İbrahim Sûresi 31. Ayet

قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  ٣١

İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ söyle ق و ل
2 لِعِبَادِيَ kullarıma ع ب د
3 الَّذِينَ
4 امَنُوا inanan ا م ن
5 يُقِيمُوا kılsınlar ق و م
6 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
7 وَيُنْفِقُوا ve infak etsinler ن ف ق
8 مِمَّا
9 رَزَقْنَاهُمْ verdiğimiz rızıktan ر ز ق
10 سِرًّا gizli س ر ر
11 وَعَلَانِيَةً ve açık ع ل ن
12 مِنْ
13 قَبْلِ önce ق ب ل
14 أَنْ
15 يَأْتِيَ gelmeden ا ت ي
16 يَوْمٌ bir gün ي و م
17 لَا ki yoktur
18 بَيْعٌ bir alışveriş ب ي ع
19 فِيهِ onda
20 وَلَا ne yoktur
21 خِلَالٌ bir dostluk خ ل ل
 
Buradaki “alım satım” ifadesi mecazi anlamda kullanılmış olup maksat fidye vermektir. Hesap gününde böyle bir fidyenin kimseden kabul edilmeyeceği Kur’an’da sık sık ifade edilmektedir (krş. Bakara 2/254; Mâide 5/36; namaz hakkında bilgi için bk. Bakara 2/238-239; infak hakkında bk. Bakara 2/245, 254, 261).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 318
 
بيع Beye’a : بَيْعٌ değeri belirlenmiş birşeyi verip karşılığında bir değer almaktır. شِراءٌ ise bir değeri verip onun karşılığında değeri belirlenmiş birşeyi alma anlamındadır. Bazen bu iki kelime birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Bunun temelinde ise değerin ve değeri belirlenmiş şeyin ne olduğuna dair esas alınan düşünce yatmaktadır. بَيْعَةٌ ve مُبايَعَةٌ bütün gücüyle sultana itaat edeceğine dair sorumluluk altına girmek ve ona bağlı olacağına söz vermektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bâyi’, biat ve mübayaadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لِعِبَادِيَ  car mecruru  قُلْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  يَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِعِبَادِ ‘ın sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

فَ  karînesi olmadan gelen  يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن يؤمروا بإقامة الصلاة يقيموها  (Namazı ikame etmek emrolunurlarsa yerine getirirler) şeklindedir.

يُق۪يمُوا  fiili, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. يُنْفِقُوا  fiili, atıf harfi  وَ ‘la  يُق۪يمُوا  fiiline matuftur.

يُنْفِقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مَا  müşterek ismi mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  يُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası  رَزَقْنَاهُمْ ‘dur. Aid zamir mahzuftur. Îrabdan mahalli yoktur. Takdiri, رزقناهم إيّاه  şeklindedir.

رَزَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. سِراًّ  hal olup fetha ile mansubdur. 

عَلَانِيَةً  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  يُق۪يمُوا  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  يَوْمٌ  fail olup damme ile merfûdur. لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  cümlesi,  يَوْمٌ  ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. بَيْعٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Veya  لَيْسَ ‘ye benzeyen  لَا ‘nın ismi olup damme ile merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. خِلَالٌ  atıf harfi  وَ ‘la  بَيْعٌ ‘e matuftur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasbettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَعْدَ  ve  قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: 1. Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. 2. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. 3. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında  اَنْ  bulunur. 4. Muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar. Ayette  قَبْلَ  muzâf olup başına harf-i cer geldiği için mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

يُق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ‘dir. 

يُنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لِعِبَادِيَ  için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Sıfat, mevsufun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  عِبَادِيَ  izafetinde Allah Teâlâya raci olan mütekellim zamirine muzaf olan iman eden kullar, tazim ve şeref kazanmıştır.

[‘’İman eden kullarıma söyle ki, namazlarını gereğince kılsınlar; kendisinde ne alış- veriş, ne de dostluk bulunmayan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli - açık harcasınlar!"] İman eden kulların zikre tahsis edilmesi, onları yüceltmek ve kulluk vazifelerini ve hukukunu ifa edenlerin onlar olduklarına dikkat çekmek içindir. Bu ayet, iman eden kulların Resulullaha (s.a.v) son derece itaatkâr olduklarını ve onun emirlerine süratle uyduklarını bildirmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah (c.c) için yapılan harcamalarda en faziletli olan, nafile harcamalarda gizli yapmak, vâcip harcamalarda ise açık yapmaktır.

Bu emirlerden murad, müminleri Allah'ın nimetlerine, bedenî ve mâli ibadetlerle şükretmeye ve kâfirlerin yaptıkları gibi dünya nimetlerine dalmayı, onlara ziyadesiyle meyletmeyi terk etmeye teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ف  karinesi olmadan gelen mukadder şartın cevap cümlesi olan  يُق۪يمُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Takdiri, … إن يؤمروا بإقامة الصلاة (Namazı ikame etmekle emrolunurlarsa) olan şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Veya cümleye emir lamı takdir edilir.

وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ

 

Cümle, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle birlikte  يُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. 

Mevsûlün sıla cümlesi olan  رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

عِبَادِيَ  [kullarım] şeklinde müfred mütekellim sıyga ile başlayan ayette daha sonra  رَزَقْنَاهُمْ  [rızıklandırdık] şeklindeki cemi mütekellim sıygaya iltifat sanatı vardır.

رَزَقْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen ve hal konumundaki  سِراًّ - عَلَانِيَةً  lafızları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Hal olan  سِراًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Verilen rızıktan gizli ve aleni verilmesinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

سِراًّ  kelimesinin  عَلَانِيَةً  kelimesine takdim edilmesi, riya düşüncelerinden uzaklaştırmak için iki halden evla olana tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  car-mecruru,  يُق۪يمُوا  fiiline mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  cümlesi,  قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَبْلِ  zaman isminin önüne harf-i cer getirilmesi, öncelik manasını vurgulamak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  cümlesinde istiare sanatı vardır. يَوْمٌ , gelmek masındaki  يَأْت۪ي  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Zamanın, bir şahıs gibi gelecek olması olması, insanlar üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ  cümlesi,  يَوْمٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

بَيْعٌ  kelimesi fethalı da okunmuştur. Bu durumda  لَا  nefy harfi, لَيْسَ  gibi amel etmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  فِیهِ ’ nin müteallakı olan haber mahzuftur. 

لَا بَيْعٌ ‘a tezâyüf sebebiyle atfedilen  وَلَا خِلَال  ibaresindeki  لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.

خِلَالٌ  ; karşılıksız vermekten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

الصَّلٰوةَ - يُنْفِقُوا - عِبَادِ - رَزَقْنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki  يُق۪يمُوا  kelimesiyle ilgili olarak iki izah bulunmaktadır:

1) Bunun, mahzûf bir  قُل  [de] emrinin cevabı olması mümkündür. Buna göre, kelamın takdiri: “İman eden kullarıma, namazı kılın ve infak edin” de! Böylece onlar da namazı kılar ve zekâtı verirler” şeklindedir.

2) Bunun,  قال  fiilinden, emir lâm’ı düşmüş bir emr-i gâib olması da mümkündür. Yani, “namazı kılsınlar” demektir. Bu, “Zeyd’e söyle, Amr’a vursun” demen gibidir. Bu  ل ’ın hazf edilmesi caiz olmuştur; çünkü  قُل  sözü, bu emir lâmının yerini tutmaktadır. Eğer cümleye, başında  قُل  [De ki] emri olmaksızın  يُق۪يمُوا  denilerek başlanmış olsaydı, bu caiz olmazdı.

Ayetteki  سِراًّ  ve  عَلَانِيَةً  kelimesinin mansub oluşuyla alakalı birkaç izah bulunur:

1) Bu, “açıktan açığa ve gizli olarak veren kimseler olarak” manasında olmak üzere haldir.

2) Bunlar, “gizli ve açık zamanlarda” manasında, zarf olarak mansubdurlar.

3) Bunlar, “gizli bir infak ve de açık bir infakla” takdirinde olmak üzere, mef’ûl-ü mutlak olarak mansub kılınmışlardır. Bundan murad, nafile olanları gizlice vermek, farz olanları açıkça vermektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ [İçinde alışveriş olmayan gün gelmeden önce] alışveriş olsa kusur eden taksiratını telâfi edecek şeyler satın alır ya da onu kendine fidye yapar. (Ve dostluğun olmadığı) dostluk da yoktur ki dostun sana şefaat etsin. Ya da içinde ne alışveriş ne de dostlukla yaralanma olmayan gün gelmeden önce demektir. Onda ancak Allah rızası için infakta bulunan yararlanır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kıyamet gününde alışveriş ve dostluk bulunmamaktan murad, bir bedel ödemek, malından fidye vermek veya bir dostun şefaat etmesiyle ilâhî azaptan kurtuluş mümkün olmayacağını bildirmektir. Yahut onların dünyada konuştukları alışveriş ve dostluğun eseri ve faydasının olmayacağını, ancak, Allah için yapılan harcamaların faydalı olacağını bildirmektir. Bunların faydalarının kalmayacağını hatırlatmak, faydası ebedi olan Allah yolunda harcamayı en güçlü şekilde teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Eğer "Allah Teâlâ, "Dostlar o gün birbirine düşmandır, takva sahipleri müstesna" (Zuhruf, 67) buyurarak o günde bir dostluğun olduğunu bildirdiği halde, niçin bu iki ayette, Kıyamet günü hiçbir dostluğun olmadığını söylemiştir?" denirse, biz deriz ki: O gün dostluğun olmadığını ifade eden ayet, insan tabiatının temayülü ve nefsin arzusu sebebiyle olan bir dostluğun bulunmadığı manasına; dostluğun bulunduğunu gösteren ayet de, Allah Teâlâ'ya kullukta bulunmak ve O'nu sevmekten dolayı olan bir dostluğun olacağı manasına hamledilir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)