Bakara Sûresi 174. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١٧٤

Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 يَكْتُمُونَ gizleyen ك ت م
4 مَا bir şey
5 أَنْزَلَ indirdiği ن ز ل
6 اللَّهُ Allah’ın
7 مِنَ -tan
8 الْكِتَابِ Kitap- ك ت ب
9 وَيَشْتَرُونَ ve satanlar ش ر ي
10 بِهِ onu
11 ثَمَنًا paraya ث م ن
12 قَلِيلًا azıcık ق ل ل
13 أُولَٰئِكَ işte onlar
14 مَا bir şey
15 يَأْكُلُونَ yemezler ا ك ل
16 فِي -na
17 بُطُونِهِمْ karınları- ب ط ن
18 إِلَّا başka
19 النَّارَ ateşten ن و ر
20 وَلَا
21 يُكَلِّمُهُمُ onlara konuşmayacak ك ل م
22 اللَّهُ Allah
23 يَوْمَ günü ي و م
24 الْقِيَامَةِ Kıyamet ق و م
25 وَلَا
26 يُزَكِّيهِمْ ve onları temizlemeyecektir ز ك و
27 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
28 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
29 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
 

  Qalle قلّ :

  قِلَّةٌ ve كَثْرَةٌ sözcükleri temelde sayılarla ilgili kullanılır ve ve azlık ile çokluk manasına gelirler. Ancak müstear olarak (istiare yoluyla) başkası için de kullanılabilirler.

  Yine bazen kinaye yoluyla azlık yani kıllet (قِلَّةٌ) sözcüğü zillet ve hakirlik hakkında da gelebilir. Bu sözcük kimi zaman da kinaye yoluyla izzeti dile getirmek için kullanılabilir. Çünkü aziz olan her şeyin mevcudiyeti de az olur. Sözgelimi 'Falan adam şunu çok az yapar.' denir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli formlarda 76 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri istiklâl, kıllet, müstakil, kule ve kaylûledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ


İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  إِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْتُمُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَاۤ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْكِتَابِ  car mecruru اَنْزَلَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. یَشۡتَرُونَ  atıf harfi وَ ’la  یَكۡتُمُونَ  fiiline atfedilmiştir. 

یَشۡتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  یَشۡتَرُونَ  fiiline mütealliktir. ثَمَناً  mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. قَلِیلًا  kelimesi  ثَمَناً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يَشْتَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ

 

Cümle,  إِنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَا يَأْكُلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْكُلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي بُطُونِهِمْ  car mecruru  يَأْكُلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. إِلَّا  hasr edatıdır.  النَّارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

 

 

 وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  

يَوْمَ  zaman zarfı  يُكَلِّمُ   fiiline müteallik olup, mahallen mansubdur.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يُكَلِّمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُزَكّ۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir  هِمۡ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.   

يُزَكّ۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir. 


وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  أَلِیمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘ nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

اَل۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّاالنَّارَ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Yahudi liderler hakkındadır.

İsm-i mevsûl,  اِنَّ ’nin ismi,  اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, haberidir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Sıla cümlesinde müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاً  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle sıla cümlesine atıf harfi  وَ ’ la atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  ثَمَناً ‘deki nekrelik kıllet ve tahkir ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِه۪ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاً [Onu az bir bedelle değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Satın almak manasındaki  اشْتَرَوُا  lafzı, değiştirmek manasında müstear olarak kullanılmıştır.

ٱلَّذِینَ  ve  مَاۤ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنَ , ba'diyet ifade eder.

159. ayet gibi başladığı için reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bize tekrar o ayeti ve ondan sonra zikredilenleri hatırlatıp düşündürür. 

Hakir görülen bir bedele  كثيرا  yerine  قَلِیلًا  denmesinin sebebi, كثيرا  dendiğinde mühim bir bedel anlaşılacağı içindir. O bedel azdır, azlıkla vasıflanmıştır. Çünkü, belli bir müddet içindir ve sonu kötüdür. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1286)

إِنَّ ’nin haberi olan  اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında sonraki işaret edilenlerin durumunun kötülüğüne dikkat çekmek ve tenbih içindir.

اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olan  مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü  arasındadır.  يَأْكُلُونَ , maksur/ sıfat, النَّارَ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda  يَأْكُلُونَ ‘nin faili maksur/mevsûf,  النَّارَ  maksurun aleyh/sıfat olur.Yani fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. 

يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesinde temsili istiare vardır.  

