Bakara Sûresi 91. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  ٩١

Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin” denilince, “Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız” deyip, ondan sonra geleni (Kur’an’ı) inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı (Tevrat’ı) tasdik eden hak bir kitaptır. De ki: “Eğer inanan kimseler idiyseniz, daha önce niçin Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 قِيلَ denildiği ق و ل
3 لَهُمْ onlara
4 امِنُوا inanın ا م ن
5 بِمَا şeye
6 أَنْزَلَ indirdiği ن ز ل
7 اللَّهُ Allah’ın
8 قَالُوا derler ق و ل
9 نُؤْمِنُ inanırız ا م ن
10 