Tevbe Sûresi 61. Ayet

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٦١

Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْهُمُ içlerinden bazıları
2 الَّذِينَ onlar ki
3 يُؤْذُونَ incitirler ا ذ ي
4 النَّبِيَّ Peygamberi ن ب ا
5 وَيَقُولُونَ ve derler ق و ل
6 هُوَ O
7 أُذُنٌ bir kulaktır ا ذ ن
8 قُلْ de ki ق و ل
9 أُذُنُ kulağıdır ا ذ ن
10 خَيْرٍ hayır خ ي ر
11 لَكُمْ sizin için
12 يُؤْمِنُ inanır ا م ن
13 بِاللَّهِ Allah’a
14 وَيُؤْمِنُ ve inanır ا م ن
15 لِلْمُؤْمِنِينَ mü’minlere ا م ن
16 وَرَحْمَةٌ ve bir rahmettir ر ح م
17 لِلَّذِينَ kimseler için
18 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
19 مِنْكُمْ sizden
20 وَالَّذِينَ ve kimselere
21 يُؤْذُونَ incitenlere ا ذ ي
22 رَسُولَ Elçisini ر س ل
23 اللَّهِ Allah’ın
24 لَهُمْ vardır
25 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
26 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
 

Bu âyetlerde münafık karakteri ve münafıkların davranışlarıyla ilgili tasvire yeni kesitler eklenmekte, bir taraftan müslümanlar onların görünen yüzlerine aldanmamaları için uyarılmakta, diğer taraftan da Allah’ın âyetleri, peygamberi ve müslümanlarla alay eden münafıklarakendilerinden önceki inkârcı kavimlerin acı sonları hatırlatılmaktadır. Burada işaret edilen münafıklara ait söz ve davranışlar, tefsirlerde daha çok Tebük Seferi öncesinde ve bu sefer esnasında yaşanan olaylarla açıklanır; bu konudaki rivayetler âyetlerin yorumuna ışık tutmakla beraber, âyetlerin üslûbu ve sözün akışından daha çok münafık tiplemesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır (münafıklar hakkında ayrıca bk. Bakara2/8-20; Nisâ 4/138-140, 142-146; Münâfikun 63/1-8). Tefsirlerde 61. âyetin inişi ile ilişkilendirilen bazı rivayetlere yer verilir. Bunlardan biri şöyledir: Bazı münafıklar özel sohbetlerinde Resûlullah’ı çekiştiriyorlardı, sonra içlerinden biri “Aman bunlar onun kulağına gitmesin” diye ikazda bulununca, “O her söze kolayca kanar, söylediklerimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin ettik mi bize inanır” şeklinde cevaplar veriyorlardı (Taberî, X, 168-169). Resûl-i Ekrem’in, münafıkların yalanlarını yüzlerine vurmadığı ve özellikle yemine çok değer verdiği gerçeğinden hareketle söz konusu rivayetlerle âyet arasında bağ kurulabilir. Fakat burada asıl amacın münafıkların tutumlarından bir kesit verip onların zihniyetini mahkûm etmek ve bu vesileyle dikkatleri Hz. Peygamber’in yüksek ahlâkına yöneltmek olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan münafıkların, “O her söylenene kulak veriyor” anlamındaki sözleriyle, Resûlullah’ın bazı sesler işitip onu vahiy olarak yansıttığı iddiasında bulunmuş oldukları yorumu da yapılmıştır. “Allah’ın resulünü incitenler” şeklinde tercüme edilen kısmı “peygamberi yerip kınayanlar” şeklinde anlamak da mümkündür (Esed, I, 366). Âyetin, “O sizin için hayırlı olana kulak veriyor” şeklinde tercüme edilen kısmı şöyle izah edilebilir: Resûlullah gelişigüzel tahminlerle insanlar hakkında yargıda bulunmaz, Allah’a olan derin imanının yanı sıra müminlere de büyük bir güven duyar ve söylenenleri böyle iyi niyet temeline dayanan bir anlayışla değerlendirir. Bu cümlede onun kulak verdiği bildirilen şeyle kastedilenin, bütün insanlığın hayrına olan “vahiy” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın mesajını ileten elçi olması itibariyle 62. âyette Hz. Peygamber de Allah’ın yanı sıra zikredilmiş fakat kimin hoşnut kılınması gerektiğini belirten zamir tekil kullanılmıştır. Bazı müfessirler bununla ilgili olarak, resulünün rızâsını kazanmanın Allah’ın da rızâsını kazanma mânasına geldiği yönünde açıklamalar yaparken, bazıları da burada hoşnutluğuna erişilmesi hedeflenecek yegâne varlığın Cenâb-ı Allah olduğuna işaret bulunduğunu belirtmişlerdir (Şevkânî, II, 429). 63 ve 64. âyetler arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Allah ve resulüne karşı çıkan, din özgürlüğünü yok etmek için uğraş veren kimseler, bu durumları dünyada açığa çıkmış olsa da olmasa da içinde ebedî olarak kalacakları cehennem azabına çarptırılacaklardır, en büyük rezil-rüsvâ olma aslında budur. Münafıklar bunu bilip dururken, sadece dünyada rezil olmaktan, haklarında bir sûre indirilip kalplerindekinin ortaya dökülmesinden endişe etmektedirler. Münafıkların ileri sürdükleri mazeretin geçersizliğini belirten 65. âyet, dolaylı bir tarzda müminlere yönelik olarak da dinî ve itikadî konuların şaka ve eğlence konusu edilemeyeceği hususunda ciddi bir uyarı ihtiva etmektedir. Münafıkların bir kısmı iman ile küfür arasında bocalayan, diğer bir kısmı ise bilinçli olarak ve ısrarla inkârcılığını sürdüren fakat müslümanlara karşı bunu gizlemeye çalışan kişilerdir. İşte 66. âyette, aklını ve iradesini doğru yönde kullanmayı, içindeki hak-bâtıl mücadelesini imanın galibiyetiyle sonuçlandırmayı başaranlara yüce Allah’ın bağış kapısının açık bulunduğu, inkârcılıkta ısrar edenler için ise kötü âkıbetin kaçınılmaz olduğu haber verilmektedir. 67. âyette münafık karakterine ve 68. âyette münafıkların acı âkıbetlerine değinildiği gibi, 71. âyette mümin karakterine ve 72. âyette de onların mutlu sonlarına işaret edilerek iki grup arasında bir mukayese yapılmasına imkân sağlanmıştır. 69-70. âyetlerde, gerçekte inkârcı oldukları halde iman etmiş gibi görünen münafıkların âkıbetlerinin açıktan açığa peygamberlere karşı mücadele veren inkârcılardan daha iyi olmayacağı belirtilmekte, güç ve servet sahibi olsalar da inkârcıların boş davalar uğruna yaptıklarının gerek dünyada gerekse âhirette ziyan olup gittiği (bu konuda bk. Âl-i İmrân3/10, 116-117) hatırlatılıp münafıkların da bundan ders almaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır. 

