اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟ ٢٦٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَيَوَدُّ | ister mi ki? |
|
| 2 | أَحَدُكُمْ | biriniz |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | تَكُونَ | olmasını |
|
| 5 | لَهُ | kendisinin |
|
| 6 | جَنَّةٌ | bir bahçesi |
|
| 7 | مِنْ | -dan |
|
| 8 | نَخِيلٍ | hurmalar- |
|
| 9 | وَأَعْنَابٍ | ve üzümler(den) |
|
| 10 | تَجْرِي | akan |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | تَحْتِهَا | altından |
|
| 13 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 14 | لَهُ | bulunan |
|
| 15 | فِيهَا | içinde |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | كُلِّ | her çeşit |
|
| 18 | الثَّمَرَاتِ | meyvası |
|
| 19 | وَأَصَابَهُ | ve kendisine geldiğinde |
|
| 20 | الْكِبَرُ | ihtiyarlık |
|
| 21 | وَلَهَ | ve onun için |
|
| 22 | ذُرِّيَّةٌ | çocuklarının bulunduğu |
|
| 23 | ضُعَفَاءُ | aciz |
|
| 24 | فَأَصَابَهَا | isabet etsin |
|
| 25 | إِعْصَارٌ | birden bir kasırga |
|
| 26 | فِيهِ | onlara |
|
| 27 | نَارٌ | ateşli |
|
| 28 | فَاحْتَرَقَتْ | yakıp kül etsin |
|
| 29 | كَذَٰلِكَ | böylece |
|
| 30 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah |
|
| 32 | لَكُمُ | size |
|
| 33 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 34 | لَعَلَّكُمْ | umulurki |
|
| 35 | تَتَفَكَّرُونَ | düşünürsünüz |
|
Kelefe كلف :
الكَلَف Bir şeyin yükünü yüklenmektir. التَّكَلُّف Bir insanın bir işi yaparken çektiği zorluğu dışa yansıtmasıdır. الكُلْفَة kavramı literatürde, zorluğun bir adı şeklinde kullanılmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri külfet, teklif, tekellüf ve mükelleftir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. یَوَدُّ damme ile merfû muzari fiildir. اَحَدُكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel یَوَدُّ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُ car mecruru تَكُونَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جَنَّةٌ kelimesi تَكُونَ ’ nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْ نَخ۪يلٍ car mecruru جَنَّةٌ ‘ ün mahzuf sıfatına mütealliktir. اَعْنَابٍ atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. تَجۡرِی cümlesi, جَنَّةٌ ‘ nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِن تَحۡتِهَا car mecruru تَجۡرِی ’ ye mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri; تجري من تحت أشجارها (Ağaçlarının altından akar) şeklindedir. ٱلۡأَنۡهَـٰرُ muahhar fail olup damme ile merfûdur.
لَهُۥ فِیهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ cümlesi, جَنَّةٌ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُۥ ve فِیهَا car mecrurları mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِن كُلِّ car mecruru mukadder mübtedanın sıfatına mütealliktir. Takdiri; له فيها ثمر (Orada onun meyvesi vardır) şeklindedir. ٱلثَّمَرَ ٰتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ
Fiil cümlesidir. وَ harfi قَدْ harfinin takdiriyle haliyyedir. وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ cümlesi, لَهُ ف۪يهَا ‘ daki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.
أَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡكِبَرُ fail olup damme ile merfûdur. لَهُۥ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاۤءُ cümlesi, اَصَابَهُ ‘ deki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ذُرِّيَّةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. ضُعَفَاۤءُ kelimesi ذُرِّيَّةٌ ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. اِعْصَارٌ fail olup damme ile merfûdur.
فِیهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. ٱحۡتَرَقَتۡ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَصَابَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
احْتَرَقَتْۜ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi حرق ’ dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
كَ , harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili يُبَيِّنُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
Fiil cümlesidir. يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمُ car mecruru یُبَیِّنُ fiiline mütealliktir. ٱلۡـَٔایَـٰتِ mef’ûlun bih olup, nasb almeti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمۡ muttasıl zamir لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَفَكَّرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fakat cümle gerçek anlamda soru manası taşımamaktadır. Sorunun asıl maksadı teşviktir. Bu nedenle vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Muzari fiil sıygasında gelen cümle hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ cümlesi, masdar teviliyle یَوَدُّ fiilinin mef’ûlü bihi olarak nasb mahallindedir.
Masdar-ı müevvel nakıs fiil كَان ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ car mecruru, كَان ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muahhar mübteda olan جَنَّةٌ ’ ün nekreliği, muayyen olmayan cinse işaret eder.
مِنْ نَخ۪يلٍ ve ona matuf olan اَعْنَابٍ , mübteda olan جَنَّةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Bu kelimelerin tenkiri kesret ve nev ifade eder. Atıf sebebi temasüldür.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, جَنَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan الْاَنْهَارُ ‘ ya takdim edilmiştir.
Bahçenin içindekilerin hurma ve üzüm şeklinde ayrıntılanması taksim sanatıdır.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ cümlesi, جَنَّةٌ için ikinci sıfattır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Hususun zikrinden sonra umumun zikri babında, tetmîm ıtnâbı olan bu cümlede ف۪يهَا mahzuf habere, مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ car mecruru ise, mahzuf mübtedanın mahzuf sıfatına mütealliktir.
Bu soru inkârî bir sorudur. Yani; ”Ben yalan söyler miyim?” gibi bir sorudur. Cevap olumsuz olarak verilir. ‘’Hayır, söylemezsin’’ denir. Burada da ‘’sen malını infak etmeden kullanırsan ve başına böyle bir şey gelirse ne olur?’’ diye sorulmaktadır.
Cennet, dalları birbirlerine dolanmış sık ağaçlar anlamına geldiği gibi, bu ağaçların bulunduğu arazi (bahçe) anlamına da gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ cümlesi, لَهُ ’ daki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
الْكِبَرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ cümlesi ise أَصَابَهُ ’ daki zamirin halidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ذُرِّيَّةٌ, muahhar mübtedadır. Mübtedaki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَنَّةٌ ‘ ün sıfatına atıf harfi فَ ile atfedilen فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
اِعْصَارٌ için sıfat olan ف۪يهِ نَارٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur ف۪يهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارٌ , muahhar mübtedadır.
نَارٌ ve اِعْصَارٌ ‘ daki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
فَاحْتَرَقَتْ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
İnfak bahçeye, onu yakıp kavuran fırtına da başa kakmaya benzetilmiştir.
Güzel meyve veren bahçe, ihlaslı amele benzetilmiştir.
Ateşin bahçeyi yakması, riyanın sevapları yok etmesine benzetilmiştir.
Yaşlılık ahirete, bahçesi yanan çocuklu ihtiyar da ahirette amellere muhtaç kula benzetilmiştir.
Bu ayette müşebbeh ile teşbih edatı zikredilmemiştir. Edebiyatçılar bu tür sanata "İstiâre-i temsiliyye" derler. İstiâre-i temsiliyye, bir durumun başka bir duruma benzetilmesidir. Bu benzetmede müşebbehün bihin dışında teşbihin diğer unsurları zikredilmez. Ancak benzetme yapıldığını gösteren karîneler bulunur. Ayetteki hemze, istifham için olup uzaklık ve olumsuzluk ifade eder. "Hiç kimse bunu istemez" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu bahçenin altından su akması fazla bakım istemediğini, kendi kendine sulandığını, verimli olduğunu gösterir. Sahibi böyle bir bahçenin zarar görmesini ister mi?
Sadece hurma ve üzümün zikredilmesi bunların asıl, diğerlerinin fer’ olması sebebiyledir.
اِعْصَارٌ yerde dairevi bir şekilde hareket eden, sonra da bir sütun gibi göğe doğru yükselen rüzgardır. Bu, güzel ameller işleyen fakat Allah rızasını gözetmeyen kimse hakkında verilmiş bir örnektir. Bu kimse kıyamet günü geldiğinde amellerinin boşa çıkmış olduğunu görünce işte o zaman bahçelerin en güzeli ve meyvelerin cümlesini içinde barındıran bir bahçeye sahip, yaşını başını almış, korumaya muhtaç çocukları olan ve bu bahçe ile geçimini sağlayan kimsenin, bir yıldırımla bahçesi helâk olduğunda yaşadığı hüsran ve perişanlığı yaşayacaktır.
Üzüm ve hurma, ağaçların en değerli ve en faydalıları olduğu için hususen zikredilmiş, bahçenin bunlardan olduğu söylenmiştir. Bahçede başka ağaçlar olsa da tağlîb sanatı gereği bu ikisi bahçenin adı olarak ifade edilmiş, ardından diğer bütün meyveler zikredilmiştir. Ayrıca burada “meyveler” ifadesiyle bu bahçeden elde edilen faydaların kastedilmiş olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَٱحۡتَرَقَتۡۗ [bir anda yansın mahvolsun…] Böyle felaketi kim ister? İşte iman ile iyiliklerin karşılığı ve sevabı böyle bahçeler (cennetler), bunların ihlasına ve Allah rızası için olmasına engel olan imansızlık, riyakârlık, başa kakma ve eziyet etme ve diğer kötü amaçlar gibi kötülükler de kıyamet gününde o ateşli boran gibidir. Ahiret cennetlerinin bir yolu, ebedi, sonsuz nimetlerin tarlası olan ve içinde zorlamasız yaşanması gereken İslam yurdu da böyle güzel infak (harcama) ve salih amellerin meyvesi bir bağa, bir cennete; cebbar (zorba), zorlayıcı, kâfir, zalim düşmanların ve bunun gibi fasıklığın, günahkârlığın, ahlaksızlığın, gayretsizliğin çabasızlığın onu kuşatması da bu ateşli boranlara ve kasırgalara benzer; hem dünyayı yakar, hem ahireti.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette istiksa sanatı vardır. Bir konuyu anlatırken onunla ilgili her şeyi teferruatıyla anlatma sanatıdır. Dikkat edilirse ayette bahçeleri olan bir kişinin sahip olduğu güzelliklerin hepsi sayılmıştır ki; insan bunları kaybettiği için şiddetli bir üzüntü duysun. Sonra yaşlılıktan bahsetmiş, bunu da duyguları yoğunlaştıracak şekilde önce zürriyeti olduğundan sonra da zürriyetin zayıflığını belirterek, kısa zaman içinde bir fırtınanın geleceğini ve bu bahçelerin yok olacağını zikretmiştir. Sadece fırtınadan bahsedip bırakabilirdi ama sahip olduklarının süratle helak olacağını ilave ederek, fırtınanın içinde ateş olmayabileceği, ya da zayıf olup suyla söndürülebileceği ihtimalini ortadan kaldırmak istemiştir. İşte böylece anlatılmak istenen mana tam olarak yerine gelmiştir.
Bu ayette الجنة lafzı ifade edilseydi de yeterli olurdu. Fakat bu daraltmaya gidilmeyerek bahçenin tasviri, Arapların nezdinde en değerli iki ağaç olan hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu olduğu ifadesiyle yapılarak bu şekildeki bir bahçenin yanıp kül olmasını sıradan bir bahçeden daha büyük bir olay olduğu ortaya konulmak istenmiştir.
Daha sonra bahçenin bu eklemeyle ve تَجۡرِی مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَـٰرُ ibaresiyle, sahibinin gözünde ne kadar değerli olduğu tasvir edilmektedir. Ardından لَهُۥ فِیهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَ ٰتِ ifadesi ile de bahçede her türlü meyvenin bulunduğu, yakıp kül eden bir kasırganın gelme durumunda sahibini ne kadar büyük bir üzüntü kaplayacağını gözler önüne sermektedir.
Bu ifadeden sonra da وَأَصَابَهُ ٱلۡكِبَرُ cümlesiyle, sahibinin yaşlandığı, her yaşlanan insan gibi bahçesine olan düşkünlüğünün artacağı, ağaçların yetişmesi ve bakımı için gecesini gündüzüne katacağı ortaya konmuştur. Ardından وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ ifadesi ile bakıma muhtaç çoluk çocuğunun olduğu, dolayısıyla da muhtaç ailesi için bu bahçenin üstüne titreyeceği anlaşılmaktadır.
Bahçe ve sahibi hakkında yapılan bu istiksadan sonra فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَار ile ifadesi ile bahçeler için en kötü afet olan kasırga; bununla yetinilmeyip ف۪يهِ نَارٌ ifadesiyle en şiddetli hale dönüşmesi tasvir edilmiş, son olarak da فَٱحۡتَرَقَتۡ ifadesiyle birbiriyle bağlantılı olan bu üzücü olaylarla bahçenin yanıp kül olduğu dile getirilmiştir. (Arap Dili Ve Belâgatı’nda Itnâb Üslûbu /Ömer Özbek)
Cennetin ikinci manasına göre, ayetteki yanma fiilinin araziye isnadının da mecazî olması gerekir. (Çünkü yanan arazi değil, üzerindeki ağaçlardır.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Teşbih harfinin dahil olduğu car-mecrur كَذٰلِكَ , amili يُبَيِّنُ olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri تبيينًا مثل ذلك يبين الله آياته (İşte Allah böyle bir açıklama gibi ayetlerini açıklar) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın verdiği misallere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.Durumun ciddiyetinin derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُبَيِّنُ fiiline müteallik لَكُمُ car-mecruru, ihtimam için, mef’ûl olan الْاٰيَاتِ ‘ ye takdim edilmiştir.
Ayetlerin açıklanması, onların anlaşılabilir ve manası vazıh olarak indirilmeleridir; yoksa önceleri karışık ve anlaşılmaz iken sonrasında açıkladı demek değildir.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ cümlesinde mürsel, mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
يُبَيِّنُ [tebyin eder, açıklar] buyurulmak suretiyle istikbal kipinin kullanılması bunu insan zihninde canlandırmak içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Müşarün ileyhin beyan konusundaki kemali dolayısıyla tazim için uzak için kullanılan işaret ismi tercih edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’ nin haberi olan تَتَفَكَّرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’ nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Fikir, belli işleri tertip ve düzene koymakla bilinenden bilinmeyeni bulmaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)