بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ ٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | Ne zaman ki |
|
| 2 | جَاءَهُمْ | onlara geldi |
|
| 3 | كِتَابٌ | bir Kitap (Kur’an) |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | عِنْدِ | katından |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah |
|
| 7 | مُصَدِّقٌ | doğrulayıcı |
|
| 8 | لِمَا | şeyi |
|
| 9 | مَعَهُمْ | yanlarında bulunan (Tevrat)ı |
|
| 10 | وَكَانُوا | ve idiler |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 13 | يَسْتَفْتِحُونَ | yardım istedikleri |
|
| 14 | عَلَى | karşı |
|
| 15 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 16 | كَفَرُوا | inkar eden |
|
| 17 | فَلَمَّا | ne zaman |
|
| 18 | جَاءَهُمْ | kendilerine gelince |
|
| 19 | مَا | şey |
|
| 20 | عَرَفُوا | o bildikleri (Kur’an) |
|
| 21 | كَفَرُوا | inkar ettiler |
|
| 22 | بِهِ | onu |
|
| 23 | فَلَعْنَةُ | artık la’neti |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 25 | عَلَى | üzerine olsun! |
|
| 26 | الْكَافِرِينَ | inkarcıların |
|
"Yanlarındakini tasdik etmek üzere, onlara Allah katından bir kitap gelince, önceden kâfirlere karşı istimdat edip duruyorlardı. Ne zaman ki tanıdıkları o kitap gelince de onu inkâr ettiler (onu reddediverdiler). Allah’ın lâneti (onların) kâfirlerin üzerine oldu."
Bu kitap Kur’ândı. Onların yanındaki Tevrat ve İncil’i tasdik ederek indirilen Kur’ân. Allah’ın Rasûlü kendisine gelen bu kitabı sunuyordu onlara. Halbuki onlar bunu bekliyorlardı. Yıllardır gelecek âhir zaman Nebisini ve ona gönderilecek Furkân’ı, Kur’ân’ı bekliyorlardı. Bekliyorlardı, yolunu gözlüyorlardı, nerede kaldı? Geç kaldı? Diyorlardı. Hattâ müşrik Araplara karşı onunla hava atmaya, zafer ummaya çalışıyorlardı. Size karşı onunla galip geleceğiz diyorlardı.
İşte şimdi bu fırsat karşılarına çıkmıştı. Bu son peygambere karşı öncekilere yaptıklarını yapmayacaklar, ona farklı davranacaklar, ona inanacaklar, onu sahiplenecekler ve tüm düşmanlarına galip geleceklerdi. Ve de tarih boyunca Allah tarafından işledikleri günahlara karşılık alınlarına vurulmuş zillet ve meskenet damgası kaldırılacaktı. Yıllardır bekledikleri kurtarıcı nihâyet şu anda karşılarındaydı. Mekke’den hicret edip Medine’ye ayaklarının dibine kadar gelmişti. Ama ne yazıktır ki, bu son gelen elçiye de hiç de iyi bir tavır sergilemediler. Heyhat ki, önceki peygamberlere yaptıklarından farklı davranmadılar ona karşı da. Kitap onlara gelince, bu kitabın özelliği, onlarla ilgili yönü şuydu bakın:
Kendileriyle birlikte olanı, kendi yanlarında olanı tasdik ediyordu bu kitap. Yâni Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i tasdik ediyordu bu kitap. Onları reddetmiyordu, kabul ediyordu. Evet bu kitaplar da Rabbim tarafından gönderilmiş hak kitaplardır diyordu. Rabbim bir dönem Mûsâ’ya ve İsa’ya bu kitapları göndermiş ve dönemlerinde o elçileri aracılığıyla kullarına yol göstermiştir diyordu.
Mûsa’yı, Dâvûd’u ve İsa’yı (a.s) tasdik ediyor ve doğruluyordu.
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama onlardan bir grup, bile bile hakkı gizlerler."(Bakara: 146)
Reddediverdiler, yan çiziverdiler ona ve ona gelen mesaja. Onu ve ona geleni reddettiler, inkâr ettiler, küfrettiler de:
"Allah’ın lâneti (onların) kâfirlerin üzerine oldu."
Kıyamete kadar sürecek bir lânet, onların kaderi oluverdi.
Peki bize ne dedi bu âyetler? Bizler ne anlayacağız bundan? Elbette yahudi’yi anlatmak için gelmemiştir bu âyetler bize. Bunlar bize, bizi anlatmak için gelmiştir. Bize, bizim kulluğumuzu anlatmak üzere gelmiş olan bu âyetlerden biz ne anlayacağız?
Allah korusun da biz müslümanlar, içinde yaşadıkları küfür ve şirk karışımı bir dünyanın yanlış telkinlerinden, bozuk düzen işleyişinden bıkıp usanıp da kendilerini mutlak doğruya sevk edecek, mutlak zafere ulaştıracak Allah bilgisini, Allah’ın kitabını, Rasûlü’nün sünnetini kendilerine sunacak insanlar beklentisi içinde olurlar da, karmaşa bir hayat içinde Allah’ın kitabını ve Rasülünün sünnetini arayış içinde olurlar da ama kendi anlayışlarına, kendi geleneklerine, kendi fikirlerine, kendi yaşayış ve inanışlarına tamamen ters düşen bir biçimde, kendi beklentilerine ters düşecek ve hiç de hoşlarına gitmeyecek bir biçimde net ve açık olarak kendilerine Allah’ın âyetleri ve Rasûlü’nün sünneti sunulduğu zaman, hem bekledikleri bir pozisyonda, hem de doğruluğundan şüphe edemeyecekleri bir netlikte Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünneti kendilerine sunulunca, bunu kabul etmezler ve derlerse ki: Bizim eski dünyamız var. Eski geleneklerimiz, eski inanışlarımız, eski yaşantılarımız bize yeter! Bu da nereden çıktı şimdi? diyerek Allah’ın kitabını ve Rasûlü’nün sünnetini kabul etmezlerse, Allah korusun da bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber gelince onu kabul etmeyen yahudilerin durumuna düşeriz ki; Allah’ın lâneti bizim de üzerimize olur.
Bakın onlar da bu kurtarıcıyı bekliyorlardı da, kurtarıcı karşılarına çıkınca eski inançlarından, eski hayatlarından vazgeçip o peygamberle ve getirdiği mesajla ilgilenmediler. Kendilerini hakta, doğruda gördüler de Allah’ın lânetini hak ettiler.
İşte bundan dolayı önce kendimizi, sonra da top yekün müslümanları uyarmak zorundayız. Ey müslümanlar! Ey içinde bulundukları küfür, şirk, inkâr ve ilhad pisliklerinden bıkmış, usanmış, Allah’ın istediği hayata, kendinizce bir dünyaya, kendinizin olan bir dünyaya susamış ve zafer bekleyen müslümanlar! Bunun için önder bekleyen, kurtarıcı arayan müslümanlar! Beklediğiniz önder, beklediğiniz zafer, beklediğiniz kurtuluş kitabınızın sahifeleri arasındadır. İşte kitap önünüzde duruyor. İşte peygamberin sünneti yanınızda duruyor. Açın kitabınızı! Açın peygamberinizin örnek hayat sayfalarını! Kimseden medet beklemeyin! Kimseden yardım ummayın! Kendiniz bulacaksınız beklediğinizi! Kendiniz ulaşacaksınız o doğruya! Arayıp da başka yerlerde bulamadığınız gerçeği kendi kitabınızda bulacaksınız! Unuttuğunuz kitabınızda. Terk ettiğiniz, hicret ettiğiniz kitabınızda.
Hayatınızın tüm problemlerinin çözümünü kitabınızda ve Rasûlullah’ın sünnetinde bulacaksınız. Hadi öyleyse kitabınıza yönelin!
