29 Nisan 2024
Bakara Sûresi 275-281 (46. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 275. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٧٥


Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ o kimseler ki
2 يَأْكُلُونَ yerler ا ك ل
3 الرِّبَا Riba (faiz) ر ب و
4 لَا
5 يَقُومُونَ kalkamazlar ق و م
6 إِلَّا ancak
7 كَمَا gibi
8 يَقُومُ kalkarlar ق و م
9 الَّذِي kimse
10 يَتَخَبَّطُهُ çarptığı خ ب ط
11 الشَّيْطَانُ şeytanın ش ط ن
12 مِنَ
13 الْمَسِّ dokunup م س س
14 ذَٰلِكَ bu
15 بِأَنَّهُمْ onların
16 قَالُوا demelerindendir ق و ل
17 إِنَّمَا şüphesiz
18 الْبَيْعُ alışveriş de ب ي ع
19 مِثْلُ gibidir م ث ل
20 الرِّبَا riba (faiz) ر ب و
21 وَأَحَلَّ oysa helal kılmıştır ح ل ل
22 اللَّهُ Allah
23 الْبَيْعَ alış-verişi ب ي ع
24 وَحَرَّمَ ve haram kılmıştır ح ر م
25 الرِّبَا ribayı ر ب و
26 فَمَنْ kime
27 جَاءَهُ gelir de ج ي ا
28 مَوْعِظَةٌ bir öğüt و ع ظ
29 مِنْ -nden
30 رَبِّهِ Rabbi- ر ب ب
31 فَانْتَهَىٰ (ribadan) vazgeçerse ن ه ي
32 فَلَهُ kendisinindir
33 مَا ne varsa
34 سَلَفَ geçmişte س ل ف
35 وَأَمْرُهُ ve işi de ا م ر
36 إِلَى kalmıştır
37 اللَّهِ Allah’a
38 وَمَنْ kim
39 عَادَ tekrar (ribaya) dönerse ع و د
40 فَأُولَٰئِكَ onlar
41 أَصْحَابُ halkıdır ص ح ب
42 النَّارِ ateş ن و ر
43 هُمْ onlar
44 فِيهَا orada
45 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د

Riba kelimesi “doğal olmayan çoğalma “ manasına gelir ve Araplar çok bekleyen patatesin üzerinde oluşan doğal olmayan filizlere de “riba” diyorlar.

Bir önceki ayette mallarını gece ve gündüz gizli ve açık Allah yolunda sarfedenlerden bahsedilmişti. Şimdi de gece ve gündüz yatarak doğal ve uygun olmayan şekilde malın artışıyla servetine servet katanlardan bahsediliyor.

Büyük düşünür ve müfessir Fahreddin er-Râzî’ye göre faizin haram kılınması şu hikmetlere dayanmaktadır: 1. Faiz, karşılığı bulunmayan, karşılığında bir şey verilmeden alınan maldır. İnsanoğlu ihtiyaçlarını malı sayesinde karşılar. Bu sebeple malın önemi, değeri ve dokunulmazlığı vardır. Karşılığını vermeden kişinin malını almak, mülkiyet hakkının dokunulmazlığına aykırıdır ve haramdır.

İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Allah’tan başka şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dine ve takvâya davet eder. Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de vardır. Bunlar dünyaya ve geçici nimetlere düşkündürler ve bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese) buna uyanları, dünyada Allah’tan uzak kalan, maddî lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir hayata mahkûm eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah’ın eşsiz lutuf ve yakınlığından mahrum olurlar (Râzî, VII, 88-90). İbn Atıyye, bu zalimce kolay kazanma hırsının faizcileri, deliler gibi hareket etmeye sevkettiğini, âyette bu halin deliler ve saralıların haline benzetildiğini (mecazi mânanın kastedildiğini) ifade etmiştir (I, 372). Çağdaş bazı tefsirciler de cin ve şeytan çarpmış gibi hareket etmekten maksadın “dengesiz, düzensiz, bozuk” hareket olduğunu, bunun öldükten sonra değil, dünyada yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykırı bulunan faizciliğin yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini söylemişlerdir (Tabâtabâî, II, 434 vd.). 

Faizin mahiyet ve hükmüyle faiz yiyenlerin âkıbetleri konusunda Allah’tan gelen bu açıklama ve öğütlere kulak vererek faizcilikten vazgeçenler, daha önceden almış oldukları faizleri geri ödemeyeceklerdir. 278. âyet de bunu teyit etmektedir. Ancak akid yapıp da henüz teslim almadıkları faizleri almaları câiz değildir. 279. âyet “Tövbe ederseniz artık hakkınız ana paradır…” diyerek bu hükme açıklık getirmiştir.

Kaynak :  Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 429-441

Haksız kazancın engellenmesi için Medine çarşısına getirilen en önemli kural, faiz yasağı idi. Hicrî dördüncü yılda, “Ey iman edenler, kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin!”

28 âyeti ile alışverişte faizli muameleler yasaklanarak emek veya mal karşılığı olmayan kazanç kapısı kapandı. Hz. Muhammed, bir devlet başkanı olarak da bu yasağın uygulanmasını kararlılıkla takip etti. Fethedilen yeni beldelere de bu yasağı bildirdi ve devlet kontrolü ile gayri müslimler dâhil herkesin faiz yasağına uyması sağlandı.

29/ Haksız kazancın yoluna set çekmek için başvurulan tedbir, faiz yasağından ibaret değildi. Hz. Peygamber, elindeki malı stoklayarak piyasaya çıkarmayan ve mala olan ihtiyaç arttığında onu piyasaya arz ederek kazancını artırmayı hedefleyen karaborsa zihniyetini engelledi. “Malını satışa arz eden kimse rızıklandırılır, karaborsacı ise lânetlenir.” 30 buyurarak bu iki sınıfın dünya ve âhiretteki durumunun bir olamayacağını bildirdi. Zira tüccar uzak yerlerden tehlikeleri göze alarak mal ve hizmeti tüketicinin ayağına getirirken, karaborsacı hiçbir riske girmeden, insanların ihtiyaçlarını sömürerek kazanç sağlıyordu. Çarşıda spekülasyon yaparak haksız kazanç sağlayan tekellerin oluşmaması için, şehirli tüccarların ticaret kervanlarını çarşıya varmadan yolda karşılayarak mallarını ucuza kapatması 31 ve çarşı fiyatlarını bilmeyen köylü adına satış yapması 32 da yasaklandı. Çarşıya getirilen kurallardan biri de tüccarın henüz eline geçmeyen, akıbeti belirsiz malı bir başkasına satması yasağıydı.33 Zira böyle bir uygulama, gerek malın miktarı, gerekse kalitesi konusunda belirsizlik taşımakta, ayrıca risk almayan ve emek sarf etmeyen aracıların piyasada fiyatları artırmasına sebep oluyordu. (Hadislerle İslâm Cilt 5 Sayfa 113)

 

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ

  

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْكُلُونَ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَأْكُلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.  الرِّبٰوا  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

 لَا يَقُومُونَ cümlesi, mübteda  اَلَّذ۪ينَ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقُومُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. كَ  harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. مَا  ve masdarı müevvel, كَ  harfi ceriyle mahzuf mastara veya hale mütealliktir. Takdiri, قياما كقيام الذي أو قائمين كقيام الذي (... nin kıyamı gibi kıyam ederek veya … nın kıyamı gibi kaim olarak) şeklindedir.