 

(Kuran Yolu/Diyanet tefsiri)

 

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنْهُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem haberin sıfatına mütealliktir. Takdiri,  بعض منهم  şeklindedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْذُونَ النَّبِيَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُؤْذُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّبِيَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.  يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli, هُوَ اُذُنٌ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اُذُنٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

يُؤْذُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اُذُنُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو ’dir. Aynı zamanda muzâftır. خَيْرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ  car mecruru  اُذُنُ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir.

يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ  cümlesi, mahzuf mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf  harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  يُؤْمِنُ  fiiline müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

رَحْمَةٌ  atıf harfi  وَ ’la  اُذُنُ ’ye matuftur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  رَحْمَةٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا مِنْكُمْ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir.

يُؤْمِنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

 

 وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُؤْذُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

رَسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَل۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنْهُمْ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يُؤْذُونَ النَّبِيَّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupla gelen  يَقُولُونَ  cümle atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هُوَ اُذُنٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌ  cümlesinin mazmunu (içeriği), eza veren sözleri sebebiyle hususun umuma atfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet-i kerimede mütekellim (Allah Teâlâ) muhatabı Peygamberin (s.a.v) her söylenene kulak veriyor dediklerini Peygamber (s.a.v) bildiği halde mütekellim kendisinin de bildiğini göstermesiyle bu ayet-i kerimede lâzım-ı fâide-i haber olmuştur. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Sûresi’nin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

هُوَ اُذُنٌ [O bir kulaktır.]  Bunun aslı, her söyleneni dinleyen kulak gibidir manasıdır. Bu ifadeden teşbih edatı ile vech-i şebeh hazfedilmiş ve teşbih-i beliğ olmuştur. “Zeyd aslandır.” ifadesine benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yahudilerin Peygamber Efendimize kulak demeleri üzerine Allah Teâlâ’nın da onun hayırlı kulak olduğunu belirtmesi müşâkele sanatının güzel bir örneğidir. Ayrıca Yahudilerin olumsuz manada kullandıkları bu sözü, Allah Teâlâ hayır sıfatını ekleyip olumlu manaya çevirerek tasdik etmiştir. Tekrar edilen lafızlar muhatabın dikkatini çeker. Kavlu bi’l mûcib sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)


 قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ  cümlesinde îcâz-ı hazif vardır.

اُذُنُ خَيْرٍ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri,هو  şeklindedir. Bu takdire göre mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned, tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

خَيْرٍ ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.