Yıllardır elinize almaya korktuğunuz, belki de yüzünüzün kalmadığı kitabınıza yönelin! Sakın yahudiler gibi:
Demeyin! Ona perde olan, onu okumanıza, onu anlamanıza engel olan tüm perdeleri, tüm engelleri, tüm yanlış düşüncelerinizi, tüm ön yargılarınızı bir tarafa iterek onu anlamaya, onunla dirilmeye çalışın! Onunla silkinmeye çalışın! Aksi takdirde unutmayın ki Allah’ın lâneti var. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri) ()
Yahudiler Medine’de kendilerine bir peygamber geleceğini biliyorlardı, bekliyorlardı. (O Peygamber Medine’de kendilerine daha da bir üstünlük sağlayacaktı) Peygamber gelince, onu tanıdıkları halde (alime değil arife, çok iyi bilmek, tanımak. Onu fiziksel özelliklerinden tutun da herşeyine varana kadar biliyorlar, tanıyorlar) sırf kendilerinden olmadığı için inkar ettiler.
Fiile dikkat çekmek için lanet onların üzerine değil, küfredenlerin üzerine buyurulmuş. Demek ki küfür, lanetin sebebidir.
Kefera كفر :
Kelimenin asıl anlamı bir şeyi örtmek ya da gizlemektir. Bu özelliklerinden dolayı gece de كافِرٌ olarak ifade edilir. Yine güneşi örten buluta da كافِرٌ denir.
Küfür كُفْرٌ bir şeye önem vermeyerek reddetmek demektir. Bunun belirtileri de uzak durmak ve örtmektir. Hangi mertebede olursa olsun hakkı önemsemeyerek ihsân ve ni’meti, reddetmek için kullanılır.
Bu kök كافِرٌ çiftçi için de kullanılır çünkü o da mahsûl umarak tohumu toprağa gömer.
Keffâret كَفّارَةٌ kelimesi de buradan gelir ki bir kimse de zimmetinde olan vâcib bir şeyi örter.
Kâfûr, ağaçta meyvenin üzerini örten kabuktur.
Küffar كُفّارٌ sözcüğünün müminin zıddı olan kâfir sözcüğünün çoğulu olarak kullanımı daha fazladır. Kefere كَفَرَةٌ sözcüğünün ise nimete küfranda bulunan anlamındaki anlamındaki kâfir sözcüğünün çoğulu olarak kullanımı daha yaygındır.
Tef'il babı formundaki تَكْفِيرٌ kullanımı günahı hiç işlenmemiş derecesine gelecek şekilde gizlemek ve onun üzerini örtmek demektir.
Küfür (كُفْرٌ)-İlhâd (إلْحادٌ) Farkı: Küfür asıl olarak örtmek demektir. İlhâd ise İslâm’a bağlılığını ortaya koyduktan sonra İslâm’ı kabûl etmeme hâlidir. İlhâd kök olarak meyletmektir. Bundan dolayı kabrin yan tarafına kazılan meyle ‘’lahd’’ denir. Yahûdî ve Hristiyanlara kâfir denir ama mülhid denmez.
Küfür (كُفْرٌ)-Şirk (شِرْكٌ) Farkı: Küfrün bir çok özelliği vardır. Her bir özelliği îmândan bir özelliğe zıddır. Şirkin ise tek bir özelliği vardır. O da Allah ile birlikte ya da Allah dışında ilâh îcad etmektir. Zaman içinde bunlar birbiri yerine kullanılır olmuştur. Gerçek anlamda küfrün zıddı şükür ya da îmân, şirkin zıddı ise ihlâstır.
Kur’ân’daki anlamları; çiftçi/keffâret/tanımamak/kokudur. (Müfredat-Tahqiq-Furuq-Kur’ân-ı Kerîm’de Çok Anlamlılık)
Kuran’ı Kerim’de pekçok türeviyle 525 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kefere, kâfir, küfür, küffar, küfran, kefâret ve tekfirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. لَمَّا zaman zarfı, cevabı جَٓاءَهُمْ fiiline mütealliktir. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. كِتَابٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru كِتَابٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şartın cevap cümlesi, ikinci şartın delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, كذبوا (yalanladılar) veya نحوه (uzaklaştırdılar) şeklindedir.
مُصَدِّقٌ kelimesi كِتَابٌ ‘nün ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur. ما müşterek ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle مُصَدِّقٌ ‘a mütealliktir. Mekân zarfı مَعَهُمْ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْۙ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh cümle diğeri müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُصَدِّقٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنْ قَبْل car mecruru يَسْتَفْتِحُو fiiline mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, مِنْ قَبْلِ ذَلِكَ şeklindedir.
يَسْتَفْتِحُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَفْتِحُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى harf-i ceriyle يَسْتَفْتِحُون fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَفْتِحُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, فتح ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ harfi atıftır. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. لَمَّا zaman zarfı, cevabı جَٓاءَهُمْ fiiline mütealliktir. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası عَرَفُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
عَرَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَفَرُوا بِه۪ۘ ifadesi لَمَّا ’nın cevap cümlesidir.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ۘ car mecruru كَفَرُوا fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.Takdiri, ان كانوا كذلك فلعنة الله على الكافرين.(Eğer böyle olursa Allah’ım laneti kafirlerin üzerinedir.)şeklindedir.
İsim cümlesidir. لَعْنَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى الْكَافِر۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ
وَ atıf harfidir. Ayet, 88. ayetteki وقالُوا قُلُوبُنا غُلْفٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi, haber cümlesine atfedilmiştir. Haberî manada olması, şart cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَهُمْ بِالْبَـيِّنَاتِ şart cümlesi olup aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Şartın cevabı, ayetteki ikinci şart cümlesinin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şartın cevabının hazfı, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
كِتَابٌ ’ la kastedilen Kur’an’dır. Kelimedeki tenvin tazim içindir.
Ayrıca Allahın katından inen kitabı vasıflandırmak maksadıyla tefhim manası ifade eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 774)
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدَ , tazim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
مُصَدِّقٌ kelimesi كِتَابٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُصَدِّقٌ , rubaî fiilin ism-i faili vezninde gelerek bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret etmiştir.
Mecrur mahaldeki مَا müşterek ism-i mevsûlü, başındaki لِ harf-i ceriyle مُصَدِّقٌ ‘a mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfı olan مَعَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَمَّا - لِمَا arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
وَ , itiraziyyedir. كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle iki şart cümlesi arasında itiraziyyedir. İtiraz cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
كَانَ ‘in haberi olan مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’ nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur مِنْ قَبْلُ , konudaki önemine binaen, amili olan يَسْتَفْتِحُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
قَبْلُ ’nun, takdiri ذلك olan muzâfun ileyhinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kelimenin merfu oluşu bu hazfin işaretidir.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte يَسْتَفْتِحُون fiiline mütealliktir. Sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مُصَدِّقٌ - كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbdır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ
فَ atıf harfidir. Hükümde ortaklık nedeniyle önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَمَّا cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfıdır.
Şart üslubunda gelen terkipte, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
جَٓاءَهُمْ fiilinin failinin konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘ nın sılası olan عَرَفُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi كَفَرُوا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كَفَرُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ ibaresinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şart cümlesi olarak gelmesinin sebebi; onların Kuranı inkar etmede ne kadar süratli davrandıklarına işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru 779)
Ayeti kerimede kitaptan لَمّا جاءَ الكِتابُ الَّذِي عَرَفُوهُ كَفَرُوا بِهِ şeklinde değil de مَا عَرَفُوا şeklinde bahsedilmesi ayetteki tabirin hem kitabı hem de kitabı getiren rasulu kapsaması dolayısıyla daha umumi olmasıdır. Rasul olmadıkça kitap da gelmez. Bu kapsamlı ifade için مَن değil de مَا tercih edilmiştir. Umumi mana ifade eden ism-i mevsûl ibham için daha münasip olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 778)
فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Ayetin son cümlesinde فَ , ta’liliyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade etme kastıyla gelen müsnedün ileyh olan فَلَعْنَةُ اللّٰهِ izafeti, muzâfa tazim ifade eder.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَى الْكَافِر۪ينَ ’nin müteallakı olan haber mahzuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, lafzâ-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Bütün kemâl ve celâl sıfatların anlamlarını bünyesinde barındıran اللّٰهِ lafzının tekrarı korku ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için lanet onların üzerine değil, küfredenlerin üzerine buyurulmuştur. Yani zamir yerine zahir isim zikredilerek ıtnâb sanatı yapılmıştır. Lanetin sebebi küfür fiilidir.
