مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ١٠٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ |
|
|
| 2 | كَفَرَ | inkar eden |
|
| 3 | بِاللَّهِ | Allah’ı |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | بَعْدِ | sonra |
|
| 6 | إِيمَانِهِ | inandıktan |
|
| 7 | إِلَّا | hariç |
|
| 8 | مَنْ | kimseler |
|
| 9 | أُكْرِهَ | (inkara) zorlanan |
|
| 10 | وَقَلْبُهُ | ve kalbi |
|
| 11 | مُطْمَئِنٌّ | mutmain olduğu halde |
|
| 12 | بِالْإِيمَانِ | imanla |
|
| 13 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 14 | مَنْ | kimselere |
|
| 15 | شَرَحَ | açan |
|
| 16 | بِالْكُفْرِ | küfre |
|
| 17 | صَدْرًا | göğsünü |
|
| 18 | فَعَلَيْهِمْ | üzerlerine iner |
|
| 19 | غَضَبٌ | bir gazab |
|
| 20 | مِنَ | -tan |
|
| 21 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 22 | وَلَهُمْ | ve onlar için vardır |
|
| 23 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 24 | عَظِيمٌ | büyük |
|
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِاللّٰهِ car mecruru كَفَرَ fiiline mütealliktir. مِنْ بَعْدِ car mecruru كَفَرَ fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فهو مؤاخذ... أو فلهم عذاب شديد (Ve o cezalandırılmıştır veya onlara şiddetli bir azap vardır.) şeklindedir.
اِلَّا istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ müstesna, istisnâ-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُكْرِهَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُكْرِهَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
وَ haliyyedir. قَلْبُهُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen merfûdur. مُطْمَئِنٌّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. بِالْا۪يمَانِ car mecruru مُطْمَئِنٌّ ‘ye mütealliktir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُكْرِهَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi كره ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُطْمَئِنٌّ , sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan إفعلَلَّ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası شَرَحَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
شَرَحَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْكُفْرِ car mecruru شَرَحَ fiiline mütealliktir. صَدْراً temyiz olup fetha ile mansubdur.
فَ zaid veya şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
عَلَيْهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. غَضَبٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru غَضَبٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mübteda nekre olup haber car mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır”, “mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart üslubundaki terkipte şart ismi مَنْ mübtedadır. Şart cümlesi olan مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Haber konumundaki كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِلَّا istisna edatı, müşterek ism-i mevsûl مَنْ müstesnadır. Ayetteki istisna munkatı’dır.
Müstesna konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُكْرِهَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ sözü kâfirlerin tamamından istisnadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُكْرِهَ fiilinin naib-i failinden hal olan وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُطْمَئِنٌّ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın, takdiri فهو مؤاخذ (Ve o cezalandırılır.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
الْا۪يمَانِ - كَفَرَ ve اُكْرِهَ - مُطْمَئِنٌّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مُطْمَئِنٌّ - الْا۪يمَانِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْا۪يمَانِ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اُكْرِهَ cümlesiyle, وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Kim imandan sonra Allah'ı tanımaz ayeti, (bir önceki ayette sözü edilen) Allah'a yalan uydurup düzenlerden bedeldir. Yani ancak iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eden kimseler, yalan uydurup düzerler. Zeccâc istisnanın sonuna kadar ifadenin tamam olmadığı kanaatine vardığından, bunu makabli ile alakalı kabul etmiştir. Ahfeş ise مَنْ [kim] ifadesinin mübteda olduğunu, haberinin ise mahzuf olduğunu söylemiştir. Bu haberin zikredilmeyerek ikinci; مَنْ [kim]...in haberi ile yetinilmiştir. Bu da bir kimsenin: “Kim bize gelir ve ihsan ederse biz de ona ikram ederiz.” ifadesine benzemektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Yüce Allah, zorlama (ikrah) halinde küfrü müsamaha ile karşılayıp bundan dolayı sorgulamadığından, ilim adamları da şeriatın bütün fer'i hükümlerini bu asla göre yorumlamışlardır. Bu fer'i hükümler için zorlama söz konusu olduğu takdirde bundan dolayı kişi sorumlu tutulmaz ve buna herhangi bir hüküm terettüp etmez. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
Ayetteki istisna (kalbi iman ile mutmain olan hariç) ilâhi gazap veya zemmedilmek hükmünden müstesnadır. Anılan hükme mahkum olmak için küfür kelimesini söylemek yeterlidir, çünkü küfür sözle de gerçekleşir. Zorla iman etmekte ise kalbin iman ile mutmain olması, bir fayda vermez. Kalbin iman ile mutmain olmasının fayda vermesi, icbar ile olan küfür içindir. Yani küfre icbar edilen kimse eğer kalbi iman ile mutmain olup inancı değişmezse bu hükümden müstesnadır. Ayette bu noktanın, sarih olarak belirtilmemesi, bunun hakikatte küfür olmadığına işarettir. Bu ayet delalet ediyor ki iman kalbî tasdiktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstidrak harfi لٰكِنِ burada amel etmemiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi مَنْ mübtedadır. Şart cümlesi مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Haber konumundaki شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
صَدْراً temyizdir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mübtedanın haberi olan فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ cümlesine dahil olan فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. عَلَيْهِم , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Tazim ifadesi için nekre gelen غَضَبٌ , muahhar mübtedadır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetteki ilk مَنْ şart edatı, ikincisi müstesna olarak nasb mahallinde ism-i mevsûl, üçüncüsü ise mübteda olarak merfû mahaldeki ism-i mevsûldür. Bu kelimeler arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ cümlesinde car mecrur olan haberin mübtedaya takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mübtedanın nekre olarak gelmesi tazim kastıyladır. Büyük bir gadap demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
وَ , atıf harfidir. Haber olan cümleye hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan عَظ۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَظ۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
لَهُمْ sözünün عَذَابٌ عَظ۪يم ‘e takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَلَيْهِمْ - لَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, قَلْبُهُ - صَدْراً ve عَذَابٌ - غَضَبٌ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَفَرَ - كُفْرِ kelimeleri arasında iştikak cinası, ayrıca bu iki kelimede ve مَنْ - ا۪يمَانِ kelimelerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cenab-ı Hakk'ın “Kalbi iman üzere mutmain ve müsterih olarak” ifadesi, imanın yerinin kalp olduğuna delalet eder. Yeri kalp olan şey ise ya inançtır yahut kelam-ı nefsîdir (düşüncedir). Dolayısıyla imanın, ya bilmekten yahut da kelam-ı nefsî ile tasdik etmekten ibaret olması gerekir. Allah en iyi bilendir. Daha sonra Cenab-ı Allah, “fakat kim küfre sîne açarsa” yani “göğsünü (kalbini), küfrü kabul etmek için açar, yayarsa” buyurmuştur. “Sadr” kelimesi, شَرَحَ fiilinin mef'ûlü olarak mansubdur. Buna göre kelamın takdiri, “kim göğsünü küfre açarsa” şeklindedir. Burada صَدْرَهُ kelimesindeki zamir hazf edilmistir. Çünkü insan, başkasının göğsünü açmaya, şekillendirmeye muktedir olamaz. Binaenaleyh ayetteki “sadr” kelimesi, kendisiyle marifelik (belirlilik) murad edilen nekre bir kelimedir. Allah Teâlâ sonra “Allah'ın gazabı onların başındadır.” buyurmuştur. Bu, “Allah Teâlâ, onlara azap etmeye hükmetmiştir.” demektir. Cenab-ı Allah, daha sonra bu azabı niteleyerek “Onlar için en büyük bir azap vardır.” buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)