يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ٢٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | iman edenler |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تُبْطِلُوا | boşa çıkarmayın |
|
| 6 | صَدَقَاتِكُمْ | sadakalarınızı |
|
| 7 | بِالْمَنِّ | başa kakmakla |
|
| 8 | وَالْأَذَىٰ | ve eziyet etmekle |
|
| 9 | كَالَّذِي | gibi |
|
| 10 | يُنْفِقُ | infak eden |
|
| 11 | مَالَهُ | malını |
|
| 12 | رِئَاءَ | gösteriş için |
|
| 13 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 14 | وَلَا |
|
|
| 15 | يُؤْمِنُ | inanmayan |
|
| 16 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 17 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 18 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 19 | فَمَثَلُهُ | öylesinin durumu |
|
| 20 | كَمَثَلِ | benzer ki |
|
| 21 | صَفْوَانٍ | şu kayaya |
|
| 22 | عَلَيْهِ | üzerinde bulunan |
|
| 23 | تُرَابٌ | toprak |
|
| 24 | فَأَصَابَهُ | ona isabet etttiğinde |
|
| 25 | وَابِلٌ | bir sağnak (yağmur) |
|
| 26 | فَتَرَكَهُ | onu bırakır |
|
| 27 | صَلْدًا | sert bir taş halinde |
|
| 28 | لَا |
|
|
| 29 | يَقْدِرُونَ | (Böyleleri) elde edemezler |
|
| 30 | عَلَىٰ | hiçbir |
|
| 31 | شَيْءٍ | şey |
|
| 32 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 33 | كَسَبُوا | kazandıkları |
|
| 34 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 35 | لَا |
|
|
| 36 | يَهْدِي | doğru yola iletmez |
|
| 37 | الْقَوْمَ | toplumunu |
|
| 38 | الْكَافِرِينَ | kafirler |
|
Ahlaki temelden ve samimiyetten yoksun olan her davranış, gerçekte oldukça yüzeyseldir. Tıpkı üzeri ince bir toprak tabakası ile örtülmüş bir kaya gibi. Aslında ideal bir bahçe ya da tarla görünümü veren bu yerin toprağını sıyırdığınızda altından katı ve gerçek yüzü çıkar. Meğerse o hiçbir şeyin ekilemeyeceği, ekilse dahi bitemeyeceği bir kaya değil miymiş!
Özetle: Allah kendisine karşı kullanacağınız her maskeyi kayanın toprağını yağmurla sıyırdığı gibi sıyırıp atar.
Riyazus Salihin, 795 Nolu Hadis
Ebû Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Üç sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onların yüzüne bakmaz ve kendilerini temize de çıkarmaz. Onlar için can yakıcı bir azâb vardır.”
Hadisin râvisi diyor ki:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözünü üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Ebû Zer :
– Ziyana uğradılar ve zarar ettiler; onlar kimlerdir yâ Rasûlallah? dedi. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“Elbisesinin eteğini yerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve ticaret malını yalan yere yeminle satmaya çalışan kimsedir.”
Müslim’in bir başka rivayetinde: “Kaftanını sürüyen” denilmiştir. (Aynı numaralı hadisin, aynı yerde bir başka tarikidir)
Müslim, Îmân l71. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 25; Nesâî, Büyû 5
Ayeti Kerimedeki safvân kelimesi düz kaya parçası manasında kullanılmıştır.
Vâbil iri taneli sağanak yağmur demektir. Ağırlık manası düşünülerek zararından korkulan şeye vebâl denmiştir.
Saldâ kelimesi Kur’ân’da yalnızca bu Ayeti Kerimede geçmiştir. Bitki bitirmeyen sert bir kaya manasındadır. Bir şey bitirmeyen her şeye Arapça'da sald denir. (Müfredat)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰى ’ dur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُبْطِلُوا fiili نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
صَدَقَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanr. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِٱلۡمَنِّ car mecruru تُبْطِلُوا fiiline mütealliktir. بِ harfi- ceri sebebiyyedir. ٱلۡأَذَىٰ atıf harfi وَ ‘ la ٱلۡمَنِّ ’ ya matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri; إبطالا مثل إبطال الذي ينفق (İnfak edilen şeyin iptali gibi iptal ederek) şeklindedir.