كفَرُوا ve الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ [İşte bundan dolayı Allah’ın laneti kâfirlerin üzerine olsun.] Aslında bu, عَلَيْهِمْ olmalıydı. Ancak burada, zamir yerine özellikle ismin kendisi (ism-i zahir) yani kâfirler ismi getirildi. Bunun da sebebi, özellikle onların böyle bir cezaya (lanete çarptırılmaya) layık görülmeleri küfür ve inkârları sebebiyle bunu hak etmiş olmalarını net olarak göstermek maksadıyladır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl, C. 1, S. 363.)
الْكَافِر۪ينَ kelimesinin başında yer alan harf-i tarif الْ, ahd için (ayette sözü edilenleri amaçlayan bir mana) için olabileceği gibi, cins için de olabilir. Dolayısıyla bu manada olan herkesi içerir. Bu da öncelikli olarak ayette sözü edilenleri yani Yahudileri içerir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl, Cild 1, S. 363)
Bu buyruktan maksat, onları ahiretin hayırlarından uzaklaştırmaktır. Çünkü, dünyanın hayırlarından uzaklaştırılan kimse, "mel'ûn" olmaz. Laneti hak etmiş olan kimseye lanet etmek güzel söz cümlesinden olduğundan, âmm olan bir ifâdeye bazan tahsis gelebilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ين cümlesi dua cümlesidir. الْكَافِر۪ين kelimesinin başındaki الْ , dua makamına yakınlığı sebebiyle istiğrak manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْكَافِر۪ين kelimesinin başına isti’la harfi olan عَلَى ‘nın gelmesinin sebebi; Allahın lanetinin onların hepsini kapsadığına ve yahudilere Allah'ın peygamberinin geldiği zaman, onu yalanlamalarına karşı, Allah’ın onlara gazabının şiddetine işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 780)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بِئْسَمَا | ne kötüdür |
|
| 2 | اشْتَرَوْا | sattıkları şey |
|
| 3 | بِهِ | onunla |
|
| 4 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 5 | أَنْ | için |
|
| 6 | يَكْفُرُوا | inkar etmek |
|
| 7 | بِمَا | şeyi |
|
| 8 | أَنْزَلَ | indirdiği |
|
| 9 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 10 | بَغْيًا | çekemeyerek |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يُنَزِّلَ | (vahiy) indirmesini |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | فَضْلِهِ | lutfundan |
|
| 16 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 17 | مَنْ | kimsenin |
|
| 18 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 19 | مِنْ | -ndan |
|
| 20 | عِبَادِهِ | kulları- |
|
| 21 | فَبَاءُوا | uğradılar |
|
| 22 | بِغَضَبٍ | gazab |
|
| 23 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 24 | غَضَبٍ | gazaba |
|
| 25 | وَلِلْكَافِرِينَ | ve inkar edenler için |
|
| 26 | عَذَابٌ | bir azab vardır |
|
| 27 | مُهِينٌ | alçaltıcı |
|
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. بِئْسَمَا kelimesinde bulunan مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsufedir. Yani, ‘Ne kötü şeydir demektir. [Canlarını sattıkları, kendilerini kaptırdıkları, harcadıkları şey ne kötüdür.] (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
Fiil cümlesidir. اشْتَرَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı, mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ٓ car mecruru اشْتَرَوْا fiiline mütealliktir.
اَنْفُسَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو ’dir. Veya بِئْسَ cümlesinin mahsusudur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَكْفُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بَغْيًا mef'ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf harf-i cer ile بَغْياً ‘e mütealliktir. Takdiri, على أن ينزّل. şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُنَزِّلَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. مِنْ فَضْلِه۪ car mecruru يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ عِبَادِه۪ car mecruru يَشَٓاءُ ‘deki mahzuf failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi
4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اشْتَرَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُنَزِّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Fiil cümlesidir. فَ harfi atıftır. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَٓاؤُ۫ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاؤُ۫ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, باءوا متلبسين بغضب أي مغضوبا عليهم (Gadaba bürünerek uğradılar,yani onlara gadap bürümüş halde) şeklindedir. عَلٰى غَضَبٍ car mecruru غَضَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, بغضب كائن على غضب (Gazap üzerine gazap) şeklindedir.
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallik olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُه۪ينٌ kelimesi عَذَابٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُه۪ينٌ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İsim cümlesi formundaki ayette gayrı talebî inşâî isnad olan بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ cümlesi, mukaddem haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi sıygadaki بِئْسَ camid zem fiilidir.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsûfe olup بِئْسَ fiilindeki müstetir zamir için temyizdir. مَا için sıfat olan اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtdaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ٓ , ihtimam için, mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ ‘a takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ cümlesi, masdar teviliyle muahhar mübteda ve بِئْسَ ‘nin mahsusudur.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl مَٓا , başındaki بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَغْيًا , küfretmenin veya değiştirmenin illeti olarak gelen, mef’ûlün lieclihtir. Kelimedeki nekrelik nev, tahkir ve kesret ifade eder.
İkinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ cümlesi, masdar teviliyle takdiri على olan mahzuf harf-i cer ile birlikte بَغْياً ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنْ , harf-i cerle يُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَنْزَلَ - يُنَزِّلَ fiileri arasında maziden muzariye iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عِبَادِه۪ ve فَضْلِه۪ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olmaları فَضْل ve عِبَاد kelimelerine şeref kazandırmıştır.
يَكْفُرُوا - بَغْيًا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَنْ - مِنْ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; [ne kötü bir şeydir] anlamındadır. [Nefislerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar!] ifadesinde, kınamaya hususen konu olan şey “inkâr etmeleri”dir. “Allah’ın, kullarından dilediği birine fazl-u kereminden (kitap) indirmesini kıskanarak,” yani haset edip kendilerine ait olmayan şeyi istedikleri için… ki satmalarının sebebi budur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَنْزَلَ fiilinden sonra tefil babından يُنَزِّلَ [peyderpey indirmek] fiilinin kullanılması, Kur’ân ayetlerinin inzâli (indirilmesi) tekrarlandıkça hasetlerinin de tekrarlandığını ve ayetlerin inzâli çoğaldıkça hasetlerinin de çoğaldığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Burada açıkça Kur’an veya vahiy denmemiş, Peygamber Efendimiz’in adı söylenmemiştir. Çünkü burada maksat Allah’ın dilediği şeyi dilediği kimseye indirmesidir.
Burada mahsus-u b’iz-zem de, اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesidir ki, [Allah’ın indirdiğini inkâr etmeleri] demektir. Yani canlarını verip karşılığında satın aldıkları o kötü şey küfürdür, inkârcılıktır. Allah’ın indirdiği de Kur’an’dır, Bunu inkâr etmişlerdir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
بِئْسَ (ne kötü) kelimesi نِعْمَ (ne güzel) kelimesinin zıddıdır. Bu iki kelime aslında عَلِمَ formunda mazi fiildir. Kınama ve övgü için kullanılır, bu yüzden de fiillerin tabi oldukları sarf kurallarından muaftırlar.