Temsili istiare, bir terkibin aralarındaki bir benzerlik sebebiyle ve karine-i mania bulunması şartıyla lugatta konduğu manada değil de başka bir manada kullanılması demektir. İstiare-i temsiliyye şöyle oluşur: Aralarındaki bir benzerlik sebebiyle bir sûret bir sûrete benzetilir, sonra ilk sûret hazfedilir, benzetilen sûret kalır. Tabii buna delalet eden bir de karine olmalıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi

Ayette ateş yerine, kullanılanı (yani rüşveti) yediklerini ve bunun cezası olduğunu belirten istiare-i temsiliyye vardır. Ateşle temsil edileni yemelerinden oluşan heyet, ateşi yemelerinden oluşan heyete benzetilmiştir. Müşebbeh yerine müşebbehün bih kullanılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/2/174)

ف۪ي بُطُونِهِمْ [Karınlarına], yani karın dolusu, [ateşten başka bir şey yemiyorlar]. Çünkü bu kişi, eninde sonunda kendisine azap olarak dönecek bir “ateş”le içli dışlı olan şeyi yediğinde, sanki doğrudan ateş yemiş olmaktadır. Bununla ilgili olarak Araplar kan bedeli olan diyet parasını yiyen kişi için; أكل فلان الدم (Falanca kan yedi) derler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  [İşte onlar karınları dolusu ateş yerler.] ifadesinde mecaz vardır. İnsan karın dolusu ateş yemez. Sebep alakası veya kevn-i lâhık alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı kullanılmıştır. Haram yolla elde ettikleri şey ahirette ateşe dönüşür. Kevn-i lâhık ise ileride olacak şeyi söylemektir. Böylece muhatabı etkileyip yaptığından vazgeçirmek daha kolay olur.

Yani onlar an­cak kendilerini cehenneme götürecek haram mal yerler demektir.  ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ   terkibi ise onların hallerinin çirkinliğini ve adiliğini ifade eder ve onları cehennemin kızgın taşlarını yiyen kimseler olarak vasıflandırır. Bu da işitilen en korkunç bir söz ve elem veren en şiddetli şeydir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

Karınlarının arzusu ve zevkü sefası için istedikleri mal, batıldır. Ehli kitap ulemasının hakikati gizleyen şehvetleri, onları hakir bedeli seçmeye sevketmiştir. Bunda yemenin takriri (itirafa zorlama) ve onun mahallini beyanla tekid vardır. Cümlede kasr üslubu vardır. Karınlarına yedikleri şey ateşe kasredilmiştir. Bütün bunlara sebep olduğu için yedikleri, ateş olarak isimlendirilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1288)

 وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la  يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Lafza-i celâlin ayetteki tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Ayette idmâc sanatı vardır. Allah’ın kâfirleri temizlemeyip onlarla konuşmayacağı anlamının içinde, müminlerle konuşup onları temizleyeceği anlamı gizlidir. 

وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ [Ve Allah onlarla konuşmayacaktır.] ifadesinde onlara değer vermemekten kinayedir. Ayrıca ibarede müşakele sanatı vardır. 

وَلَا يُزَكّ۪يهِمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

زَكِّی  fiilinin  تفعيل  babında gelmesi anlama mübalağa manası katmıştır.

وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ [Ve Allah onlarla konuşmayacaktır.] ifadesi, Allah’ın konuşarak şereflendirdiği ve överek tezkiye ettiği cennetliklerin durumundan bunların mahrum kalacağıyla ilgili bir tarizdir. Söylendiğine göre; konuşma olmayacağının belirtilmesi, bir kimsenin arkadaşına kızıp onunla sözü sohbeti kesmesine benzer şekilde Allah’ın bunlara olan öfkesinden ibarettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)  

[Ve onları temize çıkarmaz.] Onları bulaşıp bulandıkları günah kirinden temize çıkarmaz veya onlara sena olunmaz demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)


وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder

Ayetteki takdim onların bu azaba muhakkak düçar olacaklarını, azaptan kurtulma ümitlerinin kesinlikle olamayacağını ifade eder.

[Onlar için ayrıca acıklı bir azap vardır.] Her üç cümle de,  إِنَّ  kelimesinin haberine matuftur. Dolayısıyla, bu kelimenin cümlelerden oluşan dört haberi bulunmaktadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Çünkü [Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür.] (Şûrâ, 42/40). Bunlar ise Allah'ın kelamını gizlediklerinden, ahirette rahmet sözünden mahrum kalacaklardır. Onları tezkiye etmeyecek ve günahlarından temizlemeyecektir. Mümine yapacağı gibi affından hissedar kılmayacak, oldukları gibi bütün kirlilikleriyle mahşer yerine getirecektir. Ve bunların hakkı acı veren devamlı bir azaptır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)