Bakara Sûresi 275. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٧٥

Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ o kimseler ki
2 يَأْكُلُونَ yerler ا ك ل
3 الرِّبَا Riba (faiz) ر ب و
4 لَا
5 يَقُومُونَ kalkamazlar ق و م
6 إِلَّا ancak
7 كَمَا gibi
8 يَقُومُ kalkarlar ق و م
9 الَّذِي kimse
10 يَتَخَبَّطُهُ çarptığı خ ب ط
11 الشَّيْطَانُ şeytanın ش ط ن
12 مِنَ
13 الْمَسِّ dokunup م س س
14 ذَٰلِكَ bu
15 بِأَنَّهُمْ onların
16 قَالُوا demelerindendir ق و ل
17 إِنَّمَا şüphesiz
18 الْبَيْعُ alışveriş de ب ي ع
19 مِثْلُ gibidir م ث ل
20 الرِّبَا riba (faiz) ر ب و
21 وَأَحَلَّ oysa helal kılmıştır ح ل ل
22 اللَّهُ Allah
23 الْبَيْعَ alış-verişi ب ي ع
24 وَحَرَّمَ ve haram kılmıştır ح ر م
25 الرِّبَا ribayı ر ب و
26 فَمَنْ kime
27 جَاءَهُ gelir de ج ي ا
28 مَوْعِظَةٌ bir öğüt و ع ظ
29 مِنْ -nden
30 رَبِّهِ Rabbi- ر ب ب
31 فَانْتَهَىٰ (ribadan) vazgeçerse ن ه ي
32 فَلَهُ kendisinindir
33 مَا ne varsa
34 سَلَفَ geçmişte س ل ف
35 وَأَمْرُهُ ve işi de ا م ر
36 إِلَى kalmıştır
37 اللَّهِ Allah’a
38 وَمَنْ kim
39 عَادَ tekrar (ribaya) dönerse ع و د
40 فَأُولَٰئِكَ onlar
41 أَصْحَابُ halkıdır ص ح ب
42 النَّارِ ateş ن و ر
43 هُمْ onlar
44 فِيهَا orada
45 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د
 

Riba kelimesi “doğal olmayan çoğalma “ manasına gelir ve Araplar çok bekleyen patatesin üzerinde oluşan doğal olmayan filizlere de “riba” diyorlar.

Bir önceki ayette mallarını gece ve gündüz gizli ve açık Allah yolunda sarfedenlerden bahsedilmişti. Şimdi de gece ve gündüz yatarak doğal ve uygun olmayan şekilde malın artışıyla servetine servet katanlardan bahsediliyor.

Büyük düşünür ve müfessir Fahreddin er-Râzî’ye göre faizin haram kılınması şu hikmetlere dayanmaktadır: 1. Faiz, karşılığı bulunmayan, karşılığında bir şey verilmeden alınan maldır. İnsanoğlu ihtiyaçlarını malı sayesinde karşılar. Bu sebeple malın önemi, değeri ve dokunulmazlığı vardır. Karşılığını vermeden kişinin malını almak, mülkiyet hakkının dokunulmazlığına aykırıdır ve haramdır.

İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Allah’tan başka şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dine ve takvâya davet eder. Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de vardır. Bunlar dünyaya ve geçici nimetlere düşkündürler ve bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese) buna uyanları, dünyada Allah’tan uzak kalan, maddî lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir hayata mahkûm eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah’ın eşsiz lutuf ve yakınlığından mahrum olurlar (Râzî, VII, 88-90). İbn Atıyye, bu zalimce kolay kazanma hırsının faizcileri, deliler gibi hareket etmeye sevkettiğini, âyette bu halin deliler ve saralıların haline benzetildiğini (mecazi mânanın kastedildiğini) ifade etmiştir (I, 372). Çağdaş bazı tefsirciler de cin ve şeytan çarpmış gibi hareket etmekten maksadın “dengesiz, düzensiz, bozuk” hareket olduğunu, bunun öldükten sonra değil, dünyada yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykırı bulunan faizciliğin yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini söylemişlerdir (Tabâtabâî, II, 434 vd.). 

Faizin mahiyet ve hükmüyle faiz yiyenlerin âkıbetleri konusunda Allah’tan gelen bu açıklama ve öğütlere kulak vererek faizcilikten vazgeçenler, daha önceden almış oldukları faizleri geri ödemeyeceklerdir. 278. âyet de bunu teyit etmektedir. Ancak akid yapıp da henüz teslim almadıkları faizleri almaları câiz değildir. 279. âyet “Tövbe ederseniz artık hakkınız ana paradır…” diyerek bu hükme açıklık getirmiştir.

Kaynak :  Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 429-441

 

Haksız kazancın engellenmesi için Medine çarşısına getirilen en önemli kural, faiz yasağı idi. Hicrî dördüncü yılda, “Ey iman edenler, kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin!”

28 âyeti ile alışverişte faizli muameleler yasaklanarak emek veya mal karşılığı olmayan kazanç kapısı kapandı. Hz. Muhammed, bir devlet başkanı olarak da bu yasağın uygulanmasını kararlılıkla takip etti. Fethedilen yeni beldelere de bu yasağı bildirdi ve devlet kontrolü ile gayri müslimler dâhil herkesin faiz yasağına uyması sağlandı.

29/ Haksız kazancın yoluna set çekmek için başvurulan tedbir, faiz yasağından ibaret değildi. Hz. Peygamber, elindeki malı stoklayarak piyasaya çıkarmayan ve mala olan ihtiyaç arttığında onu piyasaya arz ederek kazancını artırmayı hedefleyen karaborsa zihniyetini engelledi. “Malını satışa arz eden kimse rızıklandırılır, karaborsacı ise lânetlenir.” 30 buyurarak bu iki sınıfın dünya ve âhiretteki durumunun bir olamayacağını bildirdi. Zira tüccar uzak yerlerden tehlikeleri göze alarak mal ve hizmeti tüketicinin ayağına getirirken, karaborsacı hiçbir riske girmeden, insanların ihtiyaçlarını sömürerek kazanç sağlıyordu. Çarşıda spekülasyon yaparak haksız kazanç sağlayan tekellerin oluşmaması için, şehirli tüccarların ticaret kervanlarını çarşıya varmadan yolda karşılayarak mallarını ucuza kapatması 31 ve çarşı fiyatlarını bilmeyen köylü adına satış yapması 32 da yasaklandı. Çarşıya getirilen kurallardan biri de tüccarın henüz eline geçmeyen, akıbeti belirsiz malı bir başkasına satması yasağıydı.33 Zira böyle bir uygulama, gerek malın miktarı, gerekse kalitesi konusunda belirsizlik taşımakta, ayrıca risk almayan ve emek sarf etmeyen aracıların piyasada fiyatları artırmasına sebep oluyordu. (Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 113)

 

 

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ

  

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْكُلُونَ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَأْكُلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.  الرِّبٰوا  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

 لَا يَقُومُونَ cümlesi, mübteda  اَلَّذ۪ينَ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقُومُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. كَ  harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. مَا  ve masdarı müevvel, كَ  harfi ceriyle mahzuf mastara veya hale mütealliktir. Takdiri, قياما كقيام الذي أو قائمين كقيام الذي (... nin kıyamı gibi kıyam ederek veya … nın kıyamı gibi kaim olarak) şeklindedir.

يَقُومُ  damme ile merfû muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَخَبَّطُهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَتَخَبَّطُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمَسّ  car mecruru  يَتَخَبَّطُهُ  fiiline mütealliktir.  

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتَخَبَّطُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  حبط ’ dır. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle ذٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  قَالُٓوا  cümlesi, أَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl,  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰوا ’ dur. قَالُٓوا  fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

الْبَيْعُ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِثْلُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرِّبٰوا  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. (https://www.arapcadilbilgisi.com/)

وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَحَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْبَيْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  حَرَّمَ  atıf harfi  وَ  ile  اَحَلَّ  fiiline matuftur. 

حَرَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. الرِّبٰوا  mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  Maksur isimdir. 

اَحَلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حلل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ


İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَوْعِظَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّ  car mecruru  مَوْعِظَةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْتَهٰى  fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  سَلَفَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

سَلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪  [Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de…] cümlesinde gelmek fiili  جَٓاءَهُ  şeklinde [müzekker kullanımla] vârid olmuş; جَاءَتْهُ  şeklinde geçmemiştir. Çünkü fiil, müennes olan  مَوْعِظَةٌ  kelimesinden önce gelmiştir. Ayrıca ayetteki  مَوْعِظَةٌ kelimesi [müzekker bir kelime olan] اَلْوَعْظ  manasındadır ve müennesliği hakiki değildir. Ayet, “Bu öğüt ve haramlık hükmü her kime ulaşırsa” anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

انْتَهٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ 


İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile  مَا سَلَفَ  cümlesine matuf olup, mahallen meczumdur.  

اَمْرُهُٓ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

 وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عَادَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

 هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

 

İsim cümlesidir. Cümle,  اُو۬لٰٓئِكَ’ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru خَـٰلِدُونَ  'ye mütealliktir. خَـٰلِدُونَ  haber olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ

 

İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mübteda konumundaki has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ ' nin  يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا  şeklindeki sıla cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi bilinen bir grup olduğuna işaret etmenin yanında tahkir ifade eder. 

Mübtedanın haberi olan  لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr, cümlenin anlamını olumluya çevirmiştir. Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.  يَقُومُونَ  maksur/sıfat,  كَمَا  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, masdar tevilinde olup mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail konumunda olan müfred has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’ nin sılası olan  يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

الْمَسّ  ’ ye dahil olan  مِنَ  harf-i ceri sebebiyyedir.

يَقُومُ - لَا يَقُومُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

يَقُومُونَ - يَقُومُ  ve  اَلَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki teşbihte faiz yiyen insanların hareket tarzı (müşebbeh), şeytanın dokunduğu insanların hareket tarzına (müşebbehün bih) benzetilmiştir. Câmi’, her ikisin ne yaptığını bilmez kötü halidir. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

”Faiz alırlar” yerine  يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا [faiz yerler] buyurulması maksadın yemek olmasıdır. Bir de riba yiyeceklerde daha yaygın olduğundandır.

Cümlede cemi ism-i mevsûlden, müfred ism-i mevsûle geçerek iltifat yapılmıştır.

Burada önceki ayetlerde anlatılan infak konusu bitmiş, bunun zıddı olan faiz konusuna girilmiştir. İnfakta karşılık beklentisi olmaksızın vermek varken, faizde karşılıksız olarak kazanma beklentisi vardır.

خَبَّطُ  kelimesinin peşpeşe vurmak, düşüncesizce davranmak, çarpıp sendelemek, yolunu kaybetmek gibi manaları vardır. (Serdar Mutçalı, Arapça Türkçe Sözlük)

Hem düzenli, hem gelişigüzel vurmaktır. Hayvanın yeri eşelemesi gibidir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Şeytanın çarptığı kimse gibi kalkmak bu dünyada da, ahirette de olabilir. Faiz yiyenler şeytan çarpmış gibi yaşarlar. Şeytan insanı çarpınca insanın aklı karışır ve doğruyu yanlıştan ayırt edemez, nasıl davranacağını bilemez. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1608)

الرِّبٰوا (faiz) ile sadaka arasında zıt yönden bir münasebet vardır. Çünkü sadaka Allah'ın emri sebebiyle kişinin malını noksanlaştırmasıdır. الرِّبٰوا ‘ ise, Allah'ın yasakladığı bir şekilde, kişinin malını artırma isteğinden ibarettir. Bu bakımdan, bu iki şey birbirinin zıddıdırlar. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, [Allah ribanın bereketini tamamen giderir, sadakaları ise artırır] (Bakara. 276) buyurmuştur. Binaenaleyh riba ile sadaka arasında işte bu yönden bir çeşit ilgi bulunması sebebiyle Cenab-ı Allah sadakanın hükmünden sonra ribanın hükmünü zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir. İşaret isminde istiare vardır.  ذٰلِكَ  ile faiz yiyenlerin haline işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

أَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  cümlesi, sebep bildiren  بِ  harfi nedeniyle mecrur mahalde olup harfi cerle  ذَ ٰ⁠لِكَ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel olan … اَنَّهُمْ قَالُٓوا  cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ‘ nin haberi olan  قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ ‘ nin mazi fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  cümlesi, kasr edatı  اِنَّمَا  ile  tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  الْبَيْعُ  sıfat/maksûr,  مِثْلُ الرِّبٰوا  maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsuftur.

Âşûr, bu ayette kasr-ı izafi olduğunu söyler.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan /57, s.190)

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayet-i kerimede faiz yiyenlerin sözü olarak zikredilen  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  [Alışveriş de faiz gibidir] ifadesinde teşbih ters çevrilerek müşebbeh, müşebbehün bih konumuna konulmak suretiyle teşbih-i maklûb yapılmıştır. 

İfadenin aslı  اَلرِّبَا مِثْلُ الْبَيْعِ  (faiz de alışveriş gibidir) denilmesidir. Ancak müşriklerin faizin helal olduğu konusundaki itikatları o dereceye ulaşmıştır ki faizi asıl kabul edip alışverişi ona kıyas etmişlerdir. Müşebbeh müşebbehün bih yerine konularak yapılan bu teşbih, teşbih mertebelerinin en üst derecesidir.(Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et- Tefsîru’l - Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Alışverişin ribaya benzetilmesi, mübalağa için teşbih-i kalb babındandır. (Celaleyn Tefsiri, Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1610)

Ayette müşebbeh, müşebehün bih yerine konulmuş ve alışveriş, faize benzetilerek maklûb bir teşbih yapılmıştır. Eğer böyle bir teşbih yapılmamış olsaydı cümle “faiz alışveriş gibidir” şeklinde gelecekti. Nesefî, ayeti açıklamaya ribâ kavramıyla başlar ve ribâ’nın verilen mal karşılığında bir bedel olmadan o maldan veya paradan fazla olarak alınan şey olduğunu söyler. Nesefî, ayetin konusunun alışveriş değil faiz olduğunu söylemekte ve alışverişin faize benzetilme sebebini de mübalağa yapmak için olduğunu belirtmektedir. Zira bu kişiler kendi kanaatlerince faizi helal kabul ettiklerinden dolayı onu bir alışveriş gibi görmüşler ve alışveriş faiz gibidir demişlerdir. Oysaki Allah (cc), alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Bu nedenle haram ile helal olan bir şeyin eşit olarak gösterilmesi kıyasen de mümkün değildir. Zaten ayetin devamındaki bu durum onların yaptıkları kıyası geçersiz ve bâtıl kılmaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

10 tane  الرِّبٰواۜ  kelimesinden beşi Bakara Suresinde geçmiştir. Demek ki  الرِّبٰواۜ (faiz), infak ve takva konuları en fazla Bakara Suresinde geçmektedir.

 وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Aynı üslupla gelen  حَرَّمَ الرِّبٰوا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَحَلَّ  -  حَرَّمَ  arasında tıbak-ı îcab sanatı  الْبَيْعُ - الرِّبٰواۢ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

لرباع  ve  البيع  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ  cümlesiyle  وَحَرَّمَ الرِّبٰوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu cümlenin Allah Teâlâ'nın sözü olduğunda ittifak edilmiştir. Müfessirlere göre Allah, bu farkı belirtmek ve kâfirlerin "alışveriş riba gibidir" iddialarını iptal etmek üzere bunu bildirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1611). 

Âşûr,  البيع  ve  الرِّبٰواۜ  kelimelerindeki  ال ‘ ın için cins olduğunu söyler.

Birinde para, birinde eşya satılıyor, işlem aynı gibi görünse de değildir.

 

فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ

 

فَ  , istînâfiye, şart harfi olan  مَنْ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

مَنْ ‘ in haberi konumundaki  جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّه۪  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  ه۪  zamirinin ait olduğu kişi şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafette Allah’ın rububiyet vasfını hatırlatma manası vardır.

مَوْعِظَةٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik tazim içindir. 

جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ  ifadesinde istiare ve tecessüm sanatları vardır.  مَوْعِظَةٌ  [öğüt],  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Öğüdün, gelmek fiiline isnad edilmesi, onun önemini artırmaktadır. Öğüt, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Istiare sanatı yoluyla, öğüdün önemi, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

Aynı üslupta gelen  انْتَهٰى  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  şartın cevabı  جَٓاءَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  فَ  harfiyle atfedilmesi terketmenin, yasağı duymanın hemen arkasından gerçekleşmesi gerektiğine işarettir.

فَ  karinesiyle gelen  فَلَهُ مَا سَلَفَ  şeklindeki cevap cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır. 

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا  ‘ nın sılası olan  سَلَفَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.

 وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la cevap cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  اِلَى اللّٰهِ ‘ nin müteallakı olan haber mahzuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde ve Rab isminde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Allah Teâlâ 'nın “Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de" buyruğunda,  fail olarak gelen  مَوْعِظَةٌ  kelimesinin müennesliği hakiki olmadığı ve "va'z" manasına geldiği için, fiili müzekker olarak getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1611). 

مِنْ رَبِّه۪  sözü bu öğüdün kulun kendi menfaati, terbiyesi için olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَلَهُ مَا سَلَفَۜ [Geçmişte olan kendisinindir.] : Faiz haram kılınmadan önce aldıkları kendisine aittir. Onları geri vermesi gerekmez. Aynı şekilde kâfir iken yaptıkları da affedilmiştir. Cenab-ı Hak:  قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ  [İnkâr edenlere de ki: Eğer sakınırlarsa geçmişte yaptıkları affedilir.] (Enfâl 8/38) buyurmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

 وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ

 

Cümle önceki şart cümlesine  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.  Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden  مَنْ  şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ عَادَ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  عَادَ  cümlesi  مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder. 

Müsned, az sözle çok şey anlatmak yollarından izafetle marife olarak gelmiştir. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ' dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin ‘’sahabesi’’ de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır. 

Ateşe aid zamirin dahil olduğu  ف۪يهَا ' daki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, bahsi geçenleri tahkir için uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

Ayetin son cümlesi,  اَصْحَابُ النَّارِ  ifadesinin müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Hal cümlesinin  و ’ sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela,  هذا اخوك عطو (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ' sız gelir.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و  olmaz.(Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , önemine binaen, amili olan  خَالِدُونَ ‘ ye takdim edilmiştir.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)  

خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. خَالِدُونَ  lafzı, Kur’an’da her yerde ism-i fail kalıbında gelmiştir.

Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, tahkir ve kınama ifade eder.