Bu kelimeler [nimet ve biset ifadelerinde olduğu gibi sonlarına gelen] zaid harfin sakin okunuşuyla form değiştirirler. Ayrıca özel ismin peşine kullanılmazlar, ancak cins anlamına delalet eden nekre ismin ya da cins anlamına delalet eden elif-lam takılı ismin başına gelirler. Çünkü bütün övgü ve kınamayı kapsayan manayı ifade ederler. Örneğin نِعْمَ اَلرَّجُلُ زَيْدٌ (Zeyd ne iyi adamdır) dediğin zaman onun kendi cinsi içerisinde bütün övgüleri kapsadığını bildirmiş olursun. بِئْسَ de bunun aksidir. Bu cümlede اَلرَّجُلُ kelimesi نِعْمَ fiili ile merfûdur. بِئْسَ رَجُلاً زَيْدٌ (Zeyd adam olarak ne kötüdür) ya da نِعْمَ رَجُلاً زَيْدٌ (Zeyd adam olarak ne iyidir) dediğin zaman ismi, temyiz olarak nasb etmiş olursun. نِعْمَ kelimesinde tefsir edilmek üzere gizlenmiş bir isim saklıdır, زَيْدٌ kelimesi de bu övülen isimden temyizdir. بِئْسَمَا dediğin zaman da buradaki مَا harfi nekredir ve anlam, “karşılığında nefislerini sattıkları şey ne kötüdür!” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr fi’t-tefsîr)
Allah Teâlâ, indirdiği şeyi inkar etmeyi tercih edişlerine sebeb olan şeyi بَغْيًا diyerek açıkladı ve bununla onların inkarlarından maksadlarının ne olduğuna işaret etti. Nitekim maksadın ne olduğuna dikkat çekmek için, يٌعَادِى فُلَانٌ فُلَانًا حَسَدًا (Falan, falana hasedinden dolayı (hased maksadıyla) düşmanlık ediyor) denir. Eğer ayette, بَغْيًا (hased ederek) sözü olmasaydı onların, hasedleri sebebi ile değil de cehaletle inkar ettiklerini de düşünebilirdik.
Bu ayet hasedin haram olduğuna delâlet eder. Hased pek çok sebepten olabileceğinden dolayı Hak Teâlâ, onların bu hasedlerinin sebebinin ne olduğunu, اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ "Allah'ın kullarından dilediği kimseye fazlından indirmesine.." buyurarak açıklamıştır. Hâdise şöyledir; Onlar beklemekte oldukları bu büyük nübüvvet lûtfunun kendi kavimleri içinden birisine verileceğini sanmışlardı. Amma beklenen nübüvveti Araplarda görünce, bu durum onları kıskançlığa ve hasede sevketmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ
Cümle atıf harfi فَ ile istinafiye olan isim cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
بِغَضَبٍ car mecruru بَٓاؤُ۫ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, باءوا متلبسين بغضب (Gadaba bürünerek uğradılar) şeklindedir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى غَضَبٍ car mecruru غَضَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, بغضب كائن على غضب (Gazap üzerine gazap oldu) şeklindedir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى isti’la harfidir, gazabın onları her yönden kuşatmış olduğuna işaret eder.
غَضَبٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Gazap üstüne gazaba uğradılar] art arda gelen gazaplara müstahak oldular; çünkü gerçek peygamberi inkâr etmiş, ona karşı azgınlık etmişlerdir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لِلْكَافِر۪ينَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafirlerin azabını ifade ettiği söylenmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekra gelişi tahkir, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.
عَذَابٌ - مُه۪ينٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَذَابٌ - فَضْلِه۪ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Dünyada “azgınlık” suçuna karşılık ahirette “alçaltıcı” azap, amele uygun cezadır.
عَذَابٌ مُه۪ينٌ terkibinde aşağılanmanın azaba isnadı, onun azap sebebiyle meydana gelmesinden dolayıdır. Fiilleri sebeplerine isnat etmek belâgat üsluplarındandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ cümlesi alçaltıcı azabın sadece kafirlere ait olduğunu vurgulamak için takdim kasrı olarak gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 788)
وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ Burada normal olarak zamir (kâfirler yerine onlar) kullanılabilirken, zahir isim gelerek لِلْكَافِر۪ينَ [kâfirler için] buyrulması onların küfürleri sebebiyle azaba uğradıklarına işaret içindir. Onlar için zelil edici, hor ve hakir kılıcı bir azab vardır. Çünkü onlar hasedleri yüzünden Allah'ın indirdiğini inkâr ediyorlardı. Hasedleri de Allah katından indirilen vahye idi. Oysa onlar diğer insanlardan üstün ve peygamberliğin kendilerine lâyık olduğuna inanıyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٩١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | zaman |
|
| 2 | قِيلَ | denildiği |
|
| 3 | لَهُمْ | onlara |
|
| 4 | امِنُوا | inanın |
|
| 5 | بِمَا | şeye |
|
| 6 | أَنْزَلَ | indirdiği |
|
| 7 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 8 | قَالُوا | derler |
|
| 9 | نُؤْمِنُ | inanırız |
|
| 10 | بِمَا | şeye |
|
| 11 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 12 | عَلَيْنَا | bize |
|
| 13 | وَيَكْفُرُونَ | ve inkar ederler |
|
| 14 | بِمَا | şeyi |
|
| 15 | وَرَاءَهُ | ondan sonra gelen |
|
| 16 | وَهُوَ | halbuki o |
|
| 17 | الْحَقُّ | haktır |
|
| 18 | مُصَدِّقًا | doğrulayan |
|
| 19 | لِمَا | şeyi |
|
| 20 | مَعَهُمْ | yanlarında bulunan |
|
| 21 | قُلْ | de ki |
|
| 22 | فَلِمَ | neden? |
|
| 23 | تَقْتُلُونَ | öldürüyordunuz |
|
| 24 | أَنْبِيَاءَ | peygamberlerini |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 26 | مِنْ |
|
|
| 27 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 28 | إِنْ | gerçekten |
|
| 29 | كُنْتُمْ | idiyseniz |
|
| 30 | مُؤْمِنِينَ | inanıyor |
|
Ayetlerde geçen “sen, siz” hitabı daha çok bizim üzerimize almamız gereken ifadelerdir.
Rasûl; kendisine kitap ve şeriat gelen, nebi; önceki Rasûl’ün şeriatını devam ettiren peygamber olarak tarif edilir.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup قَالُوا fiilinin cevabına mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli اٰمِنُوا ‘dur. ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.
اٰمِنُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûlu بِ harfi ceriyle اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı قَالُوا 'dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü'l-kavl نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا ’ dir. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
نُؤْمِنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle نُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْنَا car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ cümlesi, قَالُوا 'daki failin hali olarak mahallen mansubdur.
و haliyyedir. يَكْفُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir.
Mekân zarfı وَرَٓاءَ ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamiri هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا cümlesi, مَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُو mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَقُّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مُصَدِّقًا kelimesi الْحَقُّ ‘ın hal-i müekkide olup fetha ile mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl, لِ harfi ceriyle مُصَدِّقًا ’a mütealliktir. Mekân zarfı مَعَ ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Îrabtan mahalli yoktur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُصَدِّقاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ' dir. Mekulü’l kavli, فَلِمَ تَقْتُلُونَ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, أن كنتم كذلك فلم تقتلون. (Siz böyle iseniz niçin öldürüyorsunuz.) şeklindedir.
لِ harf-i cer, مَ istifham ismi olup harfi cerden dolayı elif mahzuftur. لِمَ car mecruru تَقْتُلُونَ fiiline mütealliktir.
تَقْتُلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْبِيَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ قَبْلُ car mecruru تَقْتُلُونَ fiiline mütealliktir. قَبْلُ ‘nün merfû oluşu muzâfun ileyhinin mahzuf olduğuna işaretdir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ
Ayet atıf harfi وَ ’ la 89. ayetteki ولَمّا جاءَهم كِتابٌ مِن عِنْدِ اللَّهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavli اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki بِ harf-i ceriyle اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْزَلَ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اٰمِنُوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki بِ harf-i ceriyle نُؤْمِنُ fiiline mütealliktir. Sılası olan اُنْزِلَ عَلَيْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُنْزِلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ cümlesi قَالُوا ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
وَرَٓاءَهُ , aslında arka anlamında mekan zarfıdır. Zarfiyye olarak kullanımı çok eski ve köklüdür. Burada asıl değil mecazî manada veya gaibden kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü kişi arkasını görmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur mahaldeki مَا müşterek ism-i mevsûlü, başındaki بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfi olan وَرَٓاءَهُ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْ cümlesi مَا ’nın halidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmesi içindir.
