يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ٧٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَحْلِفُونَ | yemin ediyorlar |
|
| 2 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 3 | مَا |
|
|
| 4 | قَالُوا | söylemediklerine |
|
| 5 | وَلَقَدْ | halbuki |
|
| 6 | قَالُوا | söylediler |
|
| 7 | كَلِمَةَ | (o) sözü |
|
| 8 | الْكُفْرِ | küfür |
|
| 9 | وَكَفَرُوا | ve inkar ettiler |
|
| 10 | بَعْدَ | sonra |
|
| 11 | إِسْلَامِهِمْ | İslam olduktan |
|
| 12 | وَهَمُّوا | ve yeltendiler |
|
| 13 | بِمَا | bir şeye |
|
| 14 | لَمْ |
|
|
| 15 | يَنَالُوا | başaramadıkları |
|
| 16 | وَمَا |
|
|
| 17 | نَقَمُوا | ve öc almağa kalktılar |
|
| 18 | إِلَّا | sırf |
|
| 19 | أَنْ | diye |
|
| 20 | أَغْنَاهُمُ | kendilerini zengin etti |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | وَرَسُولُهُ | ve Elçisi |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | فَضْلِهِ | lutfiyle |
|
| 25 | فَإِنْ | eğer |
|
| 26 | يَتُوبُوا | tevbe ederlerse |
|
| 27 | يَكُ | olur |
|
| 28 | خَيْرًا | daha iyi |
|
| 29 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 30 | وَإِنْ | yok eğer |
|
| 31 | يَتَوَلَّوْا | dönerlerse |
|
| 32 | يُعَذِّبْهُمُ | onlara azabedecektir |
|
| 33 | اللَّهُ | Allah |
|
| 34 | عَذَابًا | bir azapla |
|
| 35 | أَلِيمًا | acıklı |
|
| 36 | فِي |
|
|
| 37 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 38 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 39 | وَمَا | yoktur |
|
| 40 | لَهُمْ | onların |
|
| 41 | فِي |
|
|
| 42 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 43 | مِنْ | hiçbir |
|
| 44 | وَلِيٍّ | velisi |
|
| 45 | وَلَا | ne de |
|
| 46 | نَصِيرٍ | yardımcısı |
|
Tefsirlerde âyetin iniş sebebi hakkında değişik rivayetler yer almıştır. Kaynaklarda münafıkların söylemediklerine dair Allah adına yemin ettikleri sözün ne olduğunu açıklamaya elverişli olaylar nakledilmekle beraber (Taberî, X, 184-186), âyetin asıl hedefi belirli bir olayı veya olayları hatırlatmak değil münafıkların –ne kadar inkâr ederlerse etsinler– küfür ve samimiyetsizliklerini gösteren sözler söylemiş olduklarını kesin biçimde ortaya koymak ve onların yeminlerine de güvenilemeyeceğine dikkat çekmektir.
Münafıkların kafalarında iyice tasarlayıp da başaramadıkları iş genellikle Hz. Peygamber’e suikast girişimi şeklinde açıklanmıştır (Taberî, X, 186-187). Âyetin geldiği zamanın şartları ve rivayet edilen olaylar böyle bir yorumu destekler nitelikte olmakla birlikte, Muhammed Esed bu tarihsel açıklamanın ötesinde âyetin daha derin bir anlama işaret etmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. Âyetin bu kısmına, “Onlar ulaşamayacakları bir amaç peşindeydiler” şeklinde mâna veren Esed’in burayla ilgili yorumu şöyledir: Burada kişinin, insan hayatının anlam ve amacı hakkında müsbet bir inanç sahibi olmadan içsel bir huzura, mânevî yetkinliğe ulaşamayacağı gerçeği dile getirilmektedir; ki böyle bir inanca, üstün erdem ve duyarlılıklarla donanmış kişilere yani peygamberlere indirilen vahiy yardımıyla ulaşılabilir. Bu itibarla, “Allah’a teslim olmak” konusunda gösterdikleri kararsız istekle, Hz. Peygamber’in kendilerine teklif ettiği rehberliğe itibar etmek konusundaki isteksizlikleri arasında bocalayan, kendilerini tüketip duran münafıklar, böyle yapmakla, “ulaşamayacakları bir amaç güdüyorlardı” (I, 372).
Kur’an’ın mânevî rehberliğinin ve onun ahlâkî ve toplumsal ilke ve öğretilerine bağlılığın sağlayacağı maddî ve toplumsal refah açıkça görünmeye başlamıştı. Nitekim Hz. Peygamber’in ve Mekkeli müslümanların Medine’ye gelmeleri ile birlikte buranın sosyal ve iktisadî yaşantısında yeni bir dönem başlamış, kısa zamanda çok olumlu gelişmeler olmuştu. Özellikle âyetin indiği –Resûlullah’ın vefatına yakın– sıralarda Medine toplumunun refah düzeyi oldukça yükselmiş ve Medineliler’in çevrede kazandığı saygınlık daha önceleri tasavvur edemeyecekleri kadar artmıştı. Bu durumda, münafıkların Hz. Peygamber’e bağlılıkta gösterdikleri isteksizliğin onda ve onun tebliğ ettiklerinde bu bakımdan bulabildikleri hata veya eksiklikten kaynaklanması mümkün değildi. İşte âyette, “Onların öç almaya kalkışmaları için Allah’ın ve O’nun lutfu sayesinde resulünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu!” buyurularak, onların Resûlullah’a ve müminlere hasmane bir tavır takınmalarının, başka bir haklı sebepten değil sadece bu dinin onlara sağladığı ve sağlayabileceği maddî mânevî nimet ve erdemlere karşı nankör ve liyakatsiz olmalarından kaynaklandığına işaret edilmiş olmaktadır (Şevkânî, II,
Münafıkların inkârcılıklarını ve yeminlerine güvenilemeyeceğini kesin bir biçimde ifade eden, onların bu tutumlarını haklı kılacak bir gerekçenin de bulunmadığını ortaya koyan âyetin, yine de onları dışlayan değil, tövbeye çağıran bir üslûpla devam etmesi Kur’an’ın insana bakışı konusunda çok önemli ipuçları vermektedir. İnanmadığı halde inanmış gibi görünme noktasına varan bilinçli bir güven bunalımı yaratmış kişilere karşı dahi tövbe kapısının açık olduğunu bildiren bu âyetin, somut bir durumdan hareketle, –ne kadar kusurlu olursa olsun– insanın ilâhî bağışlanma başvurusunda bulunmasına asla engel olunamayacağını hatırlattığı söylenebilir. Âyetin sonunda bu altın fırsatları değerlendirmemekte direnen kişiler için acı sonun kaçınılmaz olduğu da haber verilmiştir.
Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 37-39
Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar Tebük’te on küsur gün kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktılar. Bu yolculuk sırasında Allah’a ve Peygamber’e inanmamış olan bir grup, şeytanın tahrikine kapılarak Resulullah’a (s.a.v) suikast düzenlemeyi kararlaştırdı. Bu menfur eylemi Peygamber’in devesi yanlarından geçerken onu ürküterek Resulullah’ı yakınlardaki bir vadiden aşağı atmasını sağlamak suretiyle gerçekleştirmeyi plânladılar.
Ordu Şam ile Medine arasında yer alan bir geçide vardığında Hz. Peygamber askerlerine: “İçinizde vadinin tabanı boyunca yol almak isteyenler varsa, orası sizin için daha geniştir.” dedi. Bunun üzerine askerler vadi tabanı boyunca yol almayı tercih ederlerken, Resulullah’ın kendisi geçit yolundan gitmeyi uygun gördü. Devesini önden Ammar b. Yasir çekerken, arkadan onu Huzeyfe b. Yeman güdüyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) bu sırada ay ışığında yüzleri örtülü ve kuşku uyandırıcı bir hareket tarzı ile peşinden gelen birkaç atlıyı fark etti. Onlara kızarak kendilerine yüksek sesle bağırdı ve Huzeyfe’ye binek hayvanlarının yüzlerine elindeki kamçı ile vurmasını emretti. Bunun üzerine adamlar korkuya kapıldılar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) içlerinde gizledikleri hain plânı sezdiğini anladılar. Bu korku ile insanlar arasına karışarak kimliklerinin ortaya çıkmamasını sağlamak için geçit yolundan ayrılıp hızla gözlerden kayboldular.
Huzeyfe bu canilerin binek hayvanları aracılığı ile kim oldukları belirlendikten sonra üzerlerine gönderilecek kişiler eli ile öldürülmelerini Resulullah’tan (s.a.a) istedi. Fakat rahmet peygamberi olan Resulullah onları affetti ve işlerini yüce Allah’a havale etti.
