بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً ٧٥
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اَلَمْ اَقُلْ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
اَقُلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Mekulü’l-kavli, اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ ’dur. اَقُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَنْ تَسْتَط۪يعَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَسْتَط۪يعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. مَعِيَ mekân zarfı, failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, كونك معي (Benimle beraber olman) şeklindedir. صَبْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
تَسْتَط۪يعَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Hz. Hızır’ın sözlerinden oluşan قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْر , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen azarlama ve itirafa zorlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Mütekellimin, cevabını bildiği soruyu muhataba yöneltmesi, bedî’ sanatlardan tecâhül-i âriftir.
اَقُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً cümlesi menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
اِنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesiyle gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Failin mahzuf haline müteallik مَعِيَ mekan zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan صَبْراً ’in nekre gelişi kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette geçen لَك [sana] ifadesi, kendisine yapılan uyarının artırılmış olduğunu bildirir. Çünkü o, ikinci defa ahdini bozmuştu. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayet, 72. ayetin aynısıdır. Burada sadece car mecrur ilavesi vardır. Cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً ٧٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | سَأَلْتُكَ | sana sorarsam |
|
| 4 | عَنْ |
|
|
| 5 | شَيْءٍ | bir şey |
|
| 6 | بَعْدَهَا | bundan sonra |
|
| 7 | فَلَا | artık olma |
|
| 8 | تُصَاحِبْنِي | bana arkadaş |
|
| 9 | قَدْ | elbette |
|
| 10 | بَلَغْتَ | sana ulaşmıştır |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | لَدُنِّي | benim tarafımdan |
|
| 13 | عُذْرًا | bir özür |
|
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavl, اِنْ سَاَلْتُكَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاَلْتُكَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَنْ شَيْءٍ car mecruru سَاَلْتُكَ fiiline mütealliktir. بَعْدَهَا zaman zarfı سَاَلْتُكَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُصَاحِبْن۪ي sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصَاحِبْن۪ي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi صحب ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَلَغْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ لَدُنّ۪ي car mecruru عُذْراً ’nin mahzuf haline mütealliktir. Sonundaki نِ vikayedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عُذْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سأل fiili aslında istemek manasındadır. عَنْ harf-i ceriyle kullanıldığında sormak manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَلَا تُصَاحِبْن۪ي şeklindeki cevap cümlesi, nehiy üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تُصَاحِبْن۪ي fiili, مفاعلة babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla kullanılanları müşareket ve teksirdir.
قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً
Ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Musa’nın (a.s) sözlerini قَدْ tahkik harfiyle tekid etme ihtiyacı duymasının sebebi, Hz. Hızır'ı ikna etmek istemesidir.
İşte bu noktada Hz. Musa, “Eğer bundan sonra sana birşey sorarsam seninle arkadaşlık etmeye çok arzulu ve düşkün olmama rağmen benimle arkadaşlık etme.” demiştir ki bu ifade, çok şiddetli bir pişmanlığı ortaya koyan bir ifadedir. Daha sonra Hz. Musa “Artık ben seni kesinlikle mazur sayarım.” demiştir ki onun bundan kastı, onu işte bu yolla methedip yumuşatmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَانْطَلَقَا | yine yürüdüler |
|
| 2 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 3 | إِذَا |
|
|
| 4 | أَتَيَا | vardıklarında |
|
| 5 | أَهْلَ | halkına |
|
| 6 | قَرْيَةٍ | bir kent |
|
| 7 | اسْتَطْعَمَا | yemek istediler |
|
| 8 | أَهْلَهَا | oranın halkından |
|
| 9 | فَأَبَوْا | fakat kaçındılar |
|
| 10 | أَنْ |
|
|
| 11 | يُضَيِّفُوهُمَا | onları konuklamaktan |
|
| 12 | فَوَجَدَا | derken buldular |
|
| 13 | فِيهَا | orada |
|
| 14 | جِدَارًا | bir duvar |
|
| 15 | يُرِيدُ | yüz tutan |
|
| 16 | أَنْ |
|
|
| 17 | يَنْقَضَّ | yıkılmağa |
|
| 18 | فَأَقَامَهُ | hemen onu doğrulttu |
|
| 19 | قَالَ | (Musa) dedi ki |
|
| 20 | لَوْ | eğer |
|
| 21 | شِئْتَ | isteseydin |
|
| 22 | لَاتَّخَذْتَ | alırdın |
|
| 23 | عَلَيْهِ | buna karşılık |
|
| 24 | أَجْرًا | bir ücret |
|
Qadda قضّ : Kur'an-ı Kerim'de infial babında إنْقَضَّ formunda geçmektedir ve anlamı düştü/yıkıldı olarak ifade edilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de infial babı formunda 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli inkızâzdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. انْطَلَقَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
حَتّٰٓى ibtida harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَتَيَٓا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَتَيَٓا fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. اَهْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَرْيَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا ‘dır.