الْحَقُّ ‘daki الْ takısı, cins içindir. Müsnedün ileyhin bu özellikle tanınıyor, biliniyor olduğunu ifade içindir. Müsnedün ileyh, gerçekten doğrulayıcı olmasıyla bilinmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtir.
الْحَقُّ için hal-i müekked olan مُصَدِّقاً , zi’l-halin durumunu bildiren tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Mecrur mahaldeki مَا müşterek ism-i mevsûlü, başındaki لِ harf-i ceriyle مُصَدِّقٌ ‘a mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfi olan مَعَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَكْفُرُونَ - مُصَدِّقًا ve اٰمِنُوا - يَكْفُرُونَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَنْزَلَ - اُنْزِلَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
اللّٰهُ - اَنْبِيَٓاءَ ve اٰمِنُوا - مُصَدِّقًا ve الْحَقُّ - مُصَدِّقًا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr vardır.
اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ izafetinde اَنْبِيَٓاءَ kelimesi اللّٰهِ lafzına muzâf olması sebebiyle şeref kazanmıştır.
Ayetteki, هُوَ الْحَقُّ [O, haktır ]ifadesi, "Bizim sana vahyettiğimiz o şey haktır" ifadesinden daha tekidlidir. Haberin marife olması, o işin son derece açık olduğuna delalet eder. Çünkü genelde haberler nekire olurlar. Zira genelde haber verme işi, sayesinde dinleyenin kendisini tanıyacağı birşey bulunmadığından dinleyici tarafından bilinmeyen bir şeyin meydana geldiğini, o dinleyiciye bildirmek için olur. Mesela, "Zeyd ayaktadır " dememiz gibi. Dolayısıyla eğer haber, dinleyen tarafından biliniyorsa, bu bilinen şeyi haber vermek, ona durumu bildirmek için değil, dikkat çekmek için olur. Bundan dolayı hem mübteda; hem haber marife olarak getirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Fatır/31)
نُؤْمِنُ ve يَكْفُرُونَ fiillerinin muzari olarak gelmesi, bu hallerin teceddüdüne işaret eder. Yani onların devamlı olarak kendilerine indirilen şeye inanacaklarını, bundan başka indirilen şeyleri ise inkar edeceklerini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَكْفُرُونَ hal cümlesi, وَ ’la gelmiştir. Hal-i müekkidedir. Hal, müekkid olduğunda cümlenin manası o olmadan bozulmadığı gibi, olduğunda anlam tekid edilmiş olur. Hâl-i müekkid, kendisinden önceki fiille lafzen farklı olmakla beraber manen aynı olabileceği gibi lafzen ve manen de aynı olabilir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)
وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ [Onun ötesindekini inkâr ederler] cümlesi قَالُوا 'daki zamirden hal ’dir. وَرَٓاءَ aslında masdardır, zarf kılınmıştır. Faile muzâf olur, bundan da onunla gizlenen şey murat edilir ki, o da arkasıdır. Mef'ûl'e de muzâf olur, ondan da kendisini gizleyen şey murat edilir, o da önüdür. Bunun içindir iki zıt manaya kullanılan kelimelerdendir. وَهُوَ الْحَقُّ ’daki zamir وَرَٓاءَ 'ya racidir. Ondan murat edilen de Kur'an'dır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cevherî der ki: وَرَٓاءَ , arka anlamındadır, ön anlamına kullanıldığı da olur. O bakımdan bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ cümlesi فَ karinesiyle gelmiş, mahzuf şartın cevap cümlesidir. Takdiri إن كنتم كذلك (Eğer bu durumdaysanız ..) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi olan لِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Veciz ifade kastına matuf اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan اَنْبِيَٓاءَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ق۪يلَ - قُلْ - قَالُوا kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
قَبْلُ - ق۪يلَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Ayetin şart üslubunda gelen son cümlesi istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
اٰمِنُوا - نُؤْمِنُ - مُؤْمِن۪ينَ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنْ harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)
Ayette geçen كُنْتُمْ kelimesi, böyle durumlarda geldiği zaman doğruluğun onların şanı haline geldiğini ifade eder. Yani ‘siz bununla bilinir bir halde iseniz’ demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.78)
[Onlara de ki; mademki inanıyor idiniz neden Allah’ın daha önceki peygamberlerini öldürüyordunuz?] ifadesi “Neden öldürdünüz?” demektir. Burada gelecek zaman kipi, “öldürüyorsunuz” ifadesi kullanılmakla birlikte bu, di-li geçmiş zaman kipi yerinde yani, “öldürdünüz” manasında kullanılmıştır. Çünkü, mananın böyle olduğunu, مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ kısmı göstermektedir.
Yani; Muhammed (s.a.v) den önce... demektir. Tevrat'a iman ettiklerini söylemelerine ve iddialarına rağmen peygamberleri öldürmelerine bir itirazdır bu. Çünkü Tevrat da, peygamberlerin öldürülmesini asla uygun bulmaz. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl, C. 1, S. 366)
Gerçek imanın hedefi haktır ve hak nerede bulunsa, her nereye inse yine hak iken, üstelik kendi yanlarındaki kitabın hak ve gerçek oluşu, ancak vahyin tasdikiyle açıklık kazanacak iken, bunlar kendi yanlarındakinden başka hiçbir şeye, hak da olsa, imana yanaşmazlar. Âlemde hak sevgisi bulunmayanların hepsi böyledir. Onlar için iman sözü bir nefsaniyet işidir. İnanacakları şeyde mutlaka kendilerini görmek isterler. Mesela kendilerinden olmayan âlime, âlim demezler, kendilerinden olmayan peygambere peygamber demezler. Deseler bile "Bizim peygamberimiz değil ki, ondan bize ne?" derler. Sırf bu yüzden ahir zaman peygamberine ve ona indirilen kitaba, "Bizim halkımızdan değildir, bizim lisanımızdan değildir, o Arab'ın peygamberidir, Arab'ın kitabıdır" diye düşmanlık ederler. Beşeriyeti tefrikaya düşüren, insanlığı şirke ve kavgaya sürükleyen, hak ve hakikate karşı kaba kuvvet kullanmaya, üstünlük yarışına, safsatalara iten, türlü türlü melanetler ve şeytanca planlar kullanarak saldıran ve saldırtan işte hep bu nefsaniyet, kibir ve bencilliktir. Hazret-i Âdem kıssasındaki İblis olayı, tamamen bunu temsil eder. Bunların en başında kendilerini kitap ehli, din ehli ve iman ehli gibi göstermek isteyen yahudiler vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ ٩٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | Andolsun |
|
| 2 | جَاءَكُمْ | size gelmişti |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | بِالْبَيِّنَاتِ | apaçık delillerle |
|
| 5 | ثُمَّ | sonra |
|
| 6 | اتَّخَذْتُمُ | (ilah) edinmiştiniz |
|
| 7 | الْعِجْلَ | buzağıyı |
|
| 8 | مِنْ | -ndan |
|
| 9 | بَعْدِهِ | ardı- |
|
| 10 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 11 | ظَالِمُونَ | zalimler olarak |
|
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ل harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُوسٰى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru جَٓاءَ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّخَذْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الْعِجْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri ,إلها şeklindedir. مِنْ بَعْدِ car mecruru اتَّخَذْتُمُ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذْتُمُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ hal cümlesi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ظَالِمُونَ haber olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَالِمُونَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Ayet atıf harfi وَ ’ la önceki ayetteki فَلِمَ تَقْتُلُونَ أنْبِئاءَ اللَّهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
بِالْبَيِّنَاتِ ile kastedilen İsra/101. ayetinde zikredilen dokuz mucizedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ [Musa, size mucizeler getirdi.] cümlesinde, Hz. Musa'nın mucizeler getirdiğini bildirmekten maksat, peygamberlere tabi olmamaları sebebiyle onları kınamak ve susturmaktır. Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)
اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ cümlesi atıf harfi ثُمَّ ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اتَّخَذْتُمُ şeklindeki iftial kalıbı “Siz bu işle o kadar çok meşgul oldunuz ki bütün enerjinizi, hizmetinizi buna harcadınız” manasını taşır.