(- el-Meğazî, c.3, s.1042; Mecmau’l-Beyan, c.3, s.46; Biharu’l-Envar, c.21, s.247)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ
Fiil cümlesidir. يَحْلِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlün bihi hazfedilmiştir. Takdiri, ما بلغك عنهم من السبّ şeklindedir.
وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ
وَ istinâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَلِمَةَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكُفْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı كَفَرُوا fiiline mütealliktir. اِسْلَامِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. هَمُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle هَمُّوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَنَالُواۚ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَنَالُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَعْدَ ve قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında اَنْ bulunur. Muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar. Ayette بَعْدَ ‘nin başına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduğu için mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَقَمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel نَقَمُٓوا fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ masdar harfidir. اَغْنٰيهُمُ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
رَسُولُهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ فَضْلِهٖ car-mecruru اَغْنٰيهُمُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette ibtidaiyye manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَغْنٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتُوبوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَكُ خَيْراً لَهُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. يَكُ ‘nün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
يَكُ nakıs, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. يَكُ ’nun ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. خَيْراً kelimesi يَكُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. لَهُمْ car-mecruru خَيْراً ’e mütealliktir.
يَكُ ’nun aslı يَكُونُ ’dir. Şart edatı اِنْ ’den dolayı نَ ’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için و hazfedilmiştir. İllet harfi وَ ’a benzediğinden tahfif için نْ ‘da hazfedilmiştir. Böylece geriye يَكُ lafzı kalmıştır.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt) ف ’si gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ’si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ’si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْراً kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.
İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّوْا şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesi şartın cevabıdır.
يُعَذِّبْهُمُ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَذَاباً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اَلٖيماً kelimesi عَذَاباً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فِي الدُّنْيَا car-mecruru يُعَذِّبْهُمُ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُعَذِّبْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاَرْضِ car mecruru وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. وَلِيٍّ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصٖيرٍ atıf harfi وَ ’la وَلِيٍّ ’e matuftur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Menfi mazi fiil sıygasındaki مَا قَالُوا cümlesi, ettikleri yeminin cevabıdır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالُواۜ fiilinin takdiri ما بلغك عنهم من السبّ (onlardan sana ulaşan küfürleri) olan mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün ve kasem’in hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
حْلِفُ fiili Kur’an-ı Kerim’de 13 yerde geçmiş ve hepsinde de bozulan yeminler için kullanılmıştır. Çoğunlukla bu ayette olduğu gibi münafıklara isnad edilmiştir. Her zaman yalan yere yemin anlamında kullanılmıştır. (Dr. Ayşe Abdurrahman bintü’ş Şâtî, İ’câzü’l Beyânî li’l Kur’an, s. 221)
وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan لَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Az sözle çok anlam ifade eden كَلِمَةَ الْكُفْرِ izafeti, قَالُوا fiilinin mef’ûlüdür.
Yine mazi fiil sıygasında gelen وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ cümlesi ve aynı üslupta gelen وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُوا cümlesi, kasemin cevabına وَ ile atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i ceriyle هَمُّوا fiiline mütealliktir. Sılası olan لَمْ يَنَالُوا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelerek, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
الْكُفْرِ - كَفَرُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْكُفْر - اِسْلَامِهِمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
قَالُوا kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. نَقَمُوا maksur/sıfat, mef’ûl olan masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهٖ cümlesi, masdar teviliyle نَقَمُوا fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
رَسُولَهُٓ atıf harfi وَ ’la fail olan lafza-i celâle atfedilmiştir. Cihet-i câmia, tezayüftür.
