Bakara Sûresi 254. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ  ٢٥٤

Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 أَنْفِقُوا infak edin ن ف ق
5 مِمَّا
6 رَزَقْنَاكُمْ size verdiğimiz rızıktan ر ز ق
7 مِنْ
8 قَبْلِ önce ق ب ل
9 أَنْ
10 يَأْتِيَ gelmezden ا ت ي
11 يَوْمٌ gün ي و م
12 لَا olmadığı
13 بَيْعٌ alışverişin ب ي ع
14 فِيهِ içinde
15 وَلَا ve hiçbir
16 خُلَّةٌ dostluğun خ ل ل
17 وَلَا ve hiçbir
18 شَفَاعَةٌ şefaatin ش ف ع
19 وَالْكَافِرُونَ ve kafirler ك ف ر
20 هُمُ ta kendileridir
21 الظَّالِمُونَ zalimlerin ظ ل م
 

İnfak ettiğimiz şey aslında bize ait değildir. Öyle gibi gözükse de, bunların geçici olarak bizde olduğunu, sahibi olmadığımızı düşünmeli, daha doğrusu anlamalıyız. Böyle düşününce vermek daha kolaydır.

İnfak konusu bir sayfa önce başlamıştı. Araya savaşla ilgili bazı ayetler girdi ama onlar da yine infakla dolaylı yoldan alakalı. Şimdi yine infak konusuna dönüldü. Bu böyle 261. ayete kadar devam edecektir.

Faiz konusu da gelecek. İnfak faizin zıddıdır. İnfak ahirette artan birşey, faiz ise dünyada. Artmak gibi gözükse de faiz aslında insanı tamamen dibe düşürür.

İnsan dünyada istediklerini ya alışverişle, ya dostlukla, ya da şefaatle, rüşvetle elde ediyor. Ahirette bunlar yok. Sahip olduklarımız zaten bize ait değil, o yüzden korkmadan verelim.

İslam alimleri ahirette kafirlere şefaat edilmeyeceği, buna karşılık Allah teala'nın izniyle müminler için şefaatin varlığı konusunda ittifak etmişlerdir. (Kur'ân Tefsirinde Farklı Yorumlar, Muhsin Demirci)

En büyük şefaatçi Kur’ân'dır. Allah'ım diğer çalışmalarımızın yanında bu seferberlik çalışmaları da şefaatçimiz olsun. Amin.

بَيْعٌ.     خُلَّةٌ.  شَفَاعَةٌ

İçinde alışveriş, dostluk ve şefaatin olmadığı günden bahsediyor. Kelimelerin son harfinde gördüğünüz tenvin istisna için açık kapı olduğunu söyler bize. Nitekim cennet karşılığı nefislerini satanlar, ya da kıyamet gününün azabından kurtulmak için evladını, eşini, kardeşini ve kendini barındıran aşiretini feda etmek isteyeceklerden bahsediyor Mearic suresi 11-12-13.ayetler..

Ve Allah’a dostluk edenlere üzülmek ve korku yoktur diyen ayetler var tekrar..Peygamberimizin hadisinden de kıyamet günü şefaat edilecek,arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreyi biliyoruz..Allah hepimizi bu yedi zümreden birine dahil etsin inşallah...Ve hemen sonra kafirlerden zalimler olarak bahsediyor.Zalim ,bir şeyi ait olmadığı yere koyan demektir.Sadakati,beklentiyi,öncelikleri,dostluğu ait olmadığı yere koydu kafirler...Beni İsrail peygamberlerinin kendilerine şefaat edeceğine ve seçilmiş ümmet olduklarını düşündükleri için Allah’ın onlara özel davranacağına inanıyor...Allah,o gün dostluk yok diyor...

Hemen bir sonraki ayette اِلٰهَ  kelimesinin sonunda tenvin olmayışı, istisnanın olmadığını gösterir. Allah’tan başka ilah yoktur.

İlah kelimesi; içinde hem son noktada bir sevgiyi hem de itaati barındıran bir kelimedir. La ilahe illa Allah şeklindeki tevhid cümlesini gerektiği şekilde anlayamadığımız için müslümanlar olarak bugün bu haldeyiz maalesef. Bazıları Allah’a kulluk ediyor ama sevgiyle değil korkuyla. Bazıları da seviyor ama kulluk etmiyor. Kulluğu, itaat etmeyi ve sevgiyi ayırmışız kafamızda. Oysa ilah kelimesi tam da bu sıfatların karşılığı.