يَقُومُ  damme ile merfû muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَخَبَّطُهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَتَخَبَّطُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْمَسّ  car mecruru  يَتَخَبَّطُهُ  fiiline mütealliktir.  

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتَخَبَّطُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  حبط ’ dır. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle ذٰلِكَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  أَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur.  قَالُٓوا  cümlesi, أَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl,  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰوا ’ dur. قَالُٓوا  fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

الْبَيْعُ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِثْلُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرِّبٰوا  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. (https://www.arapcadilbilgisi.com/)

وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَحَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْبَيْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  حَرَّمَ  atıf harfi  وَ  ile  اَحَلَّ  fiiline matuftur. 

حَرَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir. الرِّبٰوا  mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  Maksur isimdir. 

اَحَلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حلل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ


İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

جَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَوْعِظَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّ  car mecruru  مَوْعِظَةٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْتَهٰى  fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  سَلَفَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

سَلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪  [Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de…] cümlesinde gelmek fiili  جَٓاءَهُ  şeklinde [müzekker kullanımla] vârid olmuş; جَاءَتْهُ  şeklinde geçmemiştir. Çünkü fiil, müennes olan  مَوْعِظَةٌ  kelimesinden önce gelmiştir. Ayrıca ayetteki  مَوْعِظَةٌ kelimesi [müzekker bir kelime olan] اَلْوَعْظ  manasındadır ve müennesliği hakiki değildir. Ayet, “Bu öğüt ve haramlık hükmü her kime ulaşırsa” anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

انْتَهٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ 


İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile  مَا سَلَفَ  cümlesine matuf olup, mahallen meczumdur.  

اَمْرُهُٓ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

 وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عَادَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

 هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

 

İsim cümlesidir. Cümle,  اُو۬لٰٓئِكَ’ nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru خَـٰلِدُونَ  'ye mütealliktir. خَـٰلِدُونَ  haber olup, ref alameti وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

خَالِدُونَ ; sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ

 

İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mübteda konumundaki has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ ' nin  يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا  şeklindeki sıla cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi bilinen bir grup olduğuna işaret etmenin yanında tahkir ifade eder. 

Mübtedanın haberi olan  لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr, cümlenin anlamını olumluya çevirmiştir. Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.  يَقُومُونَ  maksur/sıfat,  كَمَا  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, masdar tevilinde olup mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail konumunda olan müfred has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’ nin sılası olan  يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

الْمَسّ  ’ ye dahil olan  مِنَ  harf-i ceri sebebiyyedir.

يَقُومُ - لَا يَقُومُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

يَقُومُونَ - يَقُومُ  ve  اَلَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki teşbihte faiz yiyen insanların hareket tarzı (müşebbeh), şeytanın dokunduğu insanların hareket tarzına (müşebbehün bih) benzetilmiştir. Câmi’, her ikisin ne yaptığını bilmez kötü halidir. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

”Faiz alırlar” yerine  يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا [faiz yerler] buyurulması maksadın yemek olmasıdır. Bir de riba yiyeceklerde daha yaygın olduğundandır.

Cümlede cemi ism-i mevsûlden, müfred ism-i mevsûle geçerek iltifat yapılmıştır.

Burada önceki ayetlerde anlatılan infak konusu bitmiş, bunun zıddı olan faiz konusuna girilmiştir. İnfakta karşılık beklentisi olmaksızın vermek varken, faizde karşılıksız olarak kazanma beklentisi vardır.

خَبَّطُ  kelimesinin peşpeşe vurmak, düşüncesizce davranmak, çarpıp sendelemek, yolunu kaybetmek gibi manaları vardır. (Serdar Mutçalı, Arapça Türkçe Sözlük)

Hem düzenli, hem gelişigüzel vurmaktır. Hayvanın yeri eşelemesi gibidir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Şeytanın çarptığı kimse gibi kalkmak bu dünyada da, ahirette de olabilir. Faiz yiyenler şeytan çarpmış gibi yaşarlar. Şeytan insanı çarpınca insanın aklı karışır ve doğruyu yanlıştan ayırt edemez, nasıl davranacağını bilemez. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1608)

الرِّبٰوا (faiz) ile sadaka arasında zıt yönden bir münasebet vardır. Çünkü sadaka Allah'ın emri sebebiyle kişinin malını noksanlaştırmasıdır. الرِّبٰوا ‘ ise, Allah'ın yasakladığı bir şekilde, kişinin malını artırma isteğinden ibarettir. Bu bakımdan, bu iki şey birbirinin zıddıdırlar. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, [Allah ribanın bereketini tamamen giderir, sadakaları ise artırır] (Bakara. 276) buyurmuştur. Binaenaleyh riba ile sadaka arasında işte bu yönden bir çeşit ilgi bulunması sebebiyle Cenab-ı Allah sadakanın hükmünden sonra ribanın hükmünü zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ismiyle marife oluşu, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir. İşaret isminde istiare vardır.  ذٰلِكَ  ile faiz yiyenlerin haline işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

أَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  cümlesi, sebep bildiren  بِ  harfi nedeniyle mecrur mahalde olup harfi cerle  ذَ ٰ⁠لِكَ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel olan … اَنَّهُمْ قَالُٓوا  cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ‘ nin haberi olan  قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ ‘ nin mazi fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  cümlesi, kasr edatı  اِنَّمَا  ile  tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  الْبَيْعُ  sıfat/maksûr,  مِثْلُ الرِّبٰوا  maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsuftur.

Âşûr, bu ayette kasr-ı izafi olduğunu söyler.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan /57, s.190)

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayet-i kerimede faiz yiyenlerin sözü olarak zikredilen  اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ  [Alışveriş de faiz gibidir] ifadesinde teşbih ters çevrilerek müşebbeh, müşebbehün bih konumuna konulmak suretiyle teşbih-i maklûb yapılmıştır. 

İfadenin aslı  اَلرِّبَا مِثْلُ الْبَيْعِ  (faiz de alışveriş gibidir) denilmesidir. Ancak müşriklerin faizin helal olduğu konusundaki itikatları o dereceye ulaşmıştır ki faizi asıl kabul edip alışverişi ona kıyas etmişlerdir. Müşebbeh müşebbehün bih yerine konularak yapılan bu teşbih, teşbih mertebelerinin en üst derecesidir.(Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et- Tefsîru’l - Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Alışverişin ribaya benzetilmesi, mübalağa için teşbih-i kalb babındandır. (Celaleyn Tefsiri, Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1610)

Ayette müşebbeh, müşebehün bih yerine konulmuş ve alışveriş, faize benzetilerek maklûb bir teşbih yapılmıştır. Eğer böyle bir teşbih yapılmamış olsaydı cümle “faiz alışveriş gibidir” şeklinde gelecekti. Nesefî, ayeti açıklamaya ribâ kavramıyla başlar ve ribâ’nın verilen mal karşılığında bir bedel olmadan o maldan veya paradan fazla olarak alınan şey olduğunu söyler. Nesefî, ayetin konusunun alışveriş değil faiz olduğunu söylemekte ve alışverişin faize benzetilme sebebini de mübalağa yapmak için olduğunu belirtmektedir. Zira bu kişiler kendi kanaatlerince faizi helal kabul ettiklerinden dolayı onu bir alışveriş gibi görmüşler ve alışveriş faiz gibidir demişlerdir. Oysaki Allah (cc), alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Bu nedenle haram ile helal olan bir şeyin eşit olarak gösterilmesi kıyasen de mümkün değildir. Zaten ayetin devamındaki bu durum onların yaptıkları kıyası geçersiz ve bâtıl kılmaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

10 tane  الرِّبٰواۜ  kelimesinden beşi Bakara Suresinde geçmiştir. Demek ki  الرِّبٰواۜ (faiz), infak ve takva konuları en fazla Bakara Suresinde geçmektedir.

 وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Aynı üslupla gelen  حَرَّمَ الرِّبٰوا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَحَلَّ  -  حَرَّمَ  arasında tıbak-ı îcab sanatı  الْبَيْعُ - الرِّبٰواۢ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

لرباع  ve  البيع  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ  cümlesiyle  وَحَرَّمَ الرِّبٰوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu cümlenin Allah Teâlâ'nın sözü olduğunda ittifak edilmiştir. Müfessirlere göre Allah, bu farkı belirtmek ve kâfirlerin "alışveriş riba gibidir" iddialarını iptal etmek üzere bunu bildirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1611). 

Âşûr,  البيع  ve  الرِّبٰواۜ  kelimelerindeki  ال ‘ ın için cins olduğunu söyler.

Birinde para, birinde eşya satılıyor, işlem aynı gibi görünse de değildir.

 

فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ

 

فَ  , istînâfiye, şart harfi olan  مَنْ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

مَنْ ‘ in haberi konumundaki  جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّه۪  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  ه۪  zamirinin ait olduğu kişi şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafette Allah’ın rububiyet vasfını hatırlatma manası vardır.

مَوْعِظَةٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik tazim içindir. 

جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ  ifadesinde istiare ve tecessüm sanatları vardır.  مَوْعِظَةٌ  [öğüt],  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Öğüdün, gelmek fiiline isnad edilmesi, onun önemini artırmaktadır. Öğüt, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Istiare sanatı yoluyla, öğüdün önemi, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

Aynı üslupta gelen  انْتَهٰى  cümlesi atıf harfi  فَ  ile  şartın cevabı  جَٓاءَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  فَ  harfiyle atfedilmesi terketmenin, yasağı duymanın hemen arkasından gerçekleşmesi gerektiğine işarettir.

فَ  karinesiyle gelen  فَلَهُ مَا سَلَفَ  şeklindeki cevap cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır. 

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا  ‘ nın sılası olan  سَلَفَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, haber ibtidaî kelamdır.

 وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la cevap cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  اِلَى اللّٰهِ ‘ nin müteallakı olan haber mahzuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde ve Rab isminde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Allah Teâlâ 'nın “Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de" buyruğunda,  fail olarak gelen  مَوْعِظَةٌ  kelimesinin müennesliği hakiki olmadığı ve "va'z" manasına geldiği için, fiili müzekker olarak getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1611). 

مِنْ رَبِّه۪  sözü bu öğüdün kulun kendi menfaati, terbiyesi için olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَلَهُ مَا سَلَفَۜ [Geçmişte olan kendisinindir.] : Faiz haram kılınmadan önce aldıkları kendisine aittir. Onları geri vermesi gerekmez. Aynı şekilde kâfir iken yaptıkları da affedilmiştir. Cenab-ı Hak:  قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَنْتَهُوا يُغْفَرْ لَهُمْ مَا قَدْ سَلَفَۚ  [İnkâr edenlere de ki: Eğer sakınırlarsa geçmişte yaptıkları affedilir.] (Enfâl 8/38) buyurmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

 وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ

 

Cümle önceki şart cümlesine  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.  Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden  مَنْ  şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ عَادَ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  عَادَ  cümlesi  مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder. 

Müsned, az sözle çok şey anlatmak yollarından izafetle marife olarak gelmiştir. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ' dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin ‘’sahabesi’’ de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır. 

Ateşe aid zamirin dahil olduğu  ف۪يهَا ' daki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, bahsi geçenleri tahkir için uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle gelmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 

Ayetin son cümlesi,  اَصْحَابُ النَّارِ  ifadesinin müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Hal cümlesinin  و ’ sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela,  هذا اخوك عطو (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ' sız gelir.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و  olmaz.(Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , önemine binaen, amili olan  خَالِدُونَ ‘ ye takdim edilmiştir.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)  

خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. خَالِدُونَ  lafzı, Kur’an’da her yerde ism-i fail kalıbında gelmiştir.

Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, tahkir ve kınama ifade eder. 

Bakara Sûresi 276. Ayet

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ  ٢٧٦


Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَمْحَقُ mahveder م ح ق
2 اللَّهُ Allah
3 الرِّبَا ribayı ر ب و
4 وَيُرْبِي ve artırır ر ب و
5 الصَّدَقَاتِ sadakaları ص د ق
6 وَاللَّهُ Allah
7 لَا
8 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
9 كُلَّ hiçbir ك ل ل
10 كَفَّارٍ inkarcıları ك ف ر
11 أَثِيمٍ günahkar ا ث م

Câbir b. Abdullah”ın (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her iyilik/güzel iş bir sadakadır.”(B6021 Buhârî, Edeb, 33)

Enes b. Mâlik”in naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kuşkusuz sadaka, Rabbin hoşnutsuzluğunu giderir (Allah”ın kişiye huzurlu bir hayat bağışlamasına vesile olur, işlenen kötülüklere mukabil başa gelebilecek kötülüklere de kefaret olur) ve kötü bir şekilde ölmeyi (Allah”ın izniyle) önler.”(T664 Tirmizî, Zekât, 28)

Adî b. Hâtim”in naklettiğine göre, Rasûlullah (sav) cehennemden bahsetti, ondan Allah”a sığındı ve yüzünü üç defa çevirdikten sonra şöyle buyurdu: “Yarım hurma (sadaka) ile bile olsa cehennemden korunun. Eğer bunu da bulamazsanız güzel bir sözle (korunun).”(M2350 Müslim, Zekât, 68)

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Bir adam Hz. Peygamber”e (sav), “Ey Allah”ın Rasûlü, hangi sadaka en faziletlidir?” diye sordu. Hz. Peygamber, ” Sağlıklı iken ve fakirlik endişesi ve zengin olma hırsı ile hareket ederken tasaddukta bulunabilmendir.(Sadaka vermeyi) can boğaza gelip de (son nefesini yaşadığın âna kadar) erteleme…” buyurdu.” (B2748 Buhârî, Vesâyâ, 7)

Abdullah b. Yezid”in Ebû Mes”ûd el-Bedrî”den işittiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kişinin ailesi için yaptığı harcama da sadakadır.”(B4006 Buhârî, Meğâzî, 12)

Hadislerle İslâm Cilt 2 Sayfa 485

 

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ

 

Fiil cümlesidir.  يَمْحَقُ  damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرِّبٰوا  mef’ûlu bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرْبِي  fiili  ي  üzerine mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الصَّدَقَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler harf ile irablanır. 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرْبِي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ربو ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ


 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. كَفَّارٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَث۪يمٍ  kelimesi, كَفَّارٍ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

یُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’ dir.

كَفَّار ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَث۪يمٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şibh-i kemâl-i ittisâl nedeni ile fasıl yapılmıştır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bütün kemal sıfatlara şamil lafza-i celâlin müsnedün ileyh olması telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle Allah isminde tecrîd sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ  cümlesi makabline  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا [Faizi yok eder,] ve  وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ [sadakaları artırır] cümleleri arasında ikili mukabele vardır. 

