بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بِئْسَمَا | ne kötüdür |
|
| 2 | اشْتَرَوْا | sattıkları şey |
|
| 3 | بِهِ | onunla |
|
| 4 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 5 | أَنْ | için |
|
| 6 | يَكْفُرُوا | inkar etmek |
|
| 7 | بِمَا | şeyi |
|
| 8 | أَنْزَلَ | indirdiği |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 10 | بَغْيًا | çekemeyerek |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يُنَزِّلَ | (vahiy) indirmesini |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | فَضْلِهِ | lutfundan |
|
| 16 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 17 | مَنْ | kimsenin |
|
| 18 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 19 | مِنْ | -ndan |
|
| 20 | عِبَادِهِ | kulları- |
|
| 21 | فَبَاءُوا | uğradılar |
|
| 22 | بِغَضَبٍ | gazab |
|
| 23 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 24 | غَضَبٍ | gazaba |
|
| 25 | وَلِلْكَافِرِينَ | ve inkar edenler için |
|
| 26 | عَذَابٌ | bir azab vardır |
|
| 27 | مُهِينٌ | alçaltıcı |
|
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. بِئْسَمَا kelimesinde bulunan مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir. Yani, ‘Ne kötü şeydir demektir. [Canlarını sattıkları, kendilerini kaptırdıkları, harcadıkları şey ne kötüdür.] (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
Fiil cümlesidir. اشْتَرَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı, mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ٓ car mecruru اشْتَرَوْا fiiline mütealliktir.
اَنْفُسَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو ’dir. Veya بِئْسَ cümlesinin mahsusudur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكْفُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بَغْيًا mef'ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf harf-i cer ile بَغْياً ‘e mütealliktir. Takdiri, على أن ينزّل. şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُنَزِّلَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪ car mecruru يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ عِبَادِه۪ car mecruru يَشَٓاءُ ‘deki mahzuf failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi
4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اشْتَرَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُنَزِّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Fiil cümlesidir. فَ harfi atıftır. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَٓاؤُ۫ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاؤُ۫ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, باءوا متلبسين بغضب أي مغضوبا عليهم (Gadaba bürünerek uğradılar,yani onlara gadap bürümüş halde) şeklindedir. عَلٰى غَضَبٍ car mecruru غَضَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, بغضب كائن على غضب (Gazap üzerine gazap) şeklindedir.
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallik olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُه۪ينٌ kelimesi عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُه۪ينٌ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İsim cümlesi formundaki ayette gayrı talebî inşâî isnad olan بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ cümlesi, mukaddem haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi sıygadaki بِئْسَ camid zem fiilidir.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsûfe olup بِئْسَ fiilindeki müstetir zamir için temyizdir. مَا için sıfat olan اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtdaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ٓ , ihtimam için, mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ ‘a takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ cümlesi, masdar teviliyle muahhar mübteda ve بِئْسَ ‘nin mahsusudur.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl مَٓا , başındaki بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَغْيًا , küfretmenin veya değiştirmenin illeti olarak gelen, mef’ûlün lieclihtir. Kelimedeki nekrelik nev, tahkir ve kesret ifade eder.
İkinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ cümlesi, masdar teviliyle takdiri على olan mahzuf harf-i cer ile birlikte بَغْياً ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنْ , harf-i cerle يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلَ - يُنَزِّلَ fiileri arasında maziden muzariye iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عِبَادِه۪ ve فَضْلِه۪ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olmaları فَضْل ve عِبَاد kelimelerine şeref kazandırmıştır.
يَكْفُرُوا - بَغْيًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَنْ - مِنْ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; [ne kötü bir şeydir] anlamındadır. [Nefislerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar!] ifadesinde, kınamaya hususen konu olan şey “inkâr etmeleri”dir. “Allah’ın, kullarından dilediği birine fazl-u kereminden (kitap) indirmesini kıskanarak,” yani haset edip kendilerine ait olmayan şeyi istedikleri için… ki satmalarının sebebi budur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَنْزَلَ fiilinden sonra tefil babından يُنَزِّلَ [peyderpey indirmek] fiilinin kullanılması, Kur’ân ayetlerinin inzâli (indirilmesi) tekrarlandıkça hasetlerinin de tekrarlandığını ve ayetlerin inzâli çoğaldıkça hasetlerinin de çoğaldığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Burada açıkça Kur’an veya vahiy denmemiş, Peygamber Efendimiz’in adı söylenmemiştir. Çünkü burada maksat Allah’ın dilediği şeyi dilediği kimseye indirmesidir.
Burada mahsus-u b’iz-zem de, اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesidir ki, [Allah’ın indirdiğini inkâr etmeleri] demektir. Yani canlarını verip karşılığında satın aldıkları o kötü şey küfürdür, inkârcılıktır. Allah’ın indirdiği de Kur’an’dır, Bunu inkâr etmişlerdir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
بِئْسَ (ne kötü) kelimesi نِعْمَ (ne güzel) kelimesinin zıddıdır. Bu iki kelime aslında عَلِمَ formunda mazi fiildir. Kınama ve övgü için kullanılır, bu yüzden de fiillerin tabi oldukları sarf kurallarından muaftırlar.
Bu kelimeler [nimet ve biset ifadelerinde olduğu gibi sonlarına gelen] zaid harfin sakin okunuşuyla form değiştirirler. Ayrıca özel ismin peşine kullanılmazlar, ancak cins anlamına delalet eden nekre ismin ya da cins anlamına delalet eden elif-lam takılı ismin başına gelirler. Çünkü bütün övgü ve kınamayı kapsayan manayı ifade ederler. Örneğin نِعْمَ اَلرَّجُلُ زَيْدٌ (Zeyd ne iyi adamdır) dediğin zaman onun kendi cinsi içerisinde bütün övgüleri kapsadığını bildirmiş olursun. بِئْسَ de bunun aksidir. Bu cümlede اَلرَّجُلُ kelimesi نِعْمَ fiili ile merfûdur. بِئْسَ رَجُلاً زَيْدٌ (Zeyd adam olarak ne kötüdür) ya da نِعْمَ رَجُلاً زَيْدٌ (Zeyd adam olarak ne iyidir) dediğin zaman ismi, temyiz olarak nasb etmiş olursun. نِعْمَ kelimesinde tefsir edilmek üzere gizlenmiş bir isim saklıdır, زَيْدٌ kelimesi de bu övülen isimden temyizdir. بِئْسَمَا dediğin zaman da buradaki مَا harfi nekredir ve anlam, “karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr fi’t-tefsîr)
Allah Teâlâ, indirdiği şeyi inkar etmeyi tercih edişlerine sebeb olan şeyi بَغْيًا diyerek açıkladı ve bununla onların inkarlarından maksadlarının ne olduğuna işaret etti. Nitekim maksadın ne olduğuna dikkat çekmek için, يٌعَادِى فُلَانٌ فُلَانًا حَسَدًا (Falan, falana hasedinden dolayı (hased maksadıyla) düşmanlık ediyor) denir. Eğer ayette, بَغْيًا (hased ederek) sözü olmasaydı onların, hasedleri sebebi ile değil de cehaletle inkar ettiklerini de düşünebilirdik.
Bu ayet hasedin haram olduğuna delâlet eder. Hased pek çok sebepten olabileceğinden dolayı Hak Teâlâ, onların bu hasedlerinin sebebinin ne olduğunu, اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ "Allah'ın kullarından dilediği kimseye fazlından indirmesine.." buyurarak açıklamıştır. Hâdise şöyledir; Onlar beklemekte oldukları bu büyük nübüvvet lûtfunun kendi kavimleri içinden birisine verileceğini sanmışlardı. Amma beklenen nübüvveti Araplarda görünce, bu durum onları kıskançlığa ve hasede sevketmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ
Cümle atıf harfi فَ ile istinafiye olan isim cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاؤُ۫ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, باءوا متلبسين بغضب (Gadaba bürünerek uğradılar) şeklindedir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى غَضَبٍ car mecruru غَضَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, بغضب كائن على غضب (Gazap üzerine gazap oldu) şeklindedir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى isti’la harfidir, gazabın onları her yönden kuşatmış olduğuna işaret eder.
غَضَبٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Gazap üstüne gazaba uğradılar] art arda gelen gazaplara müstahak oldular; çünkü gerçek peygamberi inkâr etmiş, ona karşı azgınlık etmişlerdir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لِلْكَافِر۪ينَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafirlerin azabını ifade ettiği söylenmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekra gelişi tahkir, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.
عَذَابٌ - مُه۪ينٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَذَابٌ - فَضْلِه۪ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Dünyada “azgınlık” suçuna karşılık ahirette “alçaltıcı” azap, amele uygun cezadır.
عَذَابٌ مُه۪ينٌ terkibinde aşağılanmanın azaba isnadı, onun azap sebebiyle meydana gelmesinden dolayıdır. Fiilleri sebeplerine isnat etmek belâgat üsluplarındandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ cümlesi alçaltıcı azabın sadece kafirlere ait olduğunu vurgulamak için takdim kasrı olarak gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 788)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ Burada normal olarak zamir (kâfirler yerine onlar) kullanılabilirken, zahir isim gelerek لِلْكَافِر۪ينَ [kâfirler için] buyrulması onların küfürleri sebebiyle azaba uğradıklarına işaret içindir. Onlar için zelil edici, hor ve hakir kılıcı bir azab vardır. Çünkü onlar hasedleri yüzünden Allah'ın indirdiğini inkâr ediyorlardı. Hasedleri de Allah katından indirilen vahye idi. Oysa onlar diğer insanlardan üstün ve peygamberliğin kendilerine lâyık olduğuna inanıyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)