulunmaz. Bu meyve, zehirlenmelere şifadır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Arapların, Arap olarak isimlendirilmesi şundandır: Çünkü, Hz. İsmail'in çocukları Arebe’de doğup büyümüşlerdir. Arebe ise Tihâme (çöl) bölgesindendir. Böylece o çocuklar, beldelerine nispet edilmişlerdir. Arap yarımadasında meskûn olan ve onların dillerini konuşanlar da onlardandır. Çünkü bunlar da Hz. İsmail'in çocuklarındandır. Yine, Arapların Arap adını almalarının sebebinin, onların lisanlarının kalplerindeki şeyleri îrab yani ifade etmesi olduğu da ileri sürülmüştür. Arapçanın, diğer dillerde bulunmayan pek çok fesahat ve akıcılık üslubu ihtiva ettiğinden de şüphe yoktur. Hikmet erbabından birinin, yazmış olduğu bir kitapta şöyle dediğini gördüm: “Rumların hikmeti beyinlerindedir. Zira onlar, çok acayip terkipler meydana getirebilirler. Hindlilerin hikmeti vehimlerinde, Yunanlıların hikmeti ise kalplerindedir. Bu böyledir, zira çok mal elde etmek akılla alakalı bir şeydir. Arapların hikmeti de lisanlarındadır. Bu, onların lafızlarının çok tatlı ve ibarelerinin de çok çekici olmasındandır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelime Kur’ânda 6 ‘sı bu surede olmak üzere 10 kere geçmiştir. Buradakilerin hepsi münafıklar hakkındadır.


ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ 

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

ذٰلِكَ  mübteda, بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile işaret edilmesi Resulullah’tan geri kalmanın onlar için sabit bir durum haline gelmemesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذٰلِكُ  ve  ذٰلِكُمْ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, S. 190)

Masdar ve tekit harfi  بِاَنَّ  ‘nin dahil olduğu  بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfi ile  ذٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

بِاَنَّهُمْ ’daki  بِ  harfi sebep bildirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Yani onların zarara uğramayacaklarının sebebidir.

اَنَّ ‘nin haberi olan  لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Birbirine matuf olan  وَلَا نَصَبٌ  ve  وَلَا مَخْمَصَةٌ  kelimeleri, fail olan  ظَمَاٌ ‘a atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür. Bu kelimelerdeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. kelimelere dahil olan tekid ifade eden zaid  لَا  harfleri de anlama “hiçbir” manası katmıştır.

ظَمَاٌ - نَصَبٌ - مَخْمَصَةٌ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ظَمَاٌ - نَصَبٌ - مَخْمَصَةٌ  kelimelerindeki nekrelik, açlık, susuzluk ve yorgunluğun en az ve en fazla derecesini kaplayarak ifade etmek içindir. Yani onlara isabet eden susuzluğun derecesi binde bir nispetinde bile olsa onun karşılığı verilecektir. Nefy lamının tekrarı; isabet eden üç türlü meşakkatin hepsinin bir arada isabet etme şartını ortadan kaldırmıştır. Bu; onları yüceltmek ve himmetle takviye etmek içindir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafeti, lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır.  Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olan … لَا يُص۪يبُهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Mef’ûl olan  مَوْطِئاً ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.

يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ  cümlesi  مَوْطِئاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Yine  اَنَّ ’nin haberine matuf olan  وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ  cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûlü mutlak olan  نَيْلاً  ve kasr cümleyi tekit etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ عَدُوٍّ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak mef’ûle takdim edilmiştir.

لَا يَنَالُونَ  fiiline müteallik  مِنْ عَدُوٍّ  car-mecrurundaki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Nefiy harfi  لَا  ve istisna edatı  إِلَّا  ile hasr meydana gelmiştir. Kasr, fiille hal arasındadır.  يَنَالُونَ  maksur- sıfat, hal cümlesi  كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ  maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

يَطَؤُ۫نَ - مَوْطِئاً  ve  يَنَالُونَ - نَيْلاً  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ذٰلِكَ ’de toplanan beş unsur (açlık, susuzluk, yorgunluk, küffar beldeye ayak basma ve düşmana erişme) sayıldığı için cem' ma’at-taksim sanatı vardır.

Müstesna olan hal cümlesi  كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  كُتِبَ  fiiline müteallik olan  بِه۪  sebebin önemi için ve  لَهُمْ de durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

بِه۪ ‘deki  بِ  harfi sebebiyedir.

Fail olan  عَمَلٌ ’daki nekrelik nev ve tazim ifade eder. 

كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ  ifadesinde istiâre sanatı vardır. Burada yazma [ كُتِبَ ] ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâlanın salih ameller konusundaki hükmü, yazılı şeylerin sabit ve kalıcı olmasına benzetilerek mübalağa yapmak için yazma, hüküm vermek yerine müstear olmuştur. 

صَالِحٌ  kelimesi  عَمَلٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede tekidu’z-zem bima yuşbihu’l-medḥ sanatı vardır.

كُتِبَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.  

Cümle kasr ve mef’ûlü mutlakla tekid edilmiştir. Kasr faille hali arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Menfi cümlede zikredilenler, salih amel olarak yazılmaya hasredilmiştir.

Burada önünde nefy harfi َ لَا  olduğu için istisna  اِلَّا  harfi geçersizdir. Malum olduğu gibi nefy ve istisna harfleri bir araya geldiğinde, her ikisinin manası da geçersiz olur; birlikte hasr manası taşırlar. Burada mahsur olan mana, olumsuz cümlede zikredilmiş olan her salih amelin yazılmasıdır. Mücahitlerin her salih ameli için Allah'ın ecir yazdığı haber verilmiştir.

Güzel olan şey, geçen fiillerden her birinin َو  atıf harfiyle atfedilmesidir. Böylece her biri müstakil olarak zikredilmiştir. Her fiilin başına gelen nefy harfi َ لَا  hasra delalet eder.  بِه۪ 'deki müfred gaib zamirin tekrarlanması her bir fiilin tahsisine delalet eder. (Halidî, Vakafât, s. 79)

اِلَّا  istisna edatı, hal konumundaki  كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ  cümlesi umumî halden istisna edilen müstesnadır. İstisna müferrağdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ

 

Bu cümle makablinin sebebini bildirir. Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette üçüncü kez tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ  cümlesi müsneddir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. müsnedin cümle olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İhsan; Allah’ı görür gibi yaşamaktır.

الْمُحْسِن۪ينَۙ ‘den murad, yukarıdaki amelleri yapanlardır.

اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Muhsinlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ  cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez.]  ifadesine, yaptıkları bütün fiiller sebebiyle mücahitlerin muhsin olduğu ve şehit olmasalar da tüm muhsinlerin ödüllendirileceği manası idmâc edilmiştir. 

Son cümlede zamir makamında bahsi geçen amelleri yapanların  الْمُحْسِن۪ينَۙ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, onların amellerinin Allah katındaki kıymetine dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.

Bu görüşe göre zamir makamında zahir ismin kullanılması (onlar zamiri yerine, iyilik yapanlar denmesi), onları methetmek, onların da ihsan ehli zümresine dahil olduklarına, amellerinin de ihsan kabilinden olduğuna şehadet etmek ve hükmün kaynağını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Bahsi geçen amelleri yapanlar Allah tarafından mükafatlandırılacaktır. Çünkü Allah salih amelleri zayi etmez.

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)