اسْتَطْعَمَٓا fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. اَهْلَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَبَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُضَيِّفُو fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى edatı 3 şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette ibtida (başlangıç) edatı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْطَلَقَا۠ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi طلق ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerret yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
اسْتَطْعَمَٓا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi طعم ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
يُضَيِّفُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ضيف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. وَجَدَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru وَجَدَا fiiline mütealliktir. جِدَاراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُر۪يدُ cümlesi, جِدَاراً ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَنْقَضَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَقَامَهُۜ atıf harfi فَ ile makabline matuftur.
اَقَامَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْقَضَّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قضض ’dir.
يُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ‘dir.
اَقَامَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavl, لَوْ شِئْتَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. شِئْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
لَتَّخَذْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru اتَّخَذْتَ fiiline mütealliktir. اَجْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اتَّخَذْتَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ
فَ , istînâfiyyedir.
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Şart üslubundaki terkipte حَتّٰٓى ibtidâ harfi, اِذَا şart manalı zaman zarfıdır. Cevap cümlesine müteallik اِذَا ’nın muzâfun ileyhi olan اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَهْلَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
جاء yerine اَتَيَٓ fiilinin kullanılması lafız mana uyumu ile mürâât-ı nazîr sanatıdır. Bu ayette söz konusu kişilerin kasabaya geliş ve girişleri kolay olduğundan ve herhangi bir zorlukla karşılaşmadıklarından جاء yerine اَتَيَٓ fiili zikredilmiştir. Kur'an, meşakkat, zorluk ve güçlüğün olduğu durumlarda اَتَيَٓ fiilini değil, جاء fiilini kullanır. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu, c. 3, s. 160)
اسْتَطْعَمَٓا fiili استفعال babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en çok kullanılan talep, bu fiilde de görülmektedir.
فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا cümlesi, atıf harfi فَ ile اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُضَيِّفُوهُمَا cümlesi, masdar teviliyle, فَاَبَوْا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً ve فَاَقَامَهُ cümleleri, atıf harfi فَ ile …فَاَبَوْا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جِدَاراً için sıfat konumundaki يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَنْقَضَّ cümlesi, masdar teviliyle, يُر۪يدُ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُر۪يدُ fiilinin جدار kelimesine isnadı aklî mecazdır.
Ayetin başlangıcındaki فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا ibaresi, 71 ve 74. ayetlerdeki ile aynıdır. Aralarında tekrir ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
اراد الجدار ifadesinde istiare vardır. Çünkü istemek (irade), gerçek anlamıyla cansız varlıklar için doğru olmaz. Bunun anlamı, yapılarda iş görmek isteyen kimsenin haline benzeterek “yıkılmak üzere” yani yıkılmaya yaklaşmış demektir. Çünkü duvarda, dosdoğru dururken eğilme, sabit dururken kımıldama ve yerinden oynama şeklinde yıkılma emareleri görülünce anlam genişlemesi üslubu üzere onun için yıkılma isteme ifadesinin kullanılması güzel düşmüştür. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları; Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا cümlesi, قَرْيَةٍ ’in sıfatı olarak gelmiştir. Ancak اسْتَطْعَمَٓاهَا şeklinde muzâfun ileyh olarak zamir gelmesi gerekirdi. Zamir yerine اَهْلَ kelimesinin tekrarı; bu sıfatın asıl konulduğu manada olmaması sebebiyledir. Dolayısıyla قَرْيَةٍۨ ’den değil, “ehlinden yemek istediler” buyurulmuştur. Yani “O karyedeki herkesten teker teker yemek istediler ama hiçbiri buna yanaşmadı.” demektir. Eğer اسْتَطْعَمَٓاهَا şeklinde gelseydi bu mana bu kadar açık bir şekilde ifade edilmiş olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Mekulü’l-kavl, Musa’ya (a.s) ait sözlerdir.
لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır. لَوْ edatı, bir şeyin bulunmaması sebebiyle diğer şeyin de olmayacağını ifade etmek için kullanılır.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden لَوْ شِئْتَ cümlesi şarttır.
شِئْتَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَجْراً kelimesindeki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
لَتَّخَذْتَ fiili اِفْتِعال babındadır. Bu bab fiile, mutavaat, müşareket, ittihaz, izhar, talep gibi anlamlar katar.