ثُمَّ - بَعْدِ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
ثُمَّ iki mana arasında kısa da olsa bir zaman aralığı olduğunu belirtir. Ayetteki ثُمَّ zaman itibarı ile olan terahi için değil, fakat rütbe veya derecedeki terahî (sonralık) ve yaptıklarının son derece çirkin bir hareket olduğunu ifade için kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِنْ بَعْدِه۪ ‘den murad, Musa mikaatda (belli yer ve zamanda) hazır bulunmak üzere Tûr’a gittikten sonra demektir. ”Zalimlerden olmak” ise Allah’a ortak koşmak ve bir şeyi hakkı olmayan bir yere koymak anlamındadır. (Ebüssuûd Tefsiri - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 580)
Müsned ism-i fail şeklinde gelerek bu zalimliğin onların sabit bir sıfatı, âdetleri olduğuna işaret edilmiştir. Bu ifade, fiile göre daha sabittir ve devamlılık ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C.2, s. 224)
Sure'nin ismi Bakara'dır. Ama burada ‘’bakara’’ değil de buzağıyı ilah edindiniz buyurulmuştur. Bunun sebebi ne olabilir? Buzağı manasındaki الْعِجْلَ acelecilikten gelir. Acelecilik, bir şeyi zamanından önce istemek demektir. Bu da şehvettir. Bu kişiler şehvetlerinin, dünyevi isteklerinin peşine düştükleri ve bu konulardaki acelecilikleri için الْعِجْلَ kelimesi seçilmiş olabilir. İsrailoğullarının 40 gün içinde inançlarında sapkınlık göstermeleri de bir acelecilik işaretidir. Bu ibarede meknî istiare vardır. Buzağıya ibadet etme sevgisi, kolay içilen lezzetli bir meşrubata benzetilmiştir. Sanki kalpler buzağı sevgisini yudum yudum içtiler de bu sevgi, meşrubatın ve lezzetli bir şeyin karıştığı gibi kalplere karıştı demektir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)
Bazı müfessirler, isme isnadın tekid olduğunu kabul ederler. İsim cümleleri subût ifade eder. Bu cümlede müsnedin ism-i fail kalıbında gelmesi sübutu kuvvetlendirmiştir.
[Ve böylece siz hakkı reddeden zalimlerden olmuştunuz.] cümlesi hal cümlesidir. Yani: “Siz, ibadet yapılmaması gereken bir yerde ve ibadet edilmemesi gereken bir şeye tapınarak yerinde bir kulluk yapmadınız. Halbuki buzağıya değil, Allah'a ibadet ve kullukta bulunacaktınız.” Ya da bu, bir itiraz yani parantez cümlesidir. Yani: “Siz, adetleri zulmetmek olan bir kavim ya da toplumsunuz.” demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Bu ayette Musa peygamberin kavminin ilahi mesajlar geldikten bir süre sonra tekrar aynı eski durumlarına dönüp buzağıya tapmaya başladıkları ifade edilmiştir. ثُمَّ edatı, delillerin gelmesiyle buzağıyı ilah edinme arasında bir zamanın olduğunu belirtmekle beraber, bu sürenin ne kadar olduğuna dair bir karîne bulunmadığından geçen sürenin ne kadar olduğu bilinememektedir.
51. ayetteki ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ cümlesinin bu ayette tekrarlanmasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani bir zaman |
|
| 2 | أَخَذْنَا | almıştık |
|
| 3 | مِيثَاقَكُمْ | kesin sözünüzü |
|
| 4 | وَرَفَعْنَا | ve kaldırmıştık |
|
| 5 | فَوْقَكُمُ | üzerinize |
|
| 6 | الطُّورَ | Tur(dağın)ı |
|
| 7 | خُذُوا | tutun |
|
| 8 | مَا | şeyi |
|
| 9 | اتَيْنَاكُمْ | size verdiğimiz |
|
| 10 | بِقُوَّةٍ | kuvvetle |
|
| 11 | وَاسْمَعُوا | dinleyin (demiştik) |
|
| 12 | قَالُوا | dediler |
|
| 13 | سَمِعْنَا | dinledik |
|
| 14 | وَعَصَيْنَا | ve isyan ettik |
|
| 15 | وَأُشْرِبُوا | ve içirildi |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | قُلُوبِهِمُ | kalblerine |
|
| 18 | الْعِجْلَ | buzağı (sevgisi) |
|
| 19 | بِكُفْرِهِمْ | inkarlarıyla |
|
| 20 | قُلْ | de ki |
|
| 21 | بِئْسَمَا | ne kötü şey |
|
| 22 | يَأْمُرُكُمْ | size emrediyor |
|
| 23 | بِهِ | onunla |
|
| 24 | إِيمَانُكُمْ | imanınız |
|
| 25 | إِنْ | eğer |
|
| 26 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 27 | مُؤْمِنِينَ | inanan kimseler |
|
"Kâfirlikleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içirilmişti."Allah sevgisi yerine hakim olan bu buzağı sevgisine, dünya sevgisi diyenler olmuş. Dünya sevgisi, dünyalıklar sevgisi kalplerine içirilmiştir onların. Öyle bir yöneliyorlar ki dünyaya, öyle bir hedefliyor-lar ki dünyayı sanki içecekler, sanki içlerine alacaklar. Dünyanın dışında hiçbir şey düşünmüyorlar. Aman diyorlar mal! Aman diyorlar para! Aman diyorlar makam! Aman diyorlar koltuk! Aman diyorlar alkış! Aman diyorlar şöhret! Bakın dediler ki:
"İşittik ve isyan ettik." Emirler, istekler karşısında toplum ikiye ayrılıyor. Ya evet dinledik itaat ederiz! Diyen mü'minler, ya da evet dinledik ama isyan ederiz! Diyenler. Ama bir üçüncü sınıf oluştu son dönemlerde.
Onlar da:
“Semi’na ve nesiyna”
Diyorlar. Dinledik, duyduk ama unuttuk diyenler. Dinledik ama buradan çıkmadan unuttuk, işi bitti! Diyenler. Evet böyle bir grup oluştu günümüzde. Dinliyoruz ama hemen unutuyoruz. Hem öyle çabuk unutuyoruz ki Allah korusun bir âyetten ötekine geçince bile unutuluyor, baş tarafı unutuluyor.
Rabbim ne olur bize şuur ver! Ne olur bizi sana, kitabına ve elçine karşı bu vurdumduymaz, bu saygısız, bu küstah tavırlarımızdan kurtar. Bize istediğin ve razı olduğun tavırları lütfet! Güzel tavırlar, güzel duruşlar nasip buyur! (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)
“Kur’ânı Terketmeyin”
Sayfamızla alakalı eklediğim bir video
6 dakika 11 sn https://www.youtube.com/watch?v=-PS5ORcRKdI
Araplar bir kimsenin gönlünü sevgi veya buğzun kapladığını ifade etmek için ‘şerab’ yani ‘içirme’ tabirini kullanırlardı.
