اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ ١٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 3 | اشْتَرَوُا | satın alan |
|
| 4 | الضَّلَالَةَ | sapıklığı |
|
| 5 | بِالْهُدَىٰ | hidayet karşılığında |
|
| 6 | وَالْعَذَابَ | ve azab |
|
| 7 | بِالْمَغْفِرَةِ | mağfiret karşılığında |
|
| 8 | فَمَا | ne kadar |
|
| 9 | أَصْبَرَهُمْ | cesaretlidirler |
|
| 10 | عَلَى | karşı |
|
| 11 | النَّارِ | ateşe |
|
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ
Ayet, önceki ayetteki اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اشْتَرَوُا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اشْتَرَوُا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الضَّلَالَةَ mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
بِالْهُدٰى car mecruru اشْتَرَوُا fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْعَذَابَ atıf harfi وَ ‘ la الضَّلَالَةَ ‘ e matuftur. بِالْمَغْفِرَةِ car mecruru اشْتَرَوُا fiiline mütealliktir.
اشْتَرَوُا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَاۤ taaccüb manasında tam nekre olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْبَرَهُمْ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
أَصۡبَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمۡ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى ٱلنَّارِ car mecruru أَصۡبَرَ fiiline mütealliktir.
أَصۡبَرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبر ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ
Ayet önceki ayetteki اِنَّ ‘nin ikinci haberidir. Mübteda ve haberden oluşan, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması ise tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek ve onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını belirtmek içindir.
Has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
الضَّلَالَةَ - الْهُدٰى kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ٱلۡعَذَابَ - ٱلۡمَغۡفِرَةِۚ ve ٱلۡهُدَىٰ - ٱلضَّلَـٰلَةَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette اشْتَرَوُا lafzı, değiştirmek ve tercih etmek anlamı taşıdığı için müsteardır.
Bu ayette de Bakara/16 daki istiare kullanılmıştır. Hidayet ve dalalet alınıp satılacak şeyler değildir.
اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ [Hidayeti sapıklıkla değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların doğruluğu eğrilikle, imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Bundan dolayı alışverişlerinde kazanamadılar, aksine zarar ettiler. Yüce Allah "satın almak’’ lafzını "değiştirmek" manasında istiare olarak kullandı ve buna "onlar ticaretlerinde kazançlı olmadı" sözü ile bir açıklık getirdi. Bu, açıklamaya edebiyatta terşîh sanatı denir ki, bu da istiareyi en yüksek zirveye ulaştırır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَمَاۤ أَصۡبَرَهُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
مَٓا , ref mahallinde mübteda olup büyük bir şey manasında taaccüp harfidir. اَصْبَرَهُمْ cümlesi مَٓا ’nın haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَٓا taaccüp ifade eden harf olup, شيء manasındadır. Taaccüp fiillerinden önce gelir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Veya مَٓا istifham harfi olarak mübteda, اَكْفَرَهُ cümlesi haberidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Gerçek manada soru anlamı taşımayıp taaccüp ve yerme ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
النَّارِ, cehennemden kinayedir.
Bu konuda haddi aşmasından dolayı muhatabı hayrete düşüren bu söz, kısa olmakla birlikte büyük bir gazaba ve ileri derecede kınamaya delalet eden veciz bir sözdür. Yani nazmının azlığı, manasının çokluğundan dolayı son derece veciz ve üstün bir ifade biçimidir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Kafirlerin dalaleti, ateşe sabırlı olmak şeklinde ifade edilerek tehekküm, taaccüb ifade eden bir üslup kullanılmış, böylece etki arttırılmıştır.
Bu cümle, şaşkın hallerini ifade etmektedir, çünkü hiç çekinmeden ateşi kazandıracak şeylere el atmışlardır. مَاۤ edatı tammedir, mübtedâ olarak merfû’dur, ya da مَاۤ edatı istifhamiyyedir, arkasındaki haberdir, yahut sılasıdır, haber de mahzûftur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
مَاۤ , taaccüb manasında kullanılır. فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ [..onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!] (Bakara, 175.), قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُۜ [Kahrolsun insan, ne de nankör!] (Abese, 17.) Ayetleri buna misaldir. Kuran’da bu iki misalin dışında, bir üçüncüsü yoktur. Ancak, Said b. Cubeyr’in kıraatına göre يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ [seni engin kerem sahibi Rabbine karşı ne aldatıp isyana sürükledi?] (İnfitar, 6.) Ayeti bundan müstesnadır. Bu ayetteki مَاۤ , mübteda olduğundan mahallen merfûdur, kendisinden sonra gelen de haberidir. Bu manadaki مَاۤ , tam nekredir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1)
Taaccüb, bir şeyin sebebini bilmeyen bir kimsenin yapacağı bir iş olup, ona uygun düşer. Şu halde; ‘’her şeyi bilen yüce Allah'a bu nasıl uygun düşer?" denilirse, buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bu, Arapça'nın üslubu üzere gelmiş olan bir ifade olup, bunun hakikati şudur: Allahu Teâlâ bu ifade ile, onların, çirkin olan şeylerin en büyüğünü işlemeleri sebebiyle ceza çeşitlerinin en büyüğüne müstehak olduklarını beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Çünkü bunlar hidayeti sapıklığa, mağfireti azaba satmış, hidayet yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı almış kimselerdir. Artık sapıklık ve azap, onların ebedi olarak kazandıkları malları olmuştur. Bunlar, ateşe karşı ne sabırlı şeyler? Hayır ve sevaplara, iyiliklere, doğruluğa, hak ve hakikati açıklamaya, dünya zevklerinden birini feda etmeye asla sabredemeyen bu adamlar, ateşe götürecek ameller yapmakta ne sabırlar gösteriyorlar! Ve ebedî olarak ateşte yanmak için neler neler yapıyorlar! (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayet-i kerime’deki مَاۤ , taaccüb ifade eden tam nekredir. Helak eden şey, gerçeği gizleyenleri sardığında onların haline müminlerin taaccübü manasındadır. Azap, dehşetine ve şiddetine kayıtsız kalınmayacak ateşledir.Taaccüb istikbalde olacak hadisenin vukuunu ve husulünü tekid ederek, olmuş menziline indirme şeklinde bina edilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1289)