Veya تبطلوا fiilindeki و ‘ dan haldir. Takdiri; لا تبطلوا صدقاتكم مشابهين الذي ينفق ماله رئاء الناس (Malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi, sadakanızı boşa çıkarmayın) şeklindedir.
ٱلَّذِی müfred müzekker has ism-i mevsûl, كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Veya تبطلوا fiilindeki و ‘ ın mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası یُنفِقُ مَالَهُۥ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
یُنفِقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رِئَاۤءَ sebebiyet bildiren mefulün lieclih olup fetha ile mansubdur. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlün lieclih izafet terkibi halinde gelirse harfi cerli veya harfi cersiz gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُؤۡمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ atıf harfi وَ ’ la اللّٰهِ lafz-ı celâle matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ’ nin sıfatı olarak kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
تُبۡطِلُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بطل ‘ dir.
یُنفِقُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. مَثَلُهُۥ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَ teşbih ve cer harfidir. كَمَثَلِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. صَفۡوَانٍ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. عَلَیۡهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. تُرَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَیۡهِ تُرَابٌ cümlesi, صَفۡوَانٍ ‘nın sıfatı olup mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَابِلٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. تَرَكَۥ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَلْداًۜ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’ dir.
وَابِلٌ ; sülâsi mücerredi وبل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَثَلُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَقۡدِرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru یَقۡدِرُونَ fiiline mütealliktir.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle شَيْءٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ٱلۡكَـٰفِرِینَ kelimesi الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.
Nidanın cevap cümlesi olan لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ ; cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konunun önemini bildirmek ve konuya dikkatleri çekmek içindir.
بِالْمَنِّ ve temasül nedeniyle ona atfedilen وَالْاَذٰىۙ car-mecrururları لَا تُبْطِلُوا fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyye içindir.
الْمَنِّ - الْاَذٰىۙ kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Has ism-i mevsûl ٱلَّذِی , teşbih harfi كَ sebebiyle mecrur mahalde olup mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mevsûlün sıla cümlesi olan يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ cümlesi, ٱلَّذِی ‘ nin sılasına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
ءَامَنُوا۟ ve لَا یُؤۡمِنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb vardır.
ٱلۡمَنِّ - ٱلۡأَذَىٰ ve صَدَقَـٰتِكُم - یُنفِقُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, sadakalarını eza ve başa kakmak suretiyle geçersiz hale getirenler, insanlara gösteriş yaparak infak eden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimselere benzetilmiştir. Temsilî bir teşbihtir.
‘’Ey iman edenler!’’ nidasından sonra önemli bir konunun gelmesi beklenir. Burada iltifat vardır. Gıyabi üsluptan muhataba dönülmüştür. Bu uslub; yasağı yerine getirmenin lüzumunu mübalağalı olarak ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Teşbihin anlamı, sadakaları sevap arayarak veren ve sadakalarının peşinden eziyet ve zarar veren bazı Müslüman hayırseverleri, ahiret sevabını istemeyen paralarını sadece gösteriş ve övgü için harcayan inkarcılara benzetmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Vech-i şebeh; kendilerine verilen şeylerden infak ederek nefislerinde olan ve ahirette telafi edilemeyecek zayıfları aşağılama ve eziyet etme sevgisini tedavi etmeyerek faydalanmamaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet “Nasıl oluyor da önce كَٱلَّذِی یُنفِقُ [gösteriş için infak eden ayet kişi] diyor, daha sonra da لَّا یَقۡدِرُونَ [hiçbir şey elde edemezler’ diyor?] dersen, şöyle derim: “İnfak eden kişi” ifadesi ile cins ya da grup kastedilmiştir. Zira مَنْ ve اَلَّذِي ifadeleri birbirlerinin yerine kullanılırlar; dolayısıyla burada sanki اَلَّذِي يُنْفِقُ ifadesi ile مَنْ يُنْفِقُ ifadesi kastedilmiştir. (Bu da tekil formun ardından çoğul form kullanımını mümkün kılar.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekit türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra أَیُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
261. ayette infakın bire yüz verdiği söylenmişti, burada da yapılan infakın niyete ve arkadan yapılan davranışlara bağlı olarak tamamen yok olduğu söylenmiş, tam tersi bir durum ifade edilmiştir. Bu ayet adeta 261. ayetin mukabili gibidir. Orada, bir habbenin nasıl arttığı anlatılmıştı. Burada da nasıl yok olduğu anlatılmıştır. Mukabele vardır.
Sadaka verip başa kakan veya eziyet eden kimse fayda görmeme bakımından Allah’a iman etmeyen, yeniden dirilmeyi ve ahireti tasdik etmeyen kâfir gibidir. O sadece insanlara gösteriş yapmak için sadaka verir ve bundan da bir yarar görmez. Gösteriş yapmak; sevaptan mahrum kalmak için yeterli bir vasıftır. Bu ayetteki لَا یُؤۡمِنُ [İman etmez.] ifadesi gibi münafıklar hakkında da şöyle buyrulmuştur: قُلْ اَنْفِقُوا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْۜ [De ki: İster kendi iradenizle ister zorla infak edin sizden kabul edilmez.] (Tevbe 9/53) Kâfirler hakkında ise şöyle buyrulmuştur: وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ [Onların sadakalarının kabul edilmemesinin sebebi Allah’ı ve peygamberi inkâr etmeleridir.] (Tevbe 9/54) Bu iki vasıf bir araya geldiğinde o kişi mahrum kalmaya daha ziyade müstahaktır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ
فَ , ta’liliyedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُهُمۡ ’ un haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. فَمَثَلُهُ müşebbeh, كَمَثَلِ صَفْوَانٍ müşebbehu bihdir.
صَفْوَانٍ için sıfat olan عَلَیۡهِ تُرَابٌ cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur عَلَیۡهِ ‘ nin müteallakı olan mukaddem haber, mahzuftur.
Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَاَصَابَهُ وَابِلٌ cümlesi, sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
فَتَرَكَهُ صَلْداً cümlesi, فَاَصَابَهُ وَابِلٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan son iki cümle hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
صَفْوَانٍ - تُرَابٌ kelimelerindeki nekrelik nev, صَلْداً ‘ deki nekrelik ise kesret ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَثَلُ , kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَمَثَلِ صَفۡوَانٍ عَلَیۡهِ تُرَابٌ [Üzerinde toprak bulunan düz taş gibi.....] Burada temsilî teşbih vardır. Çünkü vech-i şebeh birkaç tanedir. Bu teşbihi şöyle açıklayabiliriz:
Görünen amel=Toprak.
Başa kakan ve inciterek veren münafık=Sert kaya.
Eziyetli ve riyalı, minnetle verilen sadaka= Altı taş olan toprağa ekilen ekin.
Kıyamet günü=Şiddetli yağmur.
Kıyamet günü geldiğinde bütün bu sadakalar şiddetli yağmurun pürüzsüz bir taş üzerindeki toprağı giderdiği gibi kaybolur ve boşa çıkar. İnsanlar zahiren kayanın üzerinde görünen toprak gibi bu insanların amelini de güzel görürler. O gün bu amellerin Allah’ın rızası için yapılmadığı ortaya çıkar.
Malını insanlara gösteriş için infak eden kâfirin hali üzerinde toprak olan bir kayaya benzetilmektedir. Yani bakan onu ekime uygun verimli toprak olarak düşünür. Kelamın takdiri: عَلَيْهِ تُرابٌ صالِحٌ لِلزَّرْعِ ‘’ üzerinde ekime uygun toprak olan’’ şeklindedir. Toprağın sıfatı îcaz için hazfedilmiştir. İnsanlar toprak deyince yağmuru görünce içindeki tohumu yeşertip büyüteceğini düşünür. Çiftçi böyle bir kaya üzerindeki toprağa ekini eker ve toprağa sağanak yağmur yağarsa çiftçi mahsulünün artacağını umarken su kayanın üzerindeki toprağı silip süpürür ve geride hiçbir şey bırakmaz. Cascavlak bir kaya kalır ve çiftçinin hayalleri yıkılır gider. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَمَثَلُهُۥ sözündeki هُ zamiri hususunda iki görüş vardır:
1) Bu zamir, münafığa racidir. Buna göre mana şöyle olur: "Allahu Teâlâ başa kakıp inciterek sadaka veren kimseyi, münafığa; münafığı da o taşa benzeterek, ‘’...bir taşın hali gibi." buyurmuştur.
2) Kaffâl (rh) şöyle demiştir: "Bunda bir ihtimal daha bulunur, o da şu manadır: Kulların amelleri, kıyamet günü onların azıklarıdır. Binaenaleyh kim ihlas ile amel ederse, sanki kat kat verecek olan bir toprağa tohum ekmiş, vakti gelince biçeceği ve ihtiyaç duyduğu zaman yanında bulacağı şekilde o tohum bitmiş gibi olur. Münafığın ektiği yer ise, çıplak kayadır. Malumdur ki, onun üzerinde hiçbir şey bitmez ve o kayanın üzerinde tohumu kabul edecek bir şey bulunmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
شَيْءٍ ’ deki nekrelik, kıllet içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade ederek kazanç olarak hiçbir şey elde edemediklerini belirtir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا başındaki harf-i cerle birlikte, شَيْءٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan كَسَبُوا۟ۗ müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ٱلَّذِی ’ deki müfred zamirden یَقۡدِرُونَ ‘ de cemi zamire iltifat sanatı vardır.
Allah Teâlâ'nın لَّا یَقۡدِرُونَ عَلَىٰ شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُوا۟ۗ [(Onlar) kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler] buyruğuna gelince, buradaki "onlar" zamirinin nereye raci olduğu hususunda iki görüş vardır:
1) Bu, zikredilmeyen bir maluma racidir. Yani, mahlukattan hiç kimse o dümdüz taş üzerinde bulunan toprağa atılmış olan tohuma güç yetiremez. Çünkü toprak kayadan kayıp gitmiştir ve orada tohum da kalmamıştır. Böylece de hiç kimse o tohumdan istifade edememiştir. Başa kakarak inciten münafık kimselerin hiçbiri de kıyamet gününde, yapmış olduğu amelden istifade edemez.
2) Bu zamirin, Hak Teâlâ'nın ifadesine raci olmasıdır. Bu ifadenin gelmesi, bu manadan dolayıdır. Çünkü Hak Teâlâ'nın ifadesi ile, ancak cins olan şeye işaret edilmektedir. Cins ise, umum hükmündedir. Kaffâl (ra) burada bir üçüncü vechin bulunduğunu söylemiştir ki, o da bu ifadenin, "Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin" ayetiyle ilgili olmasıdır. Çünkü siz böyle yaptığınızda, kazandığınız şeylerden hiçbir şey elde edemezsiniz. Böylece muhataptan gaibe dönülmüş olur. Bu, Hak Teâlâ'nın tıpkı حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِۚ [Güzel bir rüzgarla gemiler onları kaydırıp götürdüğü zaman] (Yunus, 22) ayeti gibidir. (Burada da muhataptan, gaibe geçilmiştir.) (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, ikaz ve tevbih amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Menfi muzari fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْكَافِر۪ينَ kelimesi, الْقَوْمَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ [Kâfir kavim] hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kâfir olan kavim değil insanlardır.
ٱلۡكَـٰفِرِینَ - ءَامَنُوا۟ ve يَهْدِي - الْكَافِر۪ينَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, لَا يَهْدِي - ءَامَنُوا۟ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.
ٱلَّذِینَ - ٱلَّذِی ve یُؤۡمِنُ - ءَامَنُوا۟ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَامَنُوا۟ - يَهْدِي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ [Allah kâfirler kavmine hidayet etmez] sözü söylenmiş, bu sözün melzumu olan “Onların sadakalarını kabul etmez” manası kastedilmiştir.
Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Bu tezyîl inkar edenlerin hallerinin kendi amellerine nüfuz etmesinden müminleri uyarmak içindir. Çünkü onların (kâfirlerin) hallerinde infak ettiklerini başa kakma ve eziyet verme vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)