وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ ١٧١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَثَلُ | durumu |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 4 | كَمَثَلِ | haline benzer |
|
| 5 | الَّذِي | kimsenin |
|
| 6 | يَنْعِقُ | haykıran |
|
| 7 | بِمَا | şeylere(hayvanlara) |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يَسْمَعُ | bir şey işitmeyen |
|
| 10 | إِلَّا | başka |
|
| 11 | دُعَاءً | çağırmadan |
|
| 12 | وَنِدَاءً | ve bağırtıdan |
|
| 13 | صُمٌّ | sağırdırlar |
|
| 14 | بُكْمٌ | dilsizdirler |
|
| 15 | عُمْيٌ | kördürler |
|
| 16 | فَهُمْ | onun için onlar |
|
| 17 | لَا |
|
|
| 18 | يَعْقِلُونَ | düşünmezler |
|
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَ teşbih ve cer harfidir. كَمَثَلِ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası یَنۡعِقُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَنْعِقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يَنْعِقُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَسْمَعُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَسۡمَعُ damme ile merfû muzari fiildir. إِلَّا hasr edatıdır. دُعَٓاءً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نِدَٓاءً atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ
İsim cümlesidir. صُمُّ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هُمْ şeklindedir. بُكۡمٌ ikinci haber, عُمْيٌ üçüncü haber olup damme ile merfûdur.
صُمٌّ - بُكْمٌ - عُمْيٌ kelimeleri sıfat-ı müşebbbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
İsim cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَعْقِلُونَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَعۡقِلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُ الَّذ۪ينَ ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Muzafun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Muzafun ileyh konumundaki ikinci ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَنْعِقُ fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelmiş, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
مَا ’nın sıla cümlesinde لَا ve إِلَّا ile hasr meydana gelmiştir. Kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَسْمَعُ maksur-sıfat, دُعَٓاءً وَنِدَٓاءً maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
Cümlede geçen ٱلَّذِینَ - ٱلَّذِی - مَا ism-i mevsûlleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
دُعَٓاءً - نِدَٓاءً kelimelerindeki tenkir; kesret ve nev içindir.
یَنۡعِقُ - یَسۡمَعُ ve دُعَٓاءً - نِدَٓاءً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَثَلِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
Ayetteki teşbih, temsîlidir. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
Hükmün illetine işaret için; مثلهم (onların hali) şeklinde zamir yerine, مَثَلُ ٱلَّذِینَ şeklinde ism-i mevsûl gelmiştir. Nida ile dua arasındaki fark; duanın yakındakine, nidanın ise uzaktakine seslenirken kullanılmasıdır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1275 - 1276)
Kâfirlerin İslama davet edildiği andaki halleri, hayvanların yüksek sesle haykıran birisinin seslenişini işittikleri andaki hallerine benzetilmiştir. Benzetme yönü; cahillik, şuur ve idrak yoksunluğudur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1277)
Bu kâfirlerin hali neye benzer bilir misiniz? وَمَثَلُ ٱلَّذِینَ كَفَرُوا۟ bütün kâfirlerin hali, كَمَثَلِ ٱلَّذِی o hayvanın haline benzer ki, يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ bağırıp çağırmadan başka birşey işitmeyerek haykırır. Duyup dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir, manadan haberi yoktur. صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمْيٌ onlar, birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. فَهُمۡ لَا یَعۡقِلُونَ bunun için hiçbir şey anlamazlar. Sadece hay! huy!, kuru gürültülere, çan seslerine, kaval sesine kulak verirler, haykırırlar. Bunlara söz söyleyecek, doğru yola davet edecek olanların hali de o hayvan çobanının haline benzer, o yolda çobanlık etmesi gerekir. Çoban onlara insan gibi, yiyiniz, içiniz, yayılınız derse anlamazlar, manasız seslerle ıslık, düdük çalar, bağırıp çağırarak azarlar, sürer, haylarsa bir şey duyarlar. İşte kâfirlerin durumu da böyledir. Bunlar, Allah’tan, peygamberden bir şey anlamazlar, manalı sözleri duymazlar, çan ve düdük sesleri arkasında dolaşırlar. Bunları işittikleri zaman haykırırlar, höykürürler. Yiyip içmek, yayılmak için yola gelirlerse, azarlama ile, haykırarak bağırıp çağırma ile gelirler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
یَنۡعِقُ fiili, hayvanın ses çıkarması için ve insanın hayvanın çıkardığı sese benzer bir ses çıkarması için kullanılır.