Akşam yemeği temin etmek için onu ücret almaya teşvik etmek istedi ya da fuzuli iş yaptığını söylemek istedi. Çünkü لَوْ edatında az da olsa olumsuzluk manası vardır. Sanki azıktan mahrum kalıp da şiddetle ihtiyaç duydukları halde, lüzumsuz bir şeyle meşgul olduğu için kendine hakim olamamıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi |
|
| 2 | هَٰذَا | işte bu |
|
| 3 | فِرَاقُ | ayrılmasıdır |
|
| 4 | بَيْنِي | benimle |
|
| 5 | وَبَيْنِكَ | senin arasının |
|
| 6 | سَأُنَبِّئُكَ | sana haber vereceğim |
|
| 7 | بِتَأْوِيلِ | içyüzünü |
|
| 8 | مَا | şeylerin |
|
| 9 | لَمْ |
|
|
| 10 | تَسْتَطِعْ | güç yetiremediğin |
|
| 11 | عَلَيْهِ | üzerine |
|
| 12 | صَبْرًا | sabırla |
|
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavl, هٰذَا فِرَاقُ ’dır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. فِرَاقُ haber olup damme ile merfûdur. بَيْن۪ي mekân zarfı فِرَاقُ ’e mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنِكَ mekân zarfı atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اُنَبِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِتَأْو۪يلِ car mecruru سَاُنَبِّئُكَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَسْتَطِـعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَيْهِ car mecruru تَسْتَطِـعْ fiiline mütealliktir. صَبْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اُنَبِّئُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَسْتَطِـعْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ
Fasılla gelmiş beyanî istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mekulü’l-kavl, Hızır’ın (a.s) sözleridir.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi, haberin önemini ortaya koyarak ona dikkat çekme amacına matuftur. Hızır’ın (a.s) artık ayrılık vaktinin geldiğini bildirmesinin yanında, Musa’yı (a.s) azarlama maksadı da olabilir.
Kendisiyle yaşadıkları olaya işaret edilen هٰذَا ’da istiare sanatı vardır . هٰذَا ile yaşadıkarı durum, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Haber olan فِرَاقُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu; mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
فِرَاقُ ’nın بَيْن lafzına izafeti mastarın mecazen zarfa izafeti kabilindendir. Aslı üzere هٰذَا فِرَاقُ بَيْنَ şeklinde de okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بَيْن kelimesi, münasebet, vuslat, ilgi demektir. Zira Cenab-ı Hak da “And olsun, aranızdaki (bağ) parça parça olmuştur.” (Enam Suresi, 94) buyurmuştur. Buna göre mana, “Bu, aramızın ayrılığı yani aramızdaki münasebetlerin sona ermesidir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
بَيْنِ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً
.
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, mekulü’l-kavle dahildir. Cümleye dahil olan istikbal harfi سَ tekid ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Ayette خبر değil de نبّأ fiilinin kullanılması, mürâât-ı nazîr sanatının teşâbüh-i etrâf faslındandır. Çünkü نبّأ fiili çok önemli haberler söz konusu olduğunda kullanılır.
بِتَأْو۪يلِ ’nin muzâfun ileyhi olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً , menfî muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِ , siyaktaki önemine binaen amili olan صَبْراً ’e takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan صَبْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimenin nekre gelişi kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.
Daha sonra o âlim kimse Hz. Musa'ya [Sana, asla sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.] demiştir. Yani “Bu üç sorunun hikmetini haber vereceğim.” demektir. Te'vil kelimesinin aslı, Arapların, “İş ona varıp dayandı, vardı.” manasında söyledikleri, على الامر الى كذا şeklindeki deyimlerine dayanır. Binaenaleyh ما تاويله denildiğinde bunun manası, “Onun varacağı yer neresidir, bu iş nereye varacaktır?” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً ٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمَّا |
|
|
| 2 | السَّفِينَةُ | O gemi |
|
| 3 | فَكَانَتْ | idi |
|
| 4 | لِمَسَاكِينَ | yoksulların |
|
| 5 | يَعْمَلُونَ | çalışan |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | الْبَحْرِ | denizde |
|
| 8 | فَأَرَدْتُ | istedim |
|
| 9 | أَنْ | ki |
|
| 10 | أَعِيبَهَا | onu kusurlu yapmak |
|
| 11 | وَكَانَ | çünkü vardı |
|
| 12 | وَرَاءَهُمْ | onların ilerisinde |
|
| 13 | مَلِكٌ | bir kral |
|
| 14 | يَأْخُذُ | alan |
|
| 15 | كُلَّ | her |
|
| 16 | سَفِينَةٍ | gemiyi |
|
| 17 | غَصْبًا | zorla |
|
Ğasabe غصب : غَصَبَ fiili gasbetmek, zorla almak, gayrı meşru bir şekilde ele geçirmektir. غَصْبٌ ise gasp ve kanunsuz olarak sahip olma demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim olarak 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli gasbetmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Ayebe : عيب عابٌ / عَيْبٌ bir şeyin kendisinden dolayı عَيْبَةٌ olduğu, yani eksikliğin odağı olduğu bir durumdur. Sülasi formundaki kullanımı (عابَ-يَعِيبُ) ya geçtiği ayeti kerimedeki gibi fiilien ayıplı hale getirmek ya da sözle yani onu yererek ayıplı hale getirmekle olur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil olarak 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli ayıptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً
اَمَّا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
İsim cümlesidir. السَّف۪ينَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
كان nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. تْ te’nis alametidir. لِمَسَاك۪ينَ car mecruru كَانَتْ ’in mahzuf haberine müteallik olup, müntehel cumû’ sıygasında, gayr-i munsarif olduğu için cer alameti fethadır. يَعْمَلُونَ cümlesi, مَسَاك۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْبَحْرِ car mecruru يَعْمَلُونَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. اَرَدْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
اَع۪يبَهَا fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ cümlesi, قد takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur. Ta’lil hükmünde itiraziyye cümlesi olması da caizdir.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
وَرَٓاءَهُمْ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَلِكٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. يَأْخُذُ cümlesi, مَلِكٌ sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَأْخُذُ damme ile merfû muzari fiiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَف۪ينَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. غَصْباً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, مبيّن لنوعه (Çeşidini, türünü açıklayan) şeklindedir.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette ilki müfred, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَدْتُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette, Hızır’ın (a.s) sözleri devam etmektedir.
Şart üslubundaki terkipte اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır.
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ; Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
السَّف۪ينَةُ mübteda, فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ , mübtedanın haberidir. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِمَسَاك۪ينَ car-mecruru, nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şart üslubunda geldiği halde haberi mana taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ cümlesi, لِمَسَاك۪ينَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً
فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا cümlesi, atıf harfi فَ ile فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَرَدْتُ fiili, iki mef’ûl alan fiillerdendir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَع۪يبَهَا cümlesi, masdar teviliyle اَرَدْتُ fiilinin iki mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قد takdiriyle hal cümlesi olan وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. وَرَٓاءَهُمْ mekan zarfı, كَانَ ’nin mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَلِكٌ , muahhar ismidir.
كَانَ - كَانَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْباً cümlesi, مَلِكٌ için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal olan غَصْباً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
سَف۪ينَةٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hızır’ın فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا [Gemiyi kusurlu hale getirdim] diyerek görünüşte kötü olan bir fiili kendisine isnad etmesi, فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا “Rabbin, çocukların büyüyüp güçlenmelerini istedi.” (Kehf Suresi, 82) diyerek de hayrı Allah’a isnad etmesinde edep öğretme sanatı vardır. Bu üslup, kulların Allah’a karşı nasıl davranacaklarını öğretmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Üç ayette اَرَادَ fiillerinin failleri farklı gelmiştir. Bununla ilgili İmam Nesefi'nin bir açıklaması vardır: 1. فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا [Onu kusurlu kılmak istedim]; (اَرَدْتُ) (Kehf Suresi, 79) yaptığı iş zahiren ifsat olduğu için kendine nispet etmiştir.
2. Bu fiilde hem ifsat hem inam var, bu yüzden “istedik” demiştir. (اَرَدْنَٓا) (Kehf Suresi, 81)
3. Burada sırf inam var, ayrıca kulun kudretinin haricinde olduğu için اَرَادَ رَبُّكَ [Rabbin istedi] demiştir. (اَرَادَ ) (Kehf Suresi, 82) Bu üç meselede, nazar-ı dikkate alınan temel düstur; iki zarar çeliştiğinde, daha büyüğünü savuşturmak için daha küçüğünü üstlenmeyi gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كُلَّ سَف۪ينَةٍ [Her gemi] terkibinde hazif yoluyla îcaz vardır. “Her sağlam gemiyi” takdirindedir. فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا [Onu kusurlu yapmak istedim.] ifadesinden anlaşıldığı için صالحة (sağlam) lafzı kaldırılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İhtibâk bir belâgat terimi olarak “İkinci cümlede benzeri zikredilen kelime veya ifadenin birinci cümleden, birinci cümlede benzeri zikredilenin de ikinci cümleden hazf edilmesi” şeklinde tanımlanır. Buna göre ihtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
وَرَٓاءَهُمْ kelimesiyle o gemiyi gasp yoluyla alan melikin, onların önünde olması kastedilmiştir. Bu izahı, Ferrâ yapmıştır. Bunun böyle izah edilmesinin delili ise [Onların önünde de cehennem vardır. (İbrahim Suresi, 16)] ayetidir. Keza [Önlerindeki o çetin günü bırakırlar. (İnsan Suresi, 27)] ayeti de böyledir. Bu işin hakikati şudur: Senin göremediğin şey, senden gizlenmiş; sen de ondan gizlenmişsindir. O halde senin göremediğin her şey senin ötendedir. Bir şeyin önüne de o şey ondan gaib olduğunda ve görülmediğinde وَرَٓاءَ /verâ lafzı kullanılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ ٨٠
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّٓا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
İsim cümlesidir. الْغُلَامُ mübteda olup damme ile merfûdur. فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
اَبَوَا kelimesi كَانَ ’nin ismi olup elif ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُؤْمِنَيْنِ kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَش۪ينَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُرْهِقَهُمَا fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. طُغْيَاناً hal konumunda olup fetha ile mansubdur. كُفْراً atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرْهِقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رهق ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُؤْمِنَيْنِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ
Mütekellim Hz. Hızır, muhatap Musa (a.s) ’dır. Ayet atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında lafzen ve manen ittifak mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şart üslubunda geldiği halde haberi mana taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْغُلَامُ mübteda, فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ , mübtedanın haberidir. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَبَوَاهُ nakıs fiil كَانَ ’nin ismi, مُؤْمِنَيْنِ haberidir.
الْغُلَامُ - اَبَوَاهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَانَ ’nin haberi, isminin bir cüzü durumundadır. Burada كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi, mümin vasfının ebeveynin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olduğunu belirtir.
Önceki ayetteki gibi اَمَّا الْغُلَامُ [Çocuğa gelince] ifadesinden de kâfir lafzı kaldırılmıştır. Çünkü فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ [Anne ve babası mümin idiler.] cümlesi, çocuğun kâfir olduğunu göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً cümlesi, atıf harfi فَ ile كَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً cümlesi, masdar teviliyle خَش۪ينَٓا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Birbirine tezâyüf nedeniyle atfedilen hal konumundaki طُغْيَاناً ve كُفْراًۚ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
طُغْيَاناً - كُفْراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كُفْراً - مُؤْمِنَيْنِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ ifadesiyle, o çocuğun, ana-babasını tuğyana ve küfre sevketmesi kastedilmiştir. Bu, (Kehf Suresi, 73) ayetinde olduğu gibidir. Yani “Beni bir güçlüğe ve darlığa itme” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada اَبَوَاهُ [Anne ve babası] ifadesinde tağlîb sanatı vardır. İki babası denilmiş, anne-babası kastedilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً ٨١
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَدْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُبْدِلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُمَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَيْراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُ car mecruru خَيْراً ’a mütealliktir. زَكٰوةً kelimesi خَيْراً ’in temyizi olup fetha ile mansubdur. اَقْرَبَ atıf harfi و ‘ la makabline matuftur. رُحْماً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Masdar kalıbında olan زَكٰوةً kelimesinde i’lâl vardır. Kelimenin aslı زكوة ’dir. Fethadan sonra gelen harekeli و, elife çevrilmiştir.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبْدِلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi بدل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
خَيْراً - اَقْرَبَ kelimeleri ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً
Mekulü’l-kavle dahil olan ayette mütekellim Hz. Hızır, muhatap Musa (a.s) ’dır. Ayet atıf harfi فَ ile önceki ayetteki … فَخَش۪ينَٓا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Mekulü’l-kavle dahil olan 79. ayetteki اَرَدْتُ fiilindeki müfret mütekellim zamirinden bu cümlede اَرَدْنَٓا ile cemî zamire geçişte, iltifat sanatı vardır.
Üç ayette اَرَادَ fiillerinin failleri farklı gelmiştir. Bununla ilgili İmam Nesefi'nin bir açıklaması vardır: 1. فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا [Onu kusurlu kılmak istedim]; (اَرَدْتُ) (Kehf Suresi, 79) yaptığı iş zahiren ifsat olduğu için kendine nispet etmiştir.
2. Bu fiilde hem ifsat hem inam var, bu yüzden “istedik” demiştir. (اَرَدْنَٓا) (Kehf Suresi, 81)
3. Burada sırf inam var, ayrıca kulun kudretinin haricinde olduğu için اَرَادَ رَبُّكَ [Rabbin istedi] demiştir. (اَرَادَ ) (Kehf Suresi, 82) Bu üç meselede, nazar-ı dikkate alınan temel düstur; iki zarar çeliştiğinde, daha büyüğünü savuşturmak için daha küçüğünü üstlenmeyi gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْراً مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْماً cümlesi, masdar teviliyle اَرَدْنَٓا fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Anne babaya ait olan هُمَا zamirinin رَبُّ ismiyle izafeti onları şereflendirmek içindir.
Mef’ûl olan خَيْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
İsm-i fail yerine masdar kalıbının kullanılması mübalağa içindir. Kelimedeki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
مِنْهُ car-mecruru, خَيْراً ‘e mütealliktir.
خَيْراً ’e tezâyüf nedeniyle atfedilen اَقْرَبَ ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
زَكٰوةً ve رُحْماً kelimeleri temyizdirler. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
خَيْراً - رُحْماً - زَكٰوةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Şefkate daha layık buyurulmuştur. Yani “Bunun yerine verilen o çocuk, ebeveynine daha itaatkar ve daha şefkatli olmak suretiyle ana-babasına daha şefkatli ve merhametli olur.” demektir. رُحْماً, şefkat ve rahmet demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟ ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَمَّا | ise |
|
| 2 | الْجِدَارُ | duvar |
|
| 3 | فَكَانَ | idi |
|
| 4 | لِغُلَامَيْنِ | çocuğun |
|
| 5 | يَتِيمَيْنِ | iki yetim |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | الْمَدِينَةِ | şehirde |
|
| 8 | وَكَانَ | ve vardı |
|
| 9 | تَحْتَهُ | altında |
|
| 10 | كَنْزٌ | bir hazine |
|
| 11 | لَهُمَا | onlara ait |
|
| 12 | وَكَانَ | ve idi |
|
| 13 | أَبُوهُمَا | babaları da |
|
| 14 | صَالِحًا | iyi bir kimse |
|
| 15 | فَأَرَادَ | istedi ki |
|
| 16 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 17 | أَنْ |
|
|
| 18 | يَبْلُغَا | onlar (büyüyüp) ersinler |
|
| 19 | أَشُدَّهُمَا | güçlü çağlarına |
|
| 20 | وَيَسْتَخْرِجَا | ve çıkarsınlar |
|
| 21 | كَنْزَهُمَا | hazinelerini |
|
| 22 | رَحْمَةً | bir rahmet olarak |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | رَبِّكَ | Rabbinden |
|
| 25 | وَمَا |
|
|
| 26 | فَعَلْتُهُ | bunları yapmadım |
|
| 27 | عَنْ |
|
|
| 28 | أَمْرِي | ben kendiliğimden |
|
| 29 | ذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 30 | تَأْوِيلُ | içyüzü |
|
| 31 | مَا | şeylerin |
|
| 32 | لَمْ |
|
|
| 33 | تَسْطِعْ | senin güç yetiremediğin |
|
| 34 | عَلَيْهِ | hakkında |
|
| 35 | صَبْرًا | sabırla |
|
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمَّا şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
İsim cümlesidir. الْجِدَارُ mübteda olup damme ile merfûdur. فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’in ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. لِغُلَامَيْنِ car mecruru كَانَ ’in mahzuf haberine müteallik olup müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir. يَت۪يمَيْنِ kelimesi لِغُلَامَيْنِ ’nin sıfatı olup müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir. فِي الْمَد۪ينَةِ car mecruru لِغُلَامَيْنِ ’nin mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
تَحْتَهُ mekân zarfı كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَنْزٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. لَهُمَا car mecruru كَنْزٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
اَبُوهُمَا kelimesi كَانَ ’nin ismi olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. صَالِحاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Şart, tafsil ve tekid bildiren اَمَّا edatı, cevabının başındaki ف harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında ف harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَبْلُغَٓا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
اَشُدَّهُمَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir يَسْتَخْرِجَا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. كَنْزَهُمَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَحْمَةً mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. مِنْ رَبِّكَ car mecruru رَحْمَةً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlün lieclihi ,fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. 2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَادَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَسْتَخْرِجَا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi خرج ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. فَعَلْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَنْ اَمْر۪ي car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مستقلّا أو منفردا (Müstakil veya münferid olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟
İsim cümlesidir. ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. تَأْو۪يلُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ تَسْطِـعْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَسْتَطِـعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَيْهِ car mecruru تَسْتَطِـعْ fiiline mütealliktir. صَبْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
تَسْتَطِـعْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ
Mütekellim Hz. Hızır, muhatap Musa’dır. (a.s) Ayet, 80. ayetteki … وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen ittifak mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte اَمَّا , şart, tafsil ve tekid edatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan اَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ , şart üslubunda geldiği halde haberi mana taşıması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْجِدَارُ ‘nun mübteda olduğu cümlede, فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ haberdir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur لِغُلَامَيْنِ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يَت۪يمَيْنِ kelimesi, لِغُلَامَيْنِ için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْمَد۪ينَةِ car-mecruru, لِغُلَامَيْنِ ‘nin mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَمَّا şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı فَ ile birlikte gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde زَيْدٌ ذاهِبٌَ dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir.” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ; Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1, s. 421)
وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَحْتَهُ mekan zarfı, كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. كَنْزٌ كَانَ ‘nin muahhar ismidir.
Mübtedanın nekre gelişi, kesret ve nev ifade eder.
لَهُمَا car-mecruru, كَنْزٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ cümlesi atıf harfi وَ ‘la … فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَانَ ‘nin haberi olan صَالِحاًۚ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِغُلَامَيْنِ - اَبُوهُمَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
İki çocuğun babalarının salih olduğunun, كَانَ ’nin dahil olduğu, isme isnad edilmiş haberle belirtilmesi, babanın bu vasfının onun ayrılmaz bir parçası haline geldiğini gösterir.
كَانَ fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Râgıb el-İsfahânî,Müfredât)
فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ
Cümle, atıf harfi ف ile فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi, Allah Teâlâ’nın Rububiyet vasfını öne çıkarmak, içindir.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan كَ zamiri dolayısıyla Hz. Musa şan ve şeref kazanmıştır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا cümlesi, masdar teviliyle اَرَادَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ cümlesi, atıf harfi وَ ile masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ , amili اَرَادَ fiili olan mef’ûlün lieclihtir. Kelimedeki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
مِنْ رَبِّكَۚ car-mecruru, رَحْمَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Rububiyet vasfını öne çıkarmak ve zihne yerleştirmek için zamir makamında zahir olarak tekrarlanan Rab isminde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَنْزَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَحْمَةً ’nin kelimesinin, اَرَادَ ’nin mef’ûlün lehi yahut mef’ûlü mutlakı olma ihtimali de vardır, çünkü hayır istemek de rahmettir. Mahzûfa müteallık olduğu da söylenmiştir ki takdiri şöyledir: فعلن ما فعلت رحمة من ربك (Yaptığımı Rabbinin merhameti için yaptım.) (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ cümlesine atfedilmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
عَنْ اَمْر۪ي car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مستقلّا أو منفردا (Müstakil veya münferid olarak) şeklindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayetin başına atfedilen bu cümle kıssanın sonlandığına işaret eden beraat-i istihlal sanatıdır.
Daha sonra o zat, “Ben bunu kendiliğimden yapmadım.” yani “Bu işleri kendiliğimden, kendi görüşümle yapmadım, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile yaptım. Çünkü insanların mallarını yaralamaya, kusurlu hale getirmeye ve kanlarını akıtmaya yeltenmek, ancak vahiyle ve kesin nass ile caiz olur.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذٰلِكَ mübtedadır. Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife oluşu müsnedün ileyhe dikkat çekip net bir şekilde ortaya koymak içindir. İşaret ismi, işaret edileni, kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile anlatılanlara işaret edilmiştir. Açıklanan mana, ذٰلِكَ ile işaret edilerek, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu; mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
Cümlenin müsnedi olan تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟ , izafet formunda gelmiş az sözle çok anlam ifade edilmiştir.
Muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟ , menfi muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan صَبْراً ’e takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan صَبْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimenin nekre gelişi kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.
مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟ ibaresi, 78. ayettekinin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
79-80-82. ayetlerde اَمَّا السَّف۪ينَةُ [Gemiye gelince] - اَمَّا الْغُلَامُ [Çocuğa gelince] اَمَّا الْجِدَارُ [Duvara gelince] şeklinde başlayan paragraflar arasında leff-i neşr-i müretteb sanatı vardır. Zira daha önce gemiye binmeleri, köleyi öldürmesi ve duvarı yapması anlatılmış, daha sonra bunlar aynı tertipte anlatılarak leff-i neşr-i müretteb sanatı yapılmıştır. Bu, edebi sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Üç ayette اَرَادَ fiillerinin failleri farklı gelmiştir. Bununla ilgili İmam Nesefi'nin bir açıklaması vardır: 1. فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا [Onu kusurlu kılmak istedim]; (اَرَدْتُ) (Kehf Suresi, 79) yaptığı iş zahiren ifsat olduğu için kendine nispet etmiştir.
2. Bu fiilde hem ifsat hem inam var, bu yüzden “istedik” demiştir. (اَرَدْنَٓا) (Kehf Suresi, 81)
3. Burada sırf inam var, ayrıca kulun kudretinin haricinde olduğu için اَرَادَ رَبُّكَ [Rabbin istedi] demiştir. (اَرَادَ ) (Kehf Suresi, 82) Bu üç meselede, nazar-ı dikkate alınan temel düstur; iki zarar çeliştiğinde, daha büyüğünü savuşturmak için daha küçüğünü üstlenmeyi gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ ٨٣
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ ذِي car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir.
ذِي harfle îrab olan beş isimden biri olup cer alameti ي ’ dir. Aynı zamanda muzâftır. الْقَرْنَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir.
قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli سَاَتْلُوا ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اَتْلُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir.
عَلَيْكُمْ car mecruru اَتْلُوا fiiline mütealliktir. مِنْهُ car mecruru ذِكْراً ’in mahzuf haline mütealliktir. ذِكْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Istedi manasındaki سأل fiili, عَنْ harf-i ceriyle kullanıldığında sordu manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf ذِي الْقَرْنَيْنِۜ izafetinde muzâf olan ذِي , sahip manasına gelir ve harfle îrablanır.
قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ
Beyani istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراً cümlesine dahil olan istikbal harfi سَ tekid ifade eder, zamanı müstakbele taşır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Bu emir, mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi, şanı ve ciddiyeti bulunduğuna işaret eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَاَتْلُوا fiiline müteallik عَلَيْكُمْ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, ذِكْراًۜ ‘ın mahzuf mukaddem haline müteallik, مِنْهُ car mecruru ise, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef'ûl olan ذِكْراًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
سَاَتْلُوا - ذِكْراً - قُلْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
Bu “anlatacağım, haber vereceğim” fiilinin başında, gelecek zamanı anlatan س harfinin olmasının manası, “Eğer Allah beni (o bilgiye) vakıf kılar, o hususta bir vahiy indirir ve bu halin keyfiyetinden bana haber verirse mutlaka ben bu (okuma işini) yapacağım.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümlede hitap, soranlara; مِنْهُ zamiri de ذِي الْقَرْنَيْنِ ’e aittir. Zamirin Allah'a raci olduğu da söylenmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
İnsan için kolaydır;
Yaşadıklarını ve gördüklerini; bulunduğu ana göre değerlendirmek. Tanıdığı ve tanımadığı insanları; yaptığı bir kaç işe göre derecelendirmek. Bir olumsuzlukla, onlarca olumluyu görmemek ve hissetmemek. Huzurunu, nefsani duygularla ve vesveselerle gölgelemek. Ön yargılarıyla, fırsatları geri çevirmek ve kıymetli insanlardan uzaklaşmak. Aceleyle yanlış kararlar almak ve yanlış insanlarla dostluk kurmak. Hayatın bir kaç andan ibaret olmadığı gibi, insan da yaptığı bir kaç işten ibaret değildir.
İnsan için zordur;
Hiçbir şeyin boşa gitmediğine inanarak ve yaşadıklarının ardında gizlenenlerde ya da vesile olacaklarında hayır olduğunu umarak beklemek. Hayatın ve insanların; sadece bildiklerinden ibaret olmadığını çünkü bildiklerinin ne kadar sınırlı olduğunu hatırlamak. Zamanında bekleyemediği ya da acele ettiği bir çok şeyin sona erdiğine defalarca şahit olmasına ve bazı anların içinden çıkmak için sabırsızlanırken ya da neden onları yaşadığını anlayamazken, sonradan “aslında iyi ki öyle olmuş” demesine rağmen ders almamak.
Ey Rabbim! Sana; Kur’an-ı Kerim’inin içindeki her müjde, uyarı, dua ve ibret için hamd ederiz. Bizi; Kelamını okuyanlardan; sevenlerden; anlayanlardan; kalbine, hayatının her alanına, her ilişkisine ve yaşadığı her anına işleyenlerden eyle. Bizi; Sana tevekkül eden; namaz ve dua ile beklemesini bilen; yaşadığı her şeyde Sana güvenen; gördükleri ve insanlar hakkında hüsnü zan eden; gittiği her mekanda, hayrı konuşan ve hayrı hatırlayan kullarından eyle. Ey Rabbim! Bize; iki cihanda da gözümüzü ve gönlümüzü aydınlatacak hayırlar nasip et.
Amin.
***
Herkesin, belli çabaların ardından elde etmesi gerektiğine inandığı karşılıkları ve ulaşmayı umduğu sonuçları vardır. Kısacası akıllar bir alışveriş dünyası mantığıyla, nefisler de onun hevesiyle doludur. Ancak görünenlerin ardında saklı kalan ve akıllara sığması mümkün olmayan muazzam bir detay zinciri vardır. Bu yüzden de iki kere iki dört etmesi gerekirken, insan görünürde gelen beş ile daha iyisiyle ya da üç ile daha da kötüsüyle karşılaşabilir. Görünürde denir çünkü insan için hayat, dünyadan ibaret değildir ve her şeyin tam karşılığı ahirette verilecektir.
Aslında belki de dünya hayatı, biraz hz. Musa’nın Hızır (as)’la geçirdiği kısa zamana ve onun yaptıklarına akıl sır erdirememesine benzer. Ayrıldıkları zaman anlaşılır ki, hepsinde görünmeyen bir hikmet vardır. Allah’ın elçisi olan hz. Musa’nın, yapılanların sebebini anlayamaması da önemli bir ibrettir. İstenmeyen bir sonuçla karşılaşan insanın, oturup neden ve keşke’lerle kendisini yıpratmasındansa kendisini yaratan Allah’a teslim olması en güzelidir. Her şeyi anlayamayacağını kabul etmek, önemli erdemlerden biridir ve Allah’a güvenmek iç huzurunun asıl kaynağıdır.
Ey Allahım!
Sadece görünenlere aldanarak, görünmez hikmetleri unutarak, beklentilerle dolu olan nefislerimizin yalanlarına kanmaktan muhafaza buyur.
Bulunduğumuz ve hazırlandığımız anlar için varmışız ve her şeyin en iyisini hakkediyormuşuz hissiyle dolduran dünyanın ışıltısına kapılmaktan muhafaza buyur.
Ey Allahım!
Bizi elinden geleni yapanlardan ve gerisini Sana bırakanlardan eyle. İki cihanda da rahmet ve muhabbet ile muamele ettiklerinden, afiyet ve iyilik verdiklerinden, cehennem ateşinden ve azabından koruduklarından eyle.
Amin.