لَكُمْ  car-mecruru,  اُذُنُ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ  cümlesi, mahzuf mübteda için ikinci haber veya ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ , haber olan  اُذُنُ خَيْرٍ ’a matuftur. 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl ‘ الَّذ۪ينَ  başındaki harf-i cerle  رَحْمَةٌ  ‘ e mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا مِنْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

رَحْمَةٌ - خَيْرٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُؤْمِنُ - لِلْمُؤْمِن۪ينَ - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şayet  يُؤْمِنُ  fiili niçin, lafzatullah ile birlikte kullanıldığında  بِ  harf-i cerriyle;  مُؤْمِن۪ينَ  kelimesiyle kullanıldığında da لِ  harf-i ceriyle müteaddi olmuştur? denilirse biz deriz ki: Lafzatullah'a taalluk eden imandan maksat, küfrün zıddı olan tasdik olduğu için  بِ  harf-i ceriyle; müminlerle ilgili olan iman lafzının manası da onları dinlemek manasında olduğu için ve  لِ  harf-i ceriyle müteaddi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اُذُنُ خَيْرٍ  ifadesi istiaredir. Çünkü Hz. Peygamber gerçekte “kulak” değildir. Bu ifadeyle kastedilen iki mana bulunmaktadır. İlkine göre bu ifade, birisini, çok fazla namaz kılma ve oruç tutma ya da yeme ve uyuma ile niteleyen kimsenin “Falanca namaz ve oruçtan ya da yeme ve uykudan ibaret” demesi gibidir. Şu halde bu ifadeyle Hz. Peygamber, sözleri çok dinlemek ve onlara çok kulak vermekle nitelenmiş oluyor. (Casusa “göz” denilmesi gibi her duyduğunu ayırımsız onaylayana “kulak” denilmesi de cüzün zikredilip bütünün kastedilmesi (cüziyyet) ilgisi ile mürsel mecaz olur. Mecazın belâgi nüktesi, insanın bedeni ve bütün organlarıyla kulaktan ibaretmişçesine anlatımda abartı, pekiştirme ve vurgu sağlamasıdır. Buna göre müellif mürsel mecazları da istiare kapsamında görmektedir.  Diğer mana da Arapların “o bir kulaktır” şeklindeki sözlerinin, “işitilebilen hiçbir sözün kendisine gizli kalmadığı sağlıklı kulak organı” anlamında kullanılmış olmasıdır. Buna göre münafıklar, Peygamberi (s.a.v) konuşan herkesin bütün söylediklerinin kulağına ulaştığı, kalbine yerleştiği kimse olarak nitelemiş oluyorlar. Onlar bu sözü, Peygamber ve ailesini yerme makamında söylemiş oluyorlardı. Halbuki O, kusur nispet edenin kusurundan, iftira edenin iftirasından münezzehtir. Münafıklar, Hz. Peygamberin kibarlığı, nezaketi ve hilmi sebebiyle, kusurlarını yüze vurmadan herkesi dinleme vasfını saflığına hamlederek güya ona hakaret etmek istemişlerdir.  (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

Şayet rahmet olan her şey, bir hayırdır. O halde خَيْرٍ  kelimesinin peşinden  رَحْمَةٌ  kelimesinin getirilmesinin faydası ve hikmeti nedir? denilirse biz deriz ki: Hayır çeşitlerinin en kıymetlisi  رَحْمَةٌ ’dir. Binaenaleyh خَيْرٍ  kelimesinden sonra  رَحْمَةٌ  kelimesinin getirilmesi güzeldir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bu kişilerin bilinen kişiler olduğuna işaret etmesinin yanında onlara tahkir ifade eder. 

Müsnedin ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  رَسُولَ , şan ve şeref kazanmıştır. رَسُولَ , Hz.Peygamberi yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için lafz-ı celâle izafe edilmiştir. 

الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette  يُؤْذُونَ  ve  اُذُنٌ  kelimeleri ikişer kere geçmiştir. Aralarında cinas-ı nakıs, tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَالَّذ۪ينَ - یُؤۡمِنُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱلنَّبِیَّ - رَسُولَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ceza vaîdi onlara, doğrudan doğruya Allah tarafından sevk edilen, makablinden bağımsız bir cümledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ  [Allah Resulüne eziyet ediyorlar.] ifadesinde Resulullah’ın (s.a.v) şanını yüceltmek ve nübüvvet ve risalet gibi iki büyük mertebeyi onda toplamak maksadıyla  يُؤْذُونَهِ  (ona eziyet ederler) şeklinde zamir yerine  رَسُولَ  kelimesi gelmiştir.  رَسُولَ  kelimesinin Allah lafzına izafeti ise onun şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Peygamberin (s.a.v) risalet unvanıyla ism-i celile izafe edilerek  رَسُولَ اللّٰهِ  şeklinde zikredilmesi hem tazim hem de Resulullah’a (s.a.v) eziyetin sonucu itibarıyla Allah’a eziyet ve ilâhî gazabı mûcib olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zamir makamında  رَسُولَ  isminin zikredilmesi iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

Ayet-i kerimede haber olan  لَهُمْ  cümlesi mübtedadan sonra gelmesi gerekirken hasr ifade edebilmek için mübteda olan  عَذَابٌ اَل۪يمٌ ’dan önce gelerek,  لَهُمْ  maksûrun aleyhi,  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ise maksûr olmuştur. Yani elem verici azabın onların işlemiş oldukları günaha göre tam tamına uygun olarak onlara özel olarak hazırlandığını ifade etmiştir. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)