Su vücutta yayılması en kolay maddedir. Ayrıca ayette buzağı sevgisi içirildi demek yerine direkt buzağı içirildi denmiştir. İsrailoğullarının ona karşı olan aşırı sevgilerinden dolayı buzağı suretinin kalplerinden silinmeyecek bir hal aldığına işaret vardır. Nasıl ki su konduğu kabın şeklini alır, onların da kalbine adeta buzağı yerleşmiştir. Bu ayetteki şeribe Türkçe’deki meşreb kelimesini çağrıştırmaktadır (buzağı sevgisi onların meşrebi oldu gibi).
İcl, öküz yavrusuna denir. Bu kökten dilimizde acele kelimesi vardır. Büyüyüp öküz olduğunda yitireceği acele edişi düşünülerek öküz yavrusuna icl denmiştir.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِيثاقَكُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. رَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ cümlesi قَدْ takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. رَفَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَكُمْ mekân zarfı رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الطُّور mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Takdiri, قلنا خذوا. (Biz dedik,alın) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. خُذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاكُمْ ’dır. Îrabta mahalli yoktur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِ sebebiyyedir. بِقُوَّةٍ car mecruru اٰتَيْنَا fiiline veya mahzuf hale mütealliktir. وَاسْمَعُوا atıf harfi وَ ile خُذُوا ‘ya matuftur.
اسْمَعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi اٰتَي ‘dır.
İf’al babı; fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا ’ dır. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَصَيْنَا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَصَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ cümlesi, قد takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. اُشْرِبُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي قُلُوبِ car mecruru اُشْرِبُوا fiiline mütealliktir.
الْعِجْلَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, حب العجل (buzağı sevgisi) şeklindedir. بِ sebebiyyedir. بِكُفْرِهِمْ car mecruru اُشْرِبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُشْرِبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرب dir.
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انت 'dir. Mekulü’l-kavl بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ‘ dir. قُلْ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِئْسَمَا kelimesinde bulunan مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsufedir. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, عبادة العجل (buzağıya ibadet etmek) şeklindedir. يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ cümlesi مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ٓ car mecruru يَأْمُرُ fiiline mütealliktir. ا۪يمَانُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi
4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين
İsim cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كان ’nin haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فَإيمانُكم لا يَأْمُرُكم بِقَتْلِ الأنْبِياءِ وعِبادَةِ العِجْلِ (İmanınız size peygamberleri öldürmenizi ve buzağıya tapmanızı emretmez) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Ayet 84. ayetteki … وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan müteallakı mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
وَ ’la gelen وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَخَذْنَا ve رَفَعْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
رَفَعْ ve فَوْقَ arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Keffâl şöyle der: Yüce Allah, onların her birinden aynı ahdi aldığını vurgulamak için mîsak kelimesini tekil olarak zikretmiştir.
Beyzâvî, kıssanın tekrarının, Muhammed (s.a.v.) ile olan yollarının, atalarının Musa ile olan yolu olduğu konusunda uyarmak olduğunu ve bunun birinci nükte olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ
Takdiri, قلنا (dedik) olan cümlenin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mukadder olan cümle hal konumundadır.
Mahzuf fiilin mekulü’l-kavli olan خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
قُوَّةٍ ‘ deki tenvin nev ve kesret ifade eder.
اَخَذْنَا - خُذُوا kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Aynı üslupta gelen وَاسْمَعُوا cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle …خُذُوا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَاسْمَعُواۜ cümlesi hariç ayetin bu kısmı 63. ayetin tekrarıdır. İki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Alınan sözün, size verilenleri kuvvetle tutun ve dinleyin şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ sözünde vahiy, kitap, Tevrat, şeriat kelimeleri yerine gelen مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ şeklindeki kapalı ifadeye kinaye denir. Bu daha etkili, vurgulu bir ifadedir.
قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا اُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl nedeni, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan سَمِعْنَا , müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خُذُوا fiilindeki muhatab zamirinden, قَالُوا fiilinde gaib zamire iltifat vardır.
Aynı üslupta gelerek mekulü’l-kavl cümlesine atfedilen وَعَصَيْنَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَ ’la gelen وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُشْرِبُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الْعِجْل nin muzâfı hazfedilmiştir. Takdiri, حب العجل (buzağı sevgisi) şeklindedir. Dolayısıyla icâz-ı hazif sanatı vardır.
ف۪ي قُلُوبِهِمُ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla قُلُوبِ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın onlara verdiği buzağı sevgisini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır. Bu duyguya sahip olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü kalpler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır.
وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ [Kalplerine buzağı sevgisi içirildi.] cümlesinde istiâre-i mekniyye vardır. Buzağıya ibadet sevgisi, kolay içilen, lezzetli bir meşrubata benzetilmiştir. Müşebbehün bih olan مشْرِوب kelimesi hazfedilmiş, onun levazımından olan اُشْرِبُ fiiliyle, istiare-i mekniyye yoluyla ona işaret edilmiştir. Şerif Râdî şöyle der: Bu bir istiaredir. Maksat, onların kalplerini, buzağıyı aşırı derecede sevmekle vasıflandırmaktır. Sanki kalpler buzağı sevgisini yudum yudum içtiler de bu sevgi, meşrubatın ve lezzetli bir şeyin karıştığı gibi kalplere karıştı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Dinleyin buyuruldu. Çünkü verilen şey emir ve yasaklardır. Dinledik ve isyan ettik dediler. Ve kalplerinin içine buzağı içirildi. Aslında buzağı değil, buzağı sevgisi kastedilmiştir. Bu ibare buzağı sevgisi iliklerine işlendi (Muhsin Demirci, Kuran Tefsirinde Farklı Yorumlar) şeklinde tercüme edilebilir.
ف۪ي قُلُوبِهِمُ kavli, buzağıya tapınma sevgisinin yerleştiği mekan ya da mahal demektir. Burada muzâf olan kelime mahzuftur (gizlidir). بِكُفْرِهِمْ küfürleri yüzünden, küfürleri sebebiyle demektir. Bir de, teşbih inancına sahip olmaları bakımından demektir. (Müşebbihe - TDV İslâm Ansiklopedisi" (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا [İşittik ve isyan ettik] sözü ağızlarından lafzen çıkmamıştır, ama hareketleriyle isyan etmişlerdir. Ya da daha sonra yaşayan nesilleri bu isyanlarını dilleriyle söylemişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). Bunun üzerine de kalplerine maddiyat sevgisi, dünya hırsı, şehvet, heva gelmiştir.
İsrâiloğullarının buzağıya olan sevgileri, tıpkı boyanın kumaşa işlemesi, içeceklerin de bedenin derinliklerine geçmesi gibi, onların içlerine sinmiş ve kalblerine işlemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاسْمَعُوا ve سَمِعْنَا kelimeleri arasında cinası iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
عَصَيْنَا ile كُفْرِهِمْ kelimeleri arasında murat-ı nazir sanatı vardır.
Cenâb-ı Hakk'ın, اُشْرِبُوا beyanı onların dışında bir failin, bu işi onlara yaptığına delalet eder. Allah'tan başka hiç kimsenin buna gücünün yetmeyeceği malûmdur. Onların aşırı düşkünlükleri ve buzağıya ibadete alışmış olmalarından ötürü, buzağının sevgisi onların kalbine içirilmiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bu sıygayı meçhul kalıbında getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yahudilerin: سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا (Duyduk ve isyan ettik) sözlerinin ilavesiyle zikredilmiştir ki bu da onların son derece inatçı olduklarını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Tūr’un yükseltilmesi burada ikinci kez tekrar edilmiştir, zira bu tekrarda ilkinde olmayan bir ilave anlam söz konusu olup ayrıca tekit içermektedir. Sözünü “işittik” ama “emrine karşı çıktık dediler.” Peki, verdikleri bu cevap, o söze nasıl mutabık olabilir, dersen, şöyle derim: Şu itibarla mutabıktır; onlara “işitin” denilmiştir ama, “işitme; kabul ve itaat şeklinde bir işitme olsun” denilmek istenmiştir; onlar ise “işittik, fakat itaat edecek tarzdaki bir işitmeyle değil” demişlerdir.(Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. بِئْسَ camid zem fiilidir. Mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, عبادة العجل (buzağıya ibadet etmek) şeklindedir.