Veciz ifade kastına matuf وَرَسُولُهُ ve فَضْلِهٖ izafetlerinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولَ ve فَضْلِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
اللّٰهُ - وَرَسُولُهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
إلّا أنْ أغْناهُمُ اللَّهُ ورَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ sözü tehekkümi istisnadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstisna edatına kadar olan kısım zaten yerilecek bir durum iken edattan sonra gelen bu eleştiri ile birlikte yergi tekid edilmiştir. Müslümanlar cihetinden bakıldığında ise istisna edatından sonraki kısım münafıkların intikam almaya kalkışmaları için sebep teşkil edecek bir şey değildir. Onların Müslümanlara karşı böyle bir tavra girmeleri ise inananlar için övgülerinin tekidi anlamına gelecektir. (Hasan Uçar, Doktora Tezi Kur’an-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الفَضْلُ, bol bol verme ve eli açıklıkta ziyade manası taşır. مِنْ ise ibtidaiyyedir. Zenginleştirmenin sebebinin الفَضْلِ vasfına bağlanması, zenginleşilen şeyin bolluğundan kinayedir. Nitekim الفَضْلِ, sahibi verdiği zaman ancak bol bol verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu suçları işleyen münafıklar, inkârlarının gerekçesi olarak Allah’ın lütfuyla onları zengin etmesini ileri sürdüler. Halbuki Allah’ın elçisi Medine’ye geldiğinde onlar son derece sıkıntı içinde idiler. Zengin etmek, aslında bir övgü sıfatıdır. Ancak münafıkların zenginliği yergi sıfatı olmuştur. Çünkü bu zenginliğin beraberinde küfür ve inkâr söz konusudur. (Lâşîn, el-Bedî‘ fi Dav’i Esâlîbi’l- Kur’an, s. 90.)
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ يَتُوبُوا cümlesi şarttır.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَكُ خَيْراً لَهُمْ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
لَهُمْۚ car-mecrurunun müteallakı olan müsned خَيْراً , mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
خَيْراً - فَضْلِه۪ۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
Şart üslubundaki terkip, önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart cümlesi olan اِنْ يَتَوَلَّوْا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1-)Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2-) Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.
3-) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır.(Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يُعَذِّبُ fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla kullanılanı kesrettir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, اللّٰهِ isminin, korkuyu ve ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak üçüncü kez zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mef’ûlü mutlak olan عَذَاباً , bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları, yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade ederek, azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte korkunç olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يماً ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَذَاباً için sıfat olan اَل۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
عَذَاب ‘nin, acı duyan anlamındaki اَل۪يماً ile sıfatlanması istiare sanatıdır. Azap, bir şahıs özelliğine isnad edilerek kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatı vardır.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “عذابٌ مهين, عذابٌ عظيمٌ , عذابٌ أليم , عذابٌ شديدٌ ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
وَالْاٰخِرَةِۚ ifadesi, يُعَذِّبْهُمُ fiiline müteallik olan فِي الدُّنْيَا ‘ya matuftur. Cihet-i câmia tezattır. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الدُّنْيَا ve الْاٰخِرَةِۚ , mazruf mesabesindedir. Çünkü dünya ve ahiret, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْ cümlesiyle وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَلٖيماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُعَذِّبْهُمُ - عَذَاباً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَضْلِهٖ - عَذَاباً ve يَتُوبُوا - يَتَوَلَّوْا gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
عَذَاباً - اَل۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la …يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu وَلِيٍّ muahhar mübtedadır.
فِي الْاَرْضِ car-mecruru, مِنْ وَلِيٍّ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatı, zil halin önemine binaen öne geçmesi, takdim-tehir sanatıdır.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü yeryüzü zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
وَلَا نَص۪يرٍ ibaresi, tezayüf nedeniyle مِنْ وَلِيٍّ ‘e atfedilmiştir. نَص۪يرٍ ‘e dahil olan nefy harfi لَا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harftir.
Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.
نَص۪يرٍ ve وَلِيٍّ ‘deki zaid مِنْ ve لَا harfleri sebebiyle kelimeler “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَلِيٍّ - نَصٖيرٍ ve الْاَرْضِ - الدُّنْيَا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلِيٍّ - يَتَوَلَّوْا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا نَصٖيرٍ [Ne de bir yardımcı] ifadesi de olumsuzlamaya atıftır ki eğer bunun başına لَا ifadesi gelmemiş olsaydı hem dostluğun hem de yardımın ikisinin bir arada onlardan olumsuzlandığı şeklindeki anlam müphemleşebilir ve bunlardan sadece birinin olumsuzlandığı vehmi ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden “ne de bir yardımcı” ifadesi kullanılarak her ikisinin de kasıtlı olarak olumsuzlandığı belirtilmiş oldu. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara Suresi, 107)
Bu cümlede üç anlam vardır: 1-)Allah’ın öfke ve azabına karşı uyarı, çünkü hiç kimse bundan koruyamaz. 2-)Başka bir gücün değil de doğrudan Allah’ın kendilerine dost ve yardımcı olduğunu ifade ederek müminlerin kalplerini teskin etmek. 3-)Müminleri överek ve müşrikleri kınayarak bu iki grubun hali arasında ayrım yapmak. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara Suresi, 107)