Cahiliye Arapları için sevmek çok zor nefret etmek çok kolaydı. Buna rağmen henüz peygamberlik verilmeden önce Abdulmuttalip oğlu Muhammed'ken çok sevmişlerdi onu...hem de araplardan beklenmeyecek kadar çok. Ama peygamberlikle görevlendirilip “La ilahe illa Allah” deyince bir gecede düşman kesiliverdiler. Çünkü ilah konusunda özgür olmayı seviyorlar, ne yapmak istiyorlarsa ilahlarının onu yapmalarını istediğini söylüyorlardı. İlahlarımızı mutlu ettiğimiz sürece istediğimizi yapabiliriz diyorlardı. Çünkü La ilahe illa Allah’ı anlayamamışlardı ya da sadece dini sebeplerle değil ekonomik sebeplerle de kabul etmek istemediler.

 

  Halle خلَّ :

  خَلَلٌ  kavramı iki şey arasındaki aralık ve boşluktur, çoğulu خِلالُ şeklinde gelir. خُلَّةٌ meveddet/sevgi demektir. Böyle adlandırılmasının nedeni sevginin nefse tahallul etmesi yani nefsin ortasına, merkezine girmiş ve nüfuz etmiş olması olabilir. Yine خُلَّةٌ sevginin nefse sinmesi ve karışmasıdır. خَلِيلٌ ise dosta veya gerçek/samimi bir dosta denir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri halel (gelmek), ihlal, ihtilal ve Halil'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  أَنفِقُوا۟ ‘ dur. 

أَنفِقُوا۟  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ما  müşterek ism-i mevsûl  من  harfi ceriyle اَنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقْنَاكُمْ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

رَزَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُم  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِّن قَبۡلِ  car mecruru اَنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. يَوْمٌ  fail olup damme ile merfûdur. لَا بَيْعٌ ف۪يهِ  cümlesi يَوْمٌ  ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.

لاَ  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.Tekrar olduğu için burada amel etmemiştir. 

بَيْعٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. فِیهِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

وَلَا خُلَّةٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Haber mahzuftur. Takdiri, فِیهِ  şeklindedir.  لَا شَفَاعَةٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Haber mahzuftur. Takdiri, فِیهِ  şeklindedir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir. 

أَنفِقُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ


İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  الْكَافِرُونَ  mübteda olup ref alameti  و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda veya fasıl zamiri olarak mahallen merfûdur. الظَّالِمُونَ  haber olup ref alameti  و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَافِرُونَ , sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.   

الظَّالِمُونَ, sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan   اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَنْفِقُوا  fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا  ‘nın sılası olan  رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Masdar harfi  أَن  ve akabindeki  يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ  cümlesi masdar teviliyle رَزَقْنَاكُمْ  fiiline müteallik  مِنْ قَبْلِ  car-mecrurunun muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

يَأْتِيَ  fiilinin  يَوْمٌ ‘a nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Gün, canlılara mahsus olan gelme fiilinin faili yapılmış, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır

لَا بَيْعٌ ف۪يهِ  cümlesi, kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelmiş olup,  يَوْمٌ  kelimesinin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. لَا  nefy harfi, لَيْسَ  gibi amel etmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  فِیهِ ’ nin müteallakı olan haber mahzuftur. 

وَلَا خُلَّة  ve  وَلَا شَفَاعَةٌۜ cümleleri, aynı üslupla gelerek  لَا بَيْعٌ ف۪يهِ  cümlesine atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsnedün ileyh olan  بَيْعٌ - خُلَّةٌ - شَفَاعَةٌۜ  kelimelerinin nekreliği, umum ve nev ifade eder.  

Cümlelerde nefy harfi  لَا ‘ nın  tekrarı olumsuzluğu tekid etmek içindir.

ف۪يهِ  car mecrurundaki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.   يَوْمٌ ‘a aid  هِ  zamirine dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Gün içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

خُلَّةٌ - شَفَاعَةٌۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

خلة  lafzı  مودّتْ (Dostluk) manasında olabilir. Bu; eserinin meydana gelmesini nefyeder. Ya da dostluğun olmaması; lazımının yokluğu manasında kinayedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın,  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.

یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi  يَٓا  gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ [Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın.] Yani Allah yolunda cihad için infak edin. Cenab-ı Hak,  وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  [Allah yolunda savaşın.] (Bakara, 2/244) ayetinden sonra  مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا  [Kimdir Allah için güzel bir borç veren!] (Bakara, 2/245) buyurmuştur. Bundan sonra da Tâlût’un Câlût ile savaşını anlatmış ve cihada ve cihad için infak etmeye teşvik etmiştir. [Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce] Yani kıyamet günü gelip de elinizdeki mallar alınmadan önce infak edin. O gün kimsede sevap kazanmak üzere iyilik yolunda harcamak için mal mülk, ticaret ve kazanç imkânı kalmayacaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Allah yolunda harcanması emredilen rızkın Allah (c.c) tarafından verildiğinin belirtilmesi, bu harcamayı teşvik içindir. Bu ayetteki harcamadan maksat, vacip olan harcamalardır; çünkü bundan sonra gelen ceza vaîdi bunu göstermektedir.

Yani sizin dünyadaki taksiratınızı telafiye muktedir olamayacağınız o kıyamet günü gelmeden önce, dünyada size verdiğimiz rızıkların bir kısmını Allah yolunda harcayın. Çünkü o kıyamet gününde alım satım yoktur ki, dünyada bu yoldan kaybettiğinizi o gün satın alasınız veya azaptan kurtulmak için o malı fidye veresiniz ve orada dostlar da yoktur ki, can dostlarınız sizi müsamaha ile karşılasınlar. Veya bunun için size yardım etsinler ve Rahmân olan Allah'ın izin verip sözüne razı olduğu kimselerden başkası için bir şefaat de yoktur ki, sizin zimmetinizde bulunanları affettirmeleri için şefaatçilere başvurasınız.

Burada maksat; kıyamet gününde Cenab-ı Allah'ın inayeti dışında hiçbir yardımın olmayacağını beyan etmek iken, anılan üç şeyin (alım-satım, dostluk ve şefaat) olmayacağı belirtilmiş; hakikatte bunlar, "kıyamet günü alım satım veya dostluk veya şefaat var mı?" şeklindeki mukadder sorunun cevabı mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1553) 

Burada  اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ ‘ daki  من, ba’diyet için gelmiştir. Bundan maksat, infak edenlere kolaylıktır. Allah’ın verdiklerinden bir cüzünü (belirlenen miktar) vermelerinin kâfi olacağını belirtir. Yoksa  انفقوا ما رزقناكم  denilseydi, Allah’ın onlara verdiği rızkın tamamını vermeleri vacip olacaktı ki, bu da büyük bir zorluk olurdu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1554)

Allahu Teâlâ önceki ayetlerde: وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ [Ve, Allah yolunda savaşınız] (Bakara, 244) buyurarak savaşı emretmiş; onun hemen peşinden de, مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا [Kim Allah'a güzel bir borç verirse…] (Bakara, 245) ayetini getirmiştir. Bundan maksadı, cihad hususunda mal harcanmasıdır. Daha sonra Allahu Teâlâ ikinci kez savaşla ilgili emrini tekid etmiş, bu hususta Tâlût kıssasına yer vermiş, yine bunun peşine de cihad hususunda infakta bulunulması emrini getirmiştir ki, bu da Hak Teâlâ'nın, "Ey İman edenler, infak ediniz" buyruğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu ’l -Gayb)

 

وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ


وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الْكَافِرُونَ  müsnedün ileyh,  هُمُ  tekid ifade eden fasıl zamiri,  الظَّالِمُونَ  müsneddir.

Fasıl zamiri ve haberin  الْ  takısıyla marife gelişi, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmenin yanında kasr sebebidir. 

الْكَافِرُونَ  mevsûf/maksurun aleyh,  الظَّالِمُونَ  sıfat/maksur olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s sıfat’tır. Kafirler sadece zalimdir, başka bir özellikleri yoktur. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Bilindiği gibi fasl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin haber olduğu halde marife gelmesi ve bu nedenle mübteda ile haber arasının fasıl zamiri ile ayrılması öncelikle buraya dikkati çekmektedir. 

ٱلۡكَـٰفِرُونَ - ٱلظَّـٰلِمُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَٱلۡكَـٰفِرُونَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ  Burada sıfat mevsufa tahsis edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu cümle kasr-ı kalb veya kasr-ı hakiki iddiaîdir. Kafirler itikadı olan kimseler menzilesine konulmuştur. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Burada, küfrün hakiki manasının kastedilmiş olması ihtimali olduğu gibi, mecazî manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İkinci ihtimale göre kâfirden maksat zekatı vermeyendir. Zemahşerî şöyle der: Zekat vermeyenler zalimlerin ta kendileridir. Bunların kâfirler olarak vasıflandırılmaları, bu günahın pek galiz (ağır) olduğunu ifade ve tehdit içindir.

Bir de bu ifade, zekat vermemenin kâfirlerin sıfatlarından olduğunu bildirmek içindir (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)