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ cümlesi مَا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ ifadesinde istiare vardır. ا۪يمَانُ [iman], يَأْمُرُكُمْ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Imanın, emretmek fiiline isnad edilmesi, durumun vehametini artırmaktadır. İnanç, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Istiare sanatı yoluyla, inançlarındaki sapkınlık, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade edilmiştir.
Burada emrin imana isnadı, onlarla bir nevi alaydır. Nitekim, [Dediler ki: "Ey Şuayb, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı... namazın mı sana emrediyor.] Hud/87. mealindeki ayette emrin namaza isnadında alay vardır. İmanın Yahudilere izafesi de böyledir. Zemahşerî bu şekilde açıklamıştır.
Emretme fiilinin imana atfedilmesi, alay ifade eder. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ bu ifade de istiare vardır. Çünkü emir sadece sözle olacağı için gerçek anlamda imanın konuşması diye bir şey söz konusu olmaz. Öyleyse -Allahu a'lem- bununla anlatılmak istenen, imanın sadece küfrün ve dalaletin zıddını göstermesi, hidayete ve doğru yola uymaya rağbet etme arzusu uyandırmasıdır. İmanın akılsızlığa ve beyinsizliğe rağbet ettirmesi ve dalalet yolunu göstermesi söz konusu olamayacağından Yüce Allah burada, emri mecaz ve istiare yoluyla teşvik etme (tergib) ve yol gösterme (delalet) anlamında zikretmiştir. Çünkü bir şeye teşvik edilen ve o şeye delalet edilen kişi, o işin emredildiği ve kendisine münasip görülen kimsenin davrandığı gibi davranabilir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين ifadesinde bedî’ sanatlarından tehekküm sanatı vardır. Terim olarak tehekküm; kibirli kimselere karşı hakaret anlamında yüceltme, korkutma/uyarma anlamında müjde, tehdit anlamında vaad, alay anlamında övgü lafzı getirmek suretiyle onlarla alay etmedir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri بئس ما يأمركم şeklinde olabilir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevabı mahzuftur. Takdiri, فَإيمانُكم لا يَأْمُرُكم بِقَتْلِ الأنْبِياءِ وعِبادَةِ العِجْلِ (İmanınız size peygamberleri öldürmenizi ve buzağıya tapmanızı emretmez) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
İman kelimesi ayette farklı vezinlerde üç kez tekrarlanarak vurgulanmıştır.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنْ harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)
Ayette, emrin Yahudilerin imanlarına ve imanlarının da kendilerine izafe edilmesi sırf tahkir ve aşağılamak maksadıyladır. اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين cümlesi de Yahudilerin imanlarının şüpheli olduğu gerçeğine işaret etmektedir ve davalarının doğru olmadığına, mümin olmadıklarına dair bir kötüleme ve ikazdır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t- Te’vîl)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarındaki ونَ harflerinde lüzum ma-la yelzem sanatları vardır.
Kur’an-ı Kerim’deki bütün sayfaların ayet sonlarındaki ahenk, okuyanın gönlünü fethetmektedir.
Kalbimin hakikatlere açılan penceresinden bakmaya çalışıyorum. Paslanmış ve pislenmiş camdan bir şey görmek mümkün değil. Kendim içinde hapsolmuş, bir kısır döngüye girmişim. Bana neyin iyi geleceğini bilirken, hiçbir şey yapmamayı seçen halime acıyorum. Bugünü yaşamaya mahkum bedenim için yarının asla gelmeyeceğini bilmeme rağmen, yapmak istediklerimi bir ‘yarın’a daha bırakıyorum.
Şüphesiz, Allah’ın merhameti, nankörlüğümden çok daha büyük. Bir ses çarpıyor önce kulaklarıma, sonra kalbimin duvarlarına. Kur’an-ı Kerim’in sesi karşısında soluğumu tutuyorum. Eriyen pasların arasından tuhaf bir koku ve duman çıkınca, can havliyle koşup, camı açıyorum. Kur’an sesi dalga dalga dolduruyor, kalbimin her noktasını.
Dinlemedikleri hakikat için ‘سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا’ - ‘işittik ve isyan ettik’ diyenleri düşününce sarsılıyorum.
Allahım! Beni koru. İşittiğini iddia edip isyan ettim diyenler gibi kibire düşmekten. Beni muhafaza buyur. Ömrünü heba eden cahillere benzemekten.
Kelamını kalbiyle işiten, nasıl desin: ‘işittim ve isyan ettim.’
Allahım! Kalbiyle işitenlerden olmamı nasip et. Yolumu, ömrümü ve evimi, hakikati kalbiyle işitenlerle aydınlat. Bizi, kul olarak Sana verdiği sözü tutan, ‘işittik ve itaat ettik’ diyen ve dediğine uygun yaşayanlar zümresine yaz.
Yer, gökler, bedenimdeki her hücre, bulunduğum yerde gördüğüm görmediğim her varlık ve cisim şahidim olsun: ‘سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا’ - ‘işittik ve itaat ettik.’ Rabbim, itaatimizi kolaylaştır ve kabul buyur.
***
Belki de insan bünyesindeki duyguları ikiye ayırarak değerlendirmek gerekir: insanın temiz özünden gelen yani Allah’a yaklaştıranlar ve dünyaya olan bağlılığından dolayı ortaya çıkanlar. Kategorilerin isminden de anlaşılacağı gibi aslında duygular değil, onların dışarıya yansıtılma sebepleri ayrılmaktadır. Zira, amelleri sağlamlaştıran kalpteki niyetin şeklidir.
Muhabbet hoş bir duygudur ama bu her türlüsü helal demek değildir. Öfke için yorucu denilebilir ama gereken yerlerdeki yokluğu zarara sebep olur. Merhamet en tatlı hislerdendir ama Allah’ın haram kıldıklarına merhamet etmek, hem toplumun hem de kalplerin düzenini şaşırtır. Kıskançlık biraz nahoş bir histir ama her kıskançlık haline kötü demek haksızlık olur.
Bu açıdan, dünya hayatında insana yüklenen sorumluluk, bazı duygularının yokluğu ve diğerlerinin de varlığı değil; onların doğru ölçüde, doğru niyetlerle açığa çıkma çabasıdır. Duygunun doğru ölçüde ve niyette olup olmadığını anlamanın yollarından biri; onun nefsî mi yoksa kalbî bir menfaate mi hizmet ettiği sorusuna verilen cevaptır.
Kıskançlığın yokluğu da, çokluğu da zarardır. Ailesini hiç kıskanmayan herhangi birinin, aile birliğini koruma içgüdüleri zayıflar ve aile içi ilişkilerindeki samimiyet tehlikeye girer. Zarara yol açan ve kişiyi nefsani -mantıksız- kararlar almaya iten ve hatta isyana ya da inkara sürükleyen yoğun kıskançlığın sebebi genellikle; Allah’ın bir başkasına nasip ettiğinden ya da dilediğinden razı olmamak halidir.
Ey Allahım! Rahmetin ve nurun ile kalplerimizi duyguların faydasız halinden ve zihinlerimizi düşüncelerin gereksiz gürültüsünden arındır. Bulunduğumuz mekan ve zamanlarda; doğru duygu ve düşünce hallerine bürünmemizi nasip eyle.
Ey Allahım! Bizim Senden ve nasip ettiklerinden razı oluşumuzun ya da olmayışımızın; Sana ne bir zararı, ne de faydası olur. Zararı da, faydası da kendimizedir. Bizi, Senden razı yaşayıp ölenlerden sonra da dirilenlerden ve Senin huzuruna rızanı kazanmış bir halde çıkarılanlardan eyle.
Amin.