وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِقَوْمِهِ | kavmine |
|
| 5 | اذْكُرُوا | hatırlayın |
|
| 6 | نِعْمَةَ | ni’metini |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | عَلَيْكُمْ | üzerinizdeki |
|
| 9 | إِذْ | zaman |
|
| 10 | أَنْجَاكُمْ | sizi kurtardı |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | الِ | soyundan |
|
| 13 | فِرْعَوْنَ | Fir’avn |
|
| 14 | يَسُومُونَكُمْ | onlar sizi sürüyorlardı |
|
| 15 | سُوءَ | en kötüsüne |
|
| 16 | الْعَذَابِ | işkencenin |
|
| 17 | وَيُذَبِّحُونَ | ve kesiyorlardı |
|
| 18 | أَبْنَاءَكُمْ | oğullarınızı |
|
| 19 | وَيَسْتَحْيُونَ | ve sağ bırakıyorlardı |
|
| 20 | نِسَاءَكُمْ | kadınlarınızı |
|
| 21 | وَفِي | ve vardı |
|
| 22 | ذَٰلِكُمْ | bunda size |
|
| 23 | بَلَاءٌ | bir imtihan |
|
| 24 | مِنْ | -den |
|
| 25 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 26 | عَظِيمٌ | büyük |
|
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. لِقَوْمِ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavl, اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اذْكُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru نِعْمَةَ ’ye mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı, نِعْمَتَ ’ye mütealliktir. اَنْجٰيكُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْجٰيكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ اٰلِ car mecruru اَنْجَيْنَاكُمْ fiiline mütealliktir. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. يَسُومُونَكُمْ cümlesi, فِرْعَوْنَ ‘ nın veya اَنْجَيْنَاكُمْ ‘deki hitap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
يَسُومُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُٓوءَ ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
إِذْ : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrİ munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُذَبِّحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَحْيُونَ fiili , atıf harfi وَ ‘la يُذَبِّحُونَ ’ye fiiline matuftur.
يَسْتَحْيُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِسَٓاءَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
يُذَبِّحُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذبح ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَحْيُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حيي ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. ف۪ي ذٰلِكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَلَٓاءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بَلَٓاءٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَظ۪يمٌ kelimesi بَلَٓاءٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Zikret, hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl olan نِعْمَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَةَ اللّٰهِ izafetinde Allah Teâlâya muzaf olan نِعْمَةَ tazim edilmiştir.
نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ ibaresindeki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nimet sahibi insanlar, binek yerine konmuştur. Sanki Allah’ın nimetleri onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümledeki ikinci zaman zarfı نِعْمَةَ , اِذْ ’ye mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ cümlesi فِرْعَوْنَ ‘nin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سُٓوءَ الْعَذَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Kötü azap yerine ‘Azabın kötüsü’ buyurulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
ُسؤء kelimesi ile “çirkin” anlamı kastedilir. Burada سؤء العذاب ifadesindeki سؤء kelimesi ise azabın en şiddetlisi ve fenasıdır. Sanki azap dışındaki şeylere nispetle, çirkin olduğu ifade edilmiştir.
نِعْمَةَ - الْعَذَابِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, نِعْمَةَ - سُٓوءَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
سُٓوءَ - الْعَذَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zaman ismi olan اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, tecedddüt ve tecessüm ifade eden يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ [Sizi azaba tabi tutuyorlardı.] demektir. Buradaki يَسُومُونَ fiili, satış için malı arz etmek manasına olup burada müstear olarak kullanılmıştır. Yüce Allah bu azabı "erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı" şeklinde açıklamıştır. Bu cümle bir öncekinin tefsiri olup onun üzerine atfedilmiş, eklenmiş bir cümle değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Araf /141)
Burada Mûsa'nın (a.s), kavmini o zikredilen karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kendisine emredilen hatırlatmaya girişmesinin, beyanına başlanmaktadır. Asıl maksat, o vakitte vuku bulmuş hadiseleri hatırlatmak iken, hatırlatmanın vakte bağlanmasının sırrı hakkında daha önce birçok defa açıklama yapıldı. Mûsâ (a.s), ‘’Allah'ın size olan nimetini hatırlayın’’, diyerek teşvikle sözüne başlamıştır. Çünkü bu, nefis için daha makbul ve daha meylettiricidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
اٰلِ فِرْعَوْنَ ’ın sıfatının devamı olan cümle atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sıfatlar arasına وَ harfinin girmesi; mevsûfun bu sıfatla kemal manada vasıflandığına ve sıfat ile mevsufun sanki ayrı şeyler olduğu ve bir araya getirildiğini ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen يَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ cümlesi, makabline hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir.
یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡ cümlesinde kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Azabın en kötüsü ifadesinden sonra, azap türlerinin sıralanması cem mea-t taksim sanatıdır.
اَبْنَٓاءَكُمْ - نِسَٓاءَكُمْ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafiy sanatları vardır
يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ [Oğullarınızı boğazlıyorlar.] cümlesiyle وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ [ kadınlarınızı sağ bırakıyorlar.] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Kadınların sağ bırakılmaları erkeklerin boğazlanmalarının mukabili olarak dile getirildiğine göre sağ bırakılmak boğazlanmak derecesinde kötü sonuçlar doğuruyor demektir.
يُذَبِّحُونَ - يَسْتَحْيُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ [Size azabın kötüsünü reva görüyor; oğullarınızı kesiyor ve kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.] bu cümleler اٰلِ فِرْعَوْنَ 'dan yahut muhataplara ait olan zamirlerden çeşitli hallerdir. Burada azaptan murad edilen de Bakara ve Araf sûrelerindekinden başkadır. Çünkü orada kesmek ve öldürmekle tefsir edilmişti, burada ise kesmek azaba atfedilmiştir. Azap ya cinstir yahut köle edilip zor işlerde çalıştırmak manasındadır. Çünkü Allah'ın onlara güç vermesi ve onlara süre tanıması ile olmuştur. وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ [Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır.] ondan bir deneme vardır. İşaretin kurtarmaya raci olması caizdir. Beladan da nimet murad edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak bu manayı Bakara sûresinde يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ (Bakara / 49); A'râf suresinde (aynı sadedde) يُقَتِّلُونَ (öldürürler); bu ayette ise, atıf وَ ‘ı ile وَيُذَبِّحُونَ (boğazlarlar) şeklinde getirmiştir. Bunlar arasındaki fark nedir?
Cevap: Allah Teâlâ, Bakara suresinde (Ayet /49) وَ ‘sız olarak يُذَبِّحُونَ (Boğazlarlar) buyurmuştur. Çünkü bu ifade, o ayetteki سُٓوءَ الْعَذَابِ ifadesinin bir tefsiridir. Tefsir sadedinde gelen ifadenin başında atıf وَ ‘nın getirilmesi güzel olmaz. Nitekim sen şöyle dersin: أتاني القوم زيد وعمرو [Bana kavim (insanlar) geldi, yani Zeyd ve Amr] Çünkü زيد ve عمرو ile القوم kelimesini tefsir etmek istedin. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ [Kim bunlardan yaparsa, cezaya çarpar; Kıyamet günü azabı katlanır.] (Furkan / 68-69) ayetidir. Bundaki (ceza) kelimesi, "azabın katlanması" şeklinde tefsir edildiği için atıf وَ ‘ının zikredilmemesi gerekmiştir. Bu ayetteki bu ifadeye gelince, ifadesinin başına وَ getirilmiştir. Çünkü bunun manası, أنهم يعذبونهم بغير التذبيح وبالتذبيح [Onlar İsrâiloğullarına hem boğazlama, ayrıca boğazlama olmayan başka kötü azablan yapıyorlardı.] şeklindedir. Binaenaleyh bu ayette (ve boğazlıyorlardı) ifadesi, bir başka çeşit işkenceyi ifade etmekte olup, kendisinden önceki ifadenin tefsiri değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَلَٓاءٌ , muahhar mübtedadır.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tazim ifade etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكُمْ ile İsrailoğullarının başına gelenlere işaret edilmiştir. Musibetler ve nimetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
مِنْ رَبِّكُمْ car-mecruru بَلَٓاءٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin İsrailoğullarına ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak zikredilen Rab isminde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَلَٓاءٌ için ikinci sıfat olan عَظ۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
بلاء kelimesi, hem mihnet hem de nimet anlamında olabilir. Firavun hanedanının yaptıkları mihnet, Allah’ın onları kurtarması ise nimettir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Bakara 49)
Eğer ذٰلِكُمْ ifadesi, Firavunun yaptıklarına işaret ediyorsa, بَلَٓاءٌ kelimesi, mihnet, sıkıntı anlamındadır. Fakat eğer ذٰلِكُمْ onların Firavundan kurtarılmasına işaret ediyorsa, o zaman بَلَٓاءٌ kelimesi nimet anlamına gelir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Bakara 49)
بَلَٓاءٌ ; aslında tecrübe ve imtihan demektir. Fakat bu deneme, bazan hayır ve bazen şer ile olur. Ve çoğunlukla başlangıç şer ve sıkıntı manasını içine alır. Burada iki yön de vardır. Azap, bir bela ile imtihan; kurtuluşta bir hayır ile imtihandır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,Bakara 49)
بَلَٓاءٌ ve عَظ۪يمٌ kelimeleri, musibetin büyüklüğünü ve şiddetini göstermek için nekre getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir,Bakara 49)
Zuhaylî bu ayetin izahında şöyle demektedir: Ayet-i kerîmedeki وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ ifadesi, ikincisinin (oğullarını kesmesi) birincisinden (يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ /en kötü azabı tattırmak) farklı olduğuna delalet etmesi için وَ ile atfedilerek gelmiştir. Bakara suresinde (Bakara/49) ise ikincisinin birinci cümleden bedel-i ba‘z olduğunu göstermek için وَ ‘sız olarak يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ şeklinde gelmiştir. Yani Bakara suresindeki ifade önceki cümlenin tefsiri iken burada birinci cümledeki azaptan farklı bir durumu göstermektedir. Âlûsî ve İbn Âşûr, bu durumu özel olanın genel olana atfı kabilinden görmüşlerdir. Yani oğulları katletmek de en kötü azabı tattırmaya dahildir. Ancak önemine binaen sanki başka bir türmüş gibi hususi olarak zikredilmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Burada erkek çocukların mukabili olarak kız çocuklar değil, kadınlar buyurulmuştur. Eğer kız çocuklar buyurulsaydı Kur’an’ın kastettiği mana bozulurdu. Çünkü kız çocuklar büyüyüp kadın olurlar ve Firavunun adamlarının öldüreceği erkek çocukları doğururlar. Bu da İsrail Oğullarının zillet ve hakaret açısından en düşük seviyeye indirmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayette kız çocuk değil de kadın denmesi; Manayla irtibatlı olan en uygun lafzın seçilmesi olarak tanımlanan mürâât-ı nazîr sanatına güzel bir örnektir.
Soru: Kadınların hayatta bırakılması nasıl imtihan olur? Cevap: Onlar kadınları, kendilerini öldürmemelerine karşılık hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Yine Firavun hanedanının, o kadınları kocalarından ayrı olarak sağ bırakmaları onlara verilebilecek en büyük zarar idi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ [Firavun ailesinden sizi kurtardı.] sözünden sonra, onları hangi durumlardan kurtardığının açıklanması, ibhamdan sonra izah babından ıtnâbtır. Amaç onların bu kurtarılma nimetini akıllarına yerleştirip, gerekeni yapmalarını sağlamaktır.