Bu teşbihi şöyle de anlayabiliriz: Bu kafirler İslâm davetine karşı o kadar kayıtsızdırlar ki onlara yapılan çağrı hayvanlara yapılan çağrı gibidir. Hiç bir karşılık bulmaz.
Bağırıp çağırma kelimeleri davetin gür sesle yapıldığına işaret eder.
Gözleri ve kulakları gerçeklere kapalı olan, bu duyuları var olmasına rağmen çalışmayan, akletmeyen kâfirler körü körüne başkalarına tabi olurlar.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mahzuf mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri هُمْ (Onlar) olan mübteda mahzuftur.
Ayette, ayrıca az lafızla çok anlam ifade etme sanatı olan îcâz-ı kasr sanatı vardır.
صُمٌّ - بُكْمٌ - عُمْيٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mahzufun takdiri; هُمۡ صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمْيٌ şeklindedir. Bu hazifle onların muayyen, belirgin bir durum olan bu sıfatlarla muttasıf olduklarına işaret vardır. Bu sıfatlarla vasıflanmış kimse hakkında zihnin düşünmeye ihtiyacı olmaz. Cümle teşbih-i beliğ babındandır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1279)
Kâfirleri sağır, dilsiz ve kör benzetmesinde tasrihi istiare vardır. Müşebbeh hazfedilerek, müşebbehün bih zikredilmiştir.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an) Bunun teşbihi beliğ olduğu görüşü de vardır.
Bu ayeti kerime Kur’an’da geçen teşbihlerin anlaşılması en zor olanıdır. Çünkü hazifler vardır. İki teşbihten de bazı rükunlar hazfedilerek iki teşbih birleştirilmiş, bu da anlaşılmasını zorlaştırmıştır.Bu ayet zor anlaşılan bir teşbîhtir. Burada yukarıdakinden farklı bir yön açıklanacaktır. Ayet; aşağıdaki gibi gelseydi gayet kolay anlaşılırdı.و مَثَلُ الذين كفروا كمثل الضَّأنِ الْمَنْعُوقِ بِهَا، و مثل الرَّسُولِ الدَّاعِى لهُمْ كمَثَلِ رَاعِى الضَّأنِ الذى يَنْعِقُ بما لا يَسْمَعُ Kâfirlerin hâli, kendisine seslenilen koyun; onlara seslenen Rasûl’un hali ise, işitmeyen hayvanlara seslenen koyun çobanının hali gibidir.
Bu şekilde gelen teşbîhte; kâfirlerin açıkça koyuna benzetilmesi Arablar için iticidir. Çünkü onlara göre koyun, malın kötüsüdür. Ayrıca Rasûlullah (sav)’in açıkça çobana benzetilmesi edebe muhâliftir. İşte bunun için kelâm böyle açık bir şekilde değil de kalb edilerek gelmiştir. Her iki cümleden de hazif yapılmıştır. İlk cümlede müşebbehu bih,
ikincide müşebbeh hazfedilmiştir. نَاعِق kelimesi مَنْعُوقِ بِهَا kelimesine delâlet ettiği için bu hazifler yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ [Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir.] cümlesinde teşbih-i beliğ vardır. Yani onlar bu uzuvlardan faydalanmama hususunda sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Cümleden teşbih edatı ve vech-i şebeh hazf edildiği için teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/18)
فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
Sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfi فَ ile صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned konumundaki لَا يَعْقِلُونَ cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)
Artık onlar anlamazlar, bilfiil anlamazlar, çünkü bakışları kusurludur. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)