يَمْحَقُ -  يُرْبِي  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

الرِّبٰوا - يُرْبِي  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Faizde görünüşte kazanç vardır ama onun bereketi yoktur. Sadakayı da verince azalmış gibi gözükür ama bereketi olduğu için kazanmış oluruz. İnsan çaba sarfeder, bereketi Allah verir. Zenginlik ve malın emanet olduğunu bilenler, paylaşır.

Ayet,ribaya devam eden ve Allah’ın uyarısını dikkate almayanlarla alakalı bir suale karşılık verilen cevap mahiyetinde gelmiştir. Önce zikredilen ayette, ahiret hallerinin kötü durumu açıklanmış iken bu ayette de dünyadaki kötü durumları belirtilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1614). 

Riba, her ne kadar o anda bir artış ve fazlalık temin etse de, hakikatte onun bir noksanlaşma sebebi olduğunu; sadakanın ise, görünüşte her ne kadar bir noksanlaşma sebebi olsa dahi, aslında bir artış ve ziyadelik olduğu beyan edilmiştir. Durum böyle olunca akıllı olan bir kimseye yakışan, tabiatının ve hislerinin davet ettiği şeylere iltifat etmeyip, aksine şeriatın teşvik ettiği şeylere dayanmasıdır. İşte ayetin, kendinden önceki ayetlerle olan irtibatının izahı budur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yine  يمحق  fiilinin kullanılması faiz alanın malındaki bereketin ve malın tamamının yok olmasını ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1615)

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا [Allah faizi tüketir.] Burada geçen  مْحَقُ  kelimesi bir şeyin yok olana kadar yavaş yavaş azalmasıdır. Bu hadise dolunayın yavaş yavaş yok olmasına benzer. İşte faiz alanın ayeti böyledir. O bütün malını yitirir ve ondan sonra çocuğu da bu maldan yararlanamaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ

 

Ayetin fasılası  وَ ’ la önceki istinaf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh,  لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ  cümlesi müsneddir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Hükmün illetini belirtmek, kalbe korku salmak ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ  cümlesi, müsneddir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eder. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.

كَفَّارٍ  için sıfat olan  اَث۪يمٍ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

كَفَّارٍ  mübalağalı ism-i fail, اَث۪يمٍ  sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıplar bu vasıfların mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

كَفَّارٍ- اَث۪يمٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik, tahkir ve kesret ifade eder.

وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ [Allah sevmez.] Yani hoşlanmaz. كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ [İnkârda ve günahta ısrar eden kişiyi.]  Burada mübalağa anlamı taşıyan  فَعَّالُ  formunda kullanılan كَفَّارٍ  kelimesi, günahı ikrar edip onda ısrar eden kişi anlamına gelir. اَث۪يم  kelimesi, “günahkâr” anlamını  آثِم kelimesinden daha etkili ve vurgulu bir şekilde ifade eder. Ayetin manası ise [haram sayıp kâfir olup faizi yiyerek günahkâr] şeklindedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

اللّٰهُ لَا يُحِبُّ  cümlesi, Kur’ânda 16 kez tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 277. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ٢٧٧


Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا iman eden ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve işler yapanlar ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ salih (güzel) ص ل ح
6 وَأَقَامُوا ve kılanlar ق و م
7 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
8 وَاتَوُا ve verenler ا ت ي
9 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
10 لَهُمْ işte onların
11 أَجْرُهُمْ ödülleri ا ج ر
12 عِنْدَ yanındadır ع ن د
13 رَبِّهِمْ Rableri ر ب ب
14 وَلَا yoktur
15 خَوْفٌ korku خ و ف
16 عَلَيْهِمْ onlara
17 وَلَا
18 هُمْ ve onlar
19 يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir ح ز ن

İman-salih amel-namaz-zekat şeklinde dört temel sayılıyor. İlk ikisi sonraki ikiyi açıklar niteliktedir.Burada dikkat çekici olan ,özünde salih bir amel olan namazın salih amelden ayrıca zikredilmesidir.

İman ve namaz Kur’ânda birbirinin yerine kullanılan kelimelerdir. İman kalptedir ve  dışardan görünen ilk tezahürü de namazdır.

“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle rasûle uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”

Bir şeyin salihattan olması için hem kendinize hem de topluma faydalı olması gerekir. Zekat da böyle bir ibadettir. Kişinin malını temizlerken ihtiyaç sahibinin de ihtiyacını giderir.

“Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amel farz namazıdır. Eğer onu tam olarak eda etmişse bu yazılır. Ama tam kılmamışsa; Yüce Allah der ki: “Bakın bakalım, kulumun nafile namazı var mı? Onunla farzları tamamlayın.” Sonra zekâta da böyle bakılır, peşinden diğer amelleri de bu şekilde değerlendirilir.” (HM16731 İbn Hanbel, IV, 65.) Hadislerle İslâm Cilt 2 Sayfa 31

Namaz, insanın, sadece dünyasını değil aynı zamanda âhiretini de kurtarmasının en önemli vesilelerindendir. Bu durum Hz. Peygamber”in hadislerinde farklı lafızlarla ifade edilmiştir:

“Namaz, devam eden kimse için kıyamet gününde nur, delil ve kurtuluş sebebi olur. Namaza devam etmeyenin ise kıyamet günü nuru, delili ve kurtuluşu olmayacaktır.”

“(Kıyamet gününde) kulun ilk önce hesaba çekileceği şey, namazdır.” 

“Cennetin anahtarı namazdır.” 

“Rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine riayet ederek beş vakit namaz(ı kılmay)a devam eden ve bu beş vakit namazın Allah katından gelen bir emr-i hak olduğunu kabul eden kimse cennete girer”

Hz. Peygamber”in bu hadisleri, aslında Kur”an”daki şu âyetlerin değişik ifade ve izahlarıdır:

“İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” 52

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar… namazı dosdoğru kılarlar. İşte onlara Allah rahmet edecektir.” 53

“… Namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarf edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.” 54   

Hadislerle İslâm Cilt 2 Sayfa 157     

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ‘ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la sılaya matuftur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler harf ile irablanır.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتَوُا الزَّكٰوةَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la sılaya matuftur. 

اٰتَوُا  mahzuf elif üzere damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ  cümlesi, اِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı,  أَجۡرُهُمۡ ’ un mahzuf haline mütealliktir. رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.    

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir. 

اَقَامُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ‘ dir. 

اٰتَوُا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ  ile  لَهُمْ اَجْرُهُمْ  cümlesine matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile öncesine matuftur. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْزَنُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu müsnedün ileyh, لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ  cümlesi müsneddir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’ nin ismi, has ismi mevsûl  الَّذ۪ينَ ’ nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Akabindeki aynı formda gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ  ve  وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Bu iki cümlenin  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesine atfı, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Namaz ve zekat salih amelden olduğu halde ayrıca zikredilmiştir. 

Salih amel kendini ve başkasını ıslah eden, düzelten ameldir. Namaz en çok kendimizi, zekat başkasını da düzeltir. ”Salih amel yapanlar” tabiri Kur’an’da 52 kez geçmiş, onlara verilecek mükafatlar sayılmıştır.

الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ  arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

İsm-i mevsûlde cem edilenler, iman edenler, salih amel yapanlar, namaz kılanlar ve zekat verenler şeklinde sayılmıştır. Bu üslup cem' ma’at-taksim sanatıdır. 

Salih amel kavramı, namaz kılmayı ve zekat vermeyi de kapsadığı halde bu ikisinin ayrıca zikredilmesi, bunların diğer salih amellerden üstün olmalarındandır. "Rab" isminin zikri ve bu ismin  رَبِّهِمْۚ  şeklinde  هِمْۚ [onlar] zamirine izafesi salihler için ziyadesiyle lütuf ve teşrif manası içerir. Bu ayetin sırrına mazhar olan salih kullar için gelecekte kötü bir şeyle karşılaşma korkusu yoktur ve onlar sevdikleri bir şeyi elden kaçırdıklarından dolayı mahzun da olmayacaklardır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette sayılan işlerde umumdan hususa doğru bir derecelendirme vardır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1616)

الَّذ۪ينَ ‘ nin haberi olan  لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi,  faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır.  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرُهُمْ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرُهُمْ ’ un izafetle gelmesi gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

عِنْدَ  mekan zarfı,  اَجْرُهُمْ ‘ un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عِنْدَ رَبِّهِمْۖ  izafetinde iman edenlere ait zamirin Rab ismine muzafun ileyh olmasıyla onlar, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ  cümlesinin sebep ifade etmesine rağmen başında  فَ  harfinin olmaması, “sebep budur” denilmesine ihtiyaç olmayacak kadar sebebin açık olması dolayısıyladır.

Kur'an-ı Kerim'de, ne zaman bir vaîd ve tehdit zikredilse, bunun peşinden mutlaka bir vaad ve müjde getirmek şeklinde muttarid ve sürekli bir adet bulunmaktadır. Bundan dolayı burada, riba ile alışveriş yapan kişi hakkında, son derece şiddetli bir tehdit ve vaîd getirince, bunun peşinden de vaad-i ilahî ve müjdesini getirmiştir.(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr

وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

 

Bu cümle, haber olan  فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ  cümlesine وَ ' la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’ un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ  bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’ daki nekrelik, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ ’ la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümledeki  لَا , olumsuzluğu tekit için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Haber, muzari fiil cümlesi şeklinde gelmesi hükmü takviye, hudus, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

يَحْزَنُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. 

خوف  ve  حزن  arasındaki fark:  خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن  ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca  خوف  kelimesinin önce  حزن  kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle  خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada  خوف  ve  حزن  kelimelerinde kinaye vardır.  خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar,  حزن  de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 490)

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi, Kur’ân’da toplam 12 kere tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şayet; ‘’Korku ile hüzün arasında ne fark vardır?’’ dersen, şöyle derim: Korku, vukuu beklenen bir bela ve musibetten dolayı insana arız olan bir gam ve kederdir. Üzüntü ise fiilen vaki olup gerçekleşen ve yaşanan bir olaydan dolayı insana arız olan şeydir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 278. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ٢٧٨


Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا iman eden(ler) ا م ن
4 اتَّقُوا korkun و ق ي
5 اللَّهَ Allah’tan
6 وَذَرُوا ve bırakın (almayın) و ذ ر
7 مَا ne varsa
8 بَقِيَ geri kalan ب ق ي
9 مِنَ -dan
10 الرِّبَا riba- ر ب و
11 إِنْ eğer
12 كُنْتُمْ idiyseniz ك و ن
13 مُؤْمِنِينَ inanıyor ا م ن

Ey iman edenler! Eğer gerçek müminseniz! Allah dan sakının! Bu günaha bulaşmayın! Ayeti gerçekten de bu ünlemlerle okumalı çünkü bir sonraki ayet bunu yapmazsanız Allah ve Rasûlunden size ilan edilen bir savaş (günahın büyüklüğü ve zararını tasvir için uyarı makamında)olduğunu bilin ! diyor. Bu ilahi savaşı kim kazanabilir? 

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, اتَّقُوا اللّٰهَ ‘ dır. 

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ذَرُوا مَا بَقِيَ  atıf harfi  وَ  ile nida cümlesine matuftur. 

ذَرُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.

بَقِيَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مِنَ الرِّبٰٓوا  car mecruru بَقِيَ  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi كُنتُم ’ ün haberi olup, nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, اتّقوا الله وذروا ما بقي من الربا (Allaha karşı takvalı olun ve faizin kalanından vazgeçin) şeklindedir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’ dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي  fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Iman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim içindir.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

اٰمَنُوا ‘ da irsâd sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  اتَّقُوا اللّٰهَ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın,  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.

یَـٰۤأَیُّهَا ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟  şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi  يَٓا  gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا  cümlesi,  وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا  ' nın sılası olan  بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

 Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart harfi  اِنْ  ve  كان ’ nin dahil olduğu şart üslubundaki terkipte  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  cümlesi şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın, takdiri  فذروا (Bırakın) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’ nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi,120-121, s. 80)

كَان ’ nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اٰمَنُوا  ile  مُؤْمِن۪ينَ  arasında iştikak cinas-ı, reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

[Ey iman edenler! Allah'tan] O'nun cezalandırmasından [korkun] ve kendinizi bundan koruyun. [Eğer inanıyorsanız faizden geri kalan kısmı bırakın.] Faizle birşeyler verdiğiniz kimselerden geriye kalan faiz alacağınızı almayın. Çünkü imanınız, emrolunduğunuz şeye mutlak ve kesin anlamda bağlılık göstermenizi gerektirir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Ayetin başında  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler] buyurulup sonunda  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ [eğer iman ettiyseniz] gelmesi; imanın hakikatine ermek için bir tarizdir.

Ayrıca bu söz,  muhatapları harekete geçirme ve heyecanlandırma babından söylenmiştir. Muhatapları faizle yaptıkları işleri terk etmeye teşvik eder. Faizin tamamını terketmek imanın şartlarındandır, iman ve faiz bir arada bulunmaz. Bunlar faiz yemenin ne kadar nefret edilesi olduğunu ve bunda ısrar edenlere de bir korkutma olduğunu ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru: 1617)

Bakara Sûresi 279. Ayet

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ  ٢٧٩


Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 لَمْ
3 تَفْعَلُوا böyle yapmazsanız ف ع ل
4 فَأْذَنُوا bilin ا ذ ن
5 بِحَرْبٍ savaşa açıldığını ح ر ب
6 مِنَ (tarafından)
7 اللَّهِ Allah
8 وَرَسُولِهِ ve Elçisi ر س ل
9 وَإِنْ ve eğer
10 تُبْتُمْ tevbe ederseniz ت و ب
11 فَلَكُمْ sizindir
12 رُءُوسُ ana ر ا س
13 أَمْوَالِكُمْ malınız م و ل
14 لَا
15 تَظْلِمُونَ ne haksızlık edersiniz ظ ل م
16 وَلَا
17 تُظْلَمُونَ ne de haksızlığa uğratılırsınız ظ ل م
  

Harabe  حرب :  حَرْبٌ kelimesi bildiğimiz savaştır. حَرَبٌ ise harpte yapılan yağmalamadır. Sonradan her tür yağmalamaya da bu isim verilmiştir. مِحْراب الْمَسْجِد Mescidin mihrabı kullanımı buraların şeytanla savaşma yeri olduğundandır. Ayrıca bu adı almasının nedeni insanın burada dünya meşgaleleri ve düşünce dağınıklığından yağma edilircesine soyutlanması gerektiğindendir diyenler de vardır. Öte yandan meclisteki oturma yerinin baş köşesine de bu ad verilmiştir. Çoğulu مَحارِيب şeklindedir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri harp, harbî, mihrab ve muhârebedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ 


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَفْعَلُوا  fiili, نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

أْذَنُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. بِحَرْبٍ  car mecruru أْذَنُوا  fiiline mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  حَرْبٍ ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. رَسُولِ  atıf harfi وَ ’ la  اللّٰهِ  lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ۚ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ [Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulüne savaş açmış olduğunuzu bilin!] Burada  اَذِنَ  fiili, اَذِنَ بِالشَّيْءِ  şeklinde kullanımından “bilmek” manasında kullanılmıştır. Bu kelime  فَآذِنُوا  şeklinde de okunmuştur ki bu durumda manası, “bunu başkalarına da bildirin” şeklindedir ve dinlemek manasındaki اَلْاَذَن  kökünden türemiştir. Zira dinlemek ilim elde etmenin yollarından biridir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُبْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رُؤُ۫سُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَمْوَالِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ  cümlesi,  لَكُمْ ’ deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَظْلِمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُظْلَمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  اتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan şart üslubuna iltifat sanatı vardır.

اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir.  تَفْعَلُوا  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. Şart üslubundaki terkipte  لَمْ تَفْعَلُوا  cümlesi şarttır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya  ait zamire muzâf olan  رَسُولِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

وَرَسُولِه۪ۚ  car-mecruru,  بِحَرْبٍ ‘ in mahzuf sıfatına müteallik olan  مِنَ اللّٰهِ ‘ ye matuftur. Ciheti camiâ tezayüftür.

بِحَرْبٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik tazim ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

اللّٰهِ - رَسُولِه۪ٓ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ [Allah ve Rasulü ile harbe girdiğinizi bilin!] ifadesinde istiare-i mekniyye vardır. Faiz yemek, savaşa girmeye benzetilmiştir. Faiz yemek müşebbeh, Allah ve Resulüyle harp etmek müşebbehün bihtir. Vech-i şebeh her iki durumdaki korkunç haldir. 

Aynı üsluptaki  وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart cümlesi olan  تُبْتُمْ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

فَ  karinesiyle gelen  فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ  şeklindeki cevap cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi az sözle çok anlam ifade kastına matuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İki fiili cezm eden  اِنْ  şart harfi vukuu kesin olmayan durumlarda müstakbel için kullanılır. Mütekellim, ya iki şey arasında tereddüt ediyordur ya da vuku bulacağına ihtimal vermiyordur. Yani fiilin gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimali eşitse, ya da gerçekleşmeme ihtimali daha da fazla ise şart için bu harf  kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’ân Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Burada  اذ  yerine  ان  kullanılması, faiz almaktan vazgeçmeyi teşvik etmektedir. Eğer  اذ  denilseydi, ribayı terk etme emrine muhatap olan hiç kimsenin uymayacağı teyit edilmiş olurdu ki bu da imanlı olan muhataplar için uygun olmazdı. Bu şart harfi dolayısıyla bazı muhatapların bu emre uymadıklarına delalet etmektedir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1620)

فَأْذَنُوا [bilin] demektir,  بِحَرْبٍ ' in nekre olması tazim içindir, bu da faiz yiyenden tövbe etmesi istendikten sonra Allah'ın emrine dönünceye kadar kendisiyle savaşmayı gerektirir, tıpkı âsi gibi; küfrünü icap etmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

حرب  [savaş] kelimesinin nekre (belirsiz) olarak zikredilmesi, tazim içindir. Yani Allah ve Resulü tarafından ilan edilmiş öyle muazzam bir savaş ki, bunun ne kadar çetin bir savaş olduğunu kimse bilemez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr -  Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru : 1618)

Burada muhatap, faiz işinde ısrarcı olan müminlerdir. Bunun delili de bu cümlenin atfedildiği  يا ايها الذين امنوا  cümlesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1619)

 

لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ

 

Fasılla gelen cümle, لَكُمْ ‘ deki mecrur zamirden müekked hal olarak ıtnâbtır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına وَ  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada وَ  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  وَلَا تُظْلَمُونَ cümlesi tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.

تُظْلَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

لَا تَظْلِمُونَ - لَا تُظْلَمُونَ  ifadeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَا تَظْلِمُونَ  cümlesiyle  لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

[Bu şiddetli tehdidi duyduktan sonra faizin haramlığını kabul ederek ve buna inanarak tövbe ederseniz [ana sermayeniz yine sizindir.] Onu olduğu gibi alabilirsiniz. [Ne haksızlık yapmış], alacaklı olduğunuz kimselerden fazla almakla ne onlara haksızlık yapmış, [ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.] Ne de sizler onlar tarafından işin uzatılmasıyla, ya da ana paranızdan bir eksiklik yapılarak bir zararla karşı karşıya bırakılmış olursunuz. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bakara Sûresi 280. Ayet

وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ٢٨٠


Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ eğer (borçlu)
2 كَانَ ise ك و ن
3 ذُو (içinde)
4 عُسْرَةٍ darlık ع س ر
5 فَنَظِرَةٌ beklemek (lazımdır) ن ظ ر
6 إِلَىٰ kadar
7 مَيْسَرَةٍ bir kolaylığa ي س ر
8 وَأَنْ ve eğer
9 تَصَدَّقُوا sadaka olarak bağışlarsanız ص د ق
10 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
11 لَكُمْ sizin için
12 إِنْ eğer
13 كُنْتُمْ ك و ن
14 تَعْلَمُونَ bilirseniz ع ل م

وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ

 

Ayet, atıf harfi وَ ’ la  فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا  cümlesine atfedilmiştir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ  ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. Burada tam fiil olarak amel etmiştir. Mahallen meczumdur. ذُو , harfle îrab olan beş isimden biri olup, ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır.  عُسْرَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

نَظِرَةٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, الواجب (Gereken) şeklindedir. اِلٰى مَيْسَرَةٍ  car mecruru mahzuf olan muzafla  نَظِرَةٌ  kelimesine mütealliktir. Takdiri, إلى وقت ميسرة (Kolaylık vaktine kadar) şeklindedir.

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ [Eğer (borçlu) darlık içinde ise.] ifadesinde ذُو  kelimesinin merfû olmasının iki veçhi vardır:

1. Bu kelime burada كَانَ ’ nin ismidir. Haberi ise hazfedilmiştir. وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ غَرِيمًا لَكُمْ [Eğer darlık içindeki kişi borçlu ise] veya  وَاِنْ كَانَ هُنَاكَ ذُو عُسْرَةٍ [Eğer darlık içinde bir kişi var ise] ya da كَانَ فِيكُم وَ مِنْكُمْ [Aranızda veya sizden darlık içinde bir kişi bulunuyorsa] demek istemiştir. Bu durumda haber önce veya sonra takdir edilebilir.

2. كَانَ  ismiyle birlikte eksiksiz bir mana oluşturan tam bir fiil olarak kabul edilebilir. Bu durumda  هَذَا [Durum şöyledir] şeklinde bir takdir yapılır. وَاِنْ وَقَعَ ذُو عُسْرَةٍ وَاِنْ حَدَثَ ذُو عُسْرَةٍ وَاِنْ وَجَدَ ذُو عُسْرَةٍ  [Eğer darlık sahibi bir kimse olursa, bulunursa] şeklinde anlaşılır. Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes‘ûd  وَاِنْ كَانَ ذَا عُسْرَةٍ  şeklinde okumuşlardır. Bu durumda anlam “Eğer borçlu kişi darlık içerisinde ise” şeklindedir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَنْ  masdariyyedir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur. Takdiri, تصدّقكم خير لكم (Tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır.) şeklindedir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَصَدَّقُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.

خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ  car mecruru خَيْرٌ ’ a veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ‘ ün haberi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم تعلمون فضل التصدّق فتصدّقكم خير لكم. (Eğer tasadduk etmenin faziletini bilirseniz tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır.) şeklindedir.

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

تَصَدَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  صدق ’ dır. Aslı  تتصدّق  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ile önceki ayetteki  فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنْ  cezm eden şart harfi, şart üslubundaki terkipte  كَانَ ذُوعُسْرَةٍ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَانَ  bu cümlede tam fiildir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyh olan  ذُوعُسْرَةٍ ‘ in izafetle marife olması az sözle çok anlam ifade etmek içindir.

Rabıta harfi  فَ  ile gelen cevap cümlesi olan  فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ ‘ de îcâz-ı hazif sanatı vardır.  نَظِرَةٌ , takdiri  الواجب  (Gereklidir) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ  car-mecruru  نَظِرَةٌ ‘ e mütealliktir.  مَيْسَرَةٍۜ ‘ un, takdiri  وقت (Zaman) olan muzafı mahzuftur.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

عُسْرَةٍ - مَيْسَرَةٍۜ - نَظِرَةٌ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

كَانَ ذُوعُسْرَةٍ  cümlesiyle, فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

عُسْرَةٍ - مَيْسَرَةٍۜ  arasında tıbâk-ı îcab vardır. Bu kelimelerin nekreliği nev ifade eder. 

نَظِرَةٌ  kelimesi ‘bekleme’ demektir, göz ile bekleme arasında bir ilişki kurulmuştur. Yoldan gelecek birini bekleyen kişi sürekli yola bakar. Bu kelimenin kullanımında tecsîm sanatı vardır. 

 

وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ

 

وَ , istînafiyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar  harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَصَدَّقُوا  cümlesi masdar teviliyle mübtedadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَكُمْ  car-mecruru  خَيْرٌ ‘ a veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir.

[Sâd harfinin şeddesiyle تَصَّدَّقُوا  kıraati esas alınmak üzere] “Sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır” ifadesi ana mallarını ya da bunun bir kısmını zor durumda olan borçlularına sadaka olarak bırakmaları konusunda bir teşviktir. Yine  وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ [affetmeniz takvaya daha yakındır] (Bakara 2/237)] ayeti de bu yönde bir teşviktir. Bir görüşe göre; burada “tasaddukta bulunmak” ifadesi ile süre vermek, beklemek kastedilmiştir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen son cümle, şart üslubundadır. Şart cümlesi olan  كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ , nakıs fiil  كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’ nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَانَ ’ nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. (Arap Dilinde  كَان  Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M. Vecih Uzunoğlu)

كَانَ - كُنتُمۡ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَان ’ nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

Öncesinin delaletiyle takdiri  فافعلوه  (hemen yapın) olan cevap cümlesi hazf edilmiştir. Dolayısıyla cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart cümlesinin cevabı Kur’an’da çoğu yerde olduğu gibi mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

تَعْلَمُونَ  fiilinin mef’ûlu, kendisinden önceki kelimenin delaletiyle mahzuftur. Fiilin lâzım fiilerden sayılması da mümkündür. Yani, “eğer siz ilim ve tefekkür ehli iseniz.’’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebut/16)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ِyani, bunun sizin için daha iyi olduğunu bilseniz ve bununla amel etseniz. Burada bilgisiyle amel etmeyen kimse, bilgi sahibi olsa da, bilgisizmiş gibi değerlendirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 281. Ayet

وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟  ٢٨١


Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّقُوا sakının و ق ي
2 يَوْمًا şu günden ي و م
3 تُرْجَعُونَ döndürüleceğiniz ر ج ع
4 فِيهِ onda
5 إِلَى
6 اللَّهِ Allah’a
7 ثُمَّ sonra
8 تُوَفَّىٰ tastamam verilecektir و ف ي
9 كُلُّ her ك ل ل
10 نَفْسٍ kişiye ن ف س
11 مَا ne
12 كَسَبَتْ kazandıysa ك س ب
13 وَهُمْ ve onlara
14 لَا
15 يُظْلَمُونَ haksızlık edilmeyecektir ظ ل م

Bu ayetin en son nazil olan ayet olduğu iddia edilmiştir.

 

وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfi veya istînâfiyyedir. اتَّقُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. يَوْمًا  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُرْجَعُونَ  cümlesi, يَوْمًا ’ in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ  cümlesi, atıf harfi  ثُمَّ  ile  تُرْجَعُونَ  fiiline matuftur. Rabıta mukadderdir. Takdiri, توفّى فيه şeklindedir.

تُوَفّٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. كُلُّ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَسَبَتْ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَسَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’ dir. Aid zamiri mahzuftur. Takdiri, كسبته  şeklindedir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

تُوَفّٰى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفي  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ۟  haber olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ۟  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mef’ûl olan  يَوْماً ‘ deki nekrelik tazim içindir.  

تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ  cümlesi, nasb mahallinde  يَوْمًا  için sıfattır. Faide-i haber ibtidaî  kelam olan cümlede muzari fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi,tecrîd sanatıdır.

تُرْجَعُونَ  fiiline müteallik olan car-mecrur  ف۪يهِ’ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır. يَوْماً  lafzına dönen zamire dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Gün içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. 

يَوْمًا ’ deki tenvin tazim ifade eder. O günden maksat kıyamet günüdür. Günün nekre (belirsiz) olarak zikredilmesi, vehamet ve büyüklüğünü ihsas ettirmek içindir. Sakınma (ittika) nın kıyamet günü ile alakalandırılmasi, onun şiddetli ve korkunç hallerinden sakındırmak (tahzir) içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1622)

Bu ayet-i kerime riba ile alışveriş yapan zengin, kudretli ve etrafı çok olan ekâbirler hakkındadır. Genel olarak bu kimseler, servetleri ile insanlara hükümran olmak istemişlerdir. Bu sebeple riba (faiz)'den ve insanların mallarını diğer batıl yollarla alıp yemekten vazgeçsinler diye, bunlar için çok şiddetli bir tehdit ve vaîd gerekmiştir. İşte Allahu Teâlâ bu ayetle onları tehdit etmiş ve onları en şiddetli bir biçimde korkutmuştur.  İbn Abbas (r.a), bu ayetin Hazret-i Peygamber (s.a.v)'e en son inen ayet olduğunu söylemiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber(s.a.v) haccederken, Kelâle ayeti diye bilinen (Nisa, 176) ayeti nazil olmuştur. Daha sonra O, Arafatta vakfede iken "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım" (Mâide.3) ayeti, daha sonra da (tefsir ettiğimiz) bu ayet nazil olmuş ve Cebrail (aleyhisselam), "Ya Muhammed, bu ayeti Bakara sûresinin 280. ayetinin peşine koy" demiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.v), bu ayetin nüzulünden sonra ancak seksen bir gün yaşamıştır. Bu müddetin yirmi bir gün, veya yedi gün, veyahut da üç saat olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تُرْجَعُونَ  fiili hem mâlûm / etken, hem de meçhul / edilgen olarak okunmuştur.(Zemahşeri , Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

 

 ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ

 

Cümle, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile  وَاتَّقُوا يَوْماً  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında zaman bakımından ortaklık mevcuttur. İnşâ cümlesinden haber cümlesine iltifat sanatı vardır. 

تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ  cümlesi müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُوَفّٰى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, soru; 127)

Muzafun ileyh olan  نَفْسٍ ‘ deki nekrelik kesret, cins ve umum ifade eder.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası olan  كَسَبَتْ  cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كُلُّ نَفْسٍ [her nefs, herkes] genellemesi, kıyamet gününün korkunçluğunu ziyadesiyle ifade etmek içindir. Yani kıyamet günü herkese hayır veya şer her ne yaptıysa, bütün yaptıklarının karşılığı tam olarak verilecek ve hiç kimse haksızlığa uğratılmayacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟ 

 

Ayetin son cümlesine dahil olan  وَ , haliyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden ıtnâb sanatıdır. Munfasıl zamir  هُمْ  müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُظْلَمُونَ۟  cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder.

Ayetin başındaki muhatap zamirinden, gaib zamirine iltifat sanatı vardır.

تُوَفّٰى -  يُظْلَمُونَ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا يُظْلَمُونَ  fiil meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef'ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûreti İbrahim, s. 127)

Bu cümle Kur’ân’da 11 kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, S. 314) 

Bu ayetlerde fail Allah Teâlâ'dır. Çünkü eksiksiz, tam olarak vermek, sadece O'nun yapabileceği bir şeydir. Zaten bu makamda O'nun dışında kimse akla gelmez. 

Bu cümlede zamir, müminlerden ve kâfirlerden oluşan iki farklı grubu ifade eder. Bazı kitaplarda yazılı olduğu gibi cezayı hak eden tek bir grup kastedilmemiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.226)

Bu cümle, 272. ayetin fasılasına benzer.  لَا يُظْلَمُونَ۟  ifadeleri arasında tekrir ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
Burada önceki ayetlerde anlatılan infak konusu bitmiş, bunun zıddı olan faiz konusuna girilmiştir. İnfakta karşılık beklentisi olmaksızın vermek varken, faizde karşılıksız olarak kazanma beklentisi vardır. Faizde görünüşte kazanç vardır ama onun bereketi yoktur. Sadakayı da verince azalmış gibi gözükür ama bereketi olduğu için kazanmış oluruz. İnsan kazanır, bereketi Allah verir. Zenginlik ve malın emanet olduğunu bilenler, paylaşır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Her manada dengesizliğin ve ondan kaynaklanan bereketsizliğin giderek arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Zaman elimizden akıp gidiyor. Bugünlerimiz hızla dünlere dönüşerek, yarınlarımızı tüketiyor. Dünyada iki uç hayat yaşayan insanların sayısı çoğalıyor. Yemekten veya açlıktan ölenler. Zulüm altında ezilenler veya rahatlıktan gaflete düşenler. 

Reklam, film ve diziler, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayat tarzlarına özendiriyor. İnsanlar, devamlı ellerinde olmayan paralarıyla harcamaya teşvik ediliyor. Her tatil ve bayram öncesi, kredi fırsatları sunuluyor. Ve bu oyuna gelenler adeta borç bataklığından çıkmak için çırpınıyor. Geçici eğlencelerin ardından, maddi manevi ağır bedeller ödeniyor. 

Allahım! Bizi ve toplumumuzu faiz illetinden kurtar. Faizin ve her türlü haksız kazancın, hayatımıza ve toplumumuza getirdiği bereketsizliğin bilincini zihinlerimize ve kalplerimize yerleştir. Faize bulaşmadan, helal rızıklı bir ömür yaşamamızı. Ve bizler için gönderdiğin her kuralın, sağladığı kolaylığa ve rahmete iman edenlerden olmamızı nasip et. 

Allahım! Her türlü şart karşısında, emir ve yasaklarına sıkı sıkı sarılan kullarından olmamızda yardımcımız ol. Emir ve yasaklarını hatırlatan kullarına karşı bilmişlik taslamaktan ve günahlarımıza kılıf uydurmaktan. Senin ayetlerine ve Rasulullah’ın sünnetine meydan okuyanlardan olmaktan. Geçici dünyanın, geçici zevkleri için öteki dünyamızı mahvetmekten bizleri koru.

Allahım! Bizi affet. Kur’an ve sünnet ışığında gönüllerimizi ve yollarımızı aydınlat. Hem dünyasını, hem de ahiretini kazananlardan olmak duasıyla.

 

***

Yeryüzünde yaşayan her beden bir eve ihtiyaç duyar ve çoğunluk istediği şartlar altında olmasa bile bu nimete bir şekilde sahiptir. Yani düzenli olarak dinlendiği bir alanı vardır. Burası işini, okulunu ya da eğlencesini bitirdikten sonra döndüğü yerdir. O olmadığında maddi ve manevi nice sıkıntıların içine düşer. Evsizlik ya da olan düzenin kaybedilmesi insanı yorar ve yıpratır. İşleri zorlaştırır. Bu yüzden de insan uygun şartlara sahip bir ev için daima çabalar. Evi ev yapan maddiyattan çok maneviyattır ama modern zamanın getirdiği dayatmalarla ve nefsin susmak bilmeyen teşvikleriyle maddiyata öncelik verilir. Konunun bu yönü derindir ve şimdi yeri değildir. Asıl olarak her beden rahatlayabileceği bir köşesi olsun ister. Peki bu tek başına yeterli midir?

Yeryüzünde dolanan ruhların hepsi bir evi olsun ister. Ancak onların arayışı manevi boyuttadır. Dikkatli bakılırsa eğer Allah inancından uzak olan ya da Allah’a inanan ama O’nunla olan ilişkisini oturtamayan benliklerin sahipleri oradan oraya savrulur. Devamlı bir arayışın içindedirler ama yanlış yerlerde dolanırlar. Sanki bir kasap dükkanında kitap dilenmektedirler. İçlerindeki boşlukları dünyalıklarla doldurmaya çalışırlar. Boğazdan geçene dek bir tık rahatlarlar ama nefsin hırsı ile aksine doyumsuzlukları artar ve boşlukları daha da derinleşir. Zira ruhun evi Allah’tır. Allah’a olan yakınlık ve kulluktur. İşte bu yüzdendir kalpten kopan tek bir ‘Allah’ lafzı ile ev huzuruna kavuşulur. Allah bizimle beraberdir. Hedef ise hakiki eve ulaşmaktır. Velhasılıkelam ruhun dünyadaki evi: Biz Allah’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz gerçeğine teslimiyetle inanarak yaşamaktır.

Ey Allahım! Bizi yeryüzünde maddi ve manevi anlamda evsiz kalmaktan muhafaza buyur. Zalimlerin zulmü altında ya da yeryüzünün doğal afetlerinde evlerini kaybedenleri rahmetinle ve muhabbetinle kuşat. Bozulan düzenlerini yeniden kurmaları için yar ve yardımcıları ol. 

Ey Allahım! Evimiz Sensin. Huzurumuz Sensin. Muhabbetimiz Sensin. Bizi bunu hakiki manada idrak edenlerden ve bu hakikatten gelen huzur ile iki cihanda da mutmain olanlardan kıl. Nice ferahlık sebebi hayırlarla, bizi iki cihanda da iyiliklere taşıyacak yolları ve işleri bize kolaylaştır.

Rabbim! Geçici olan her şeyin bittiği gün bizi asıl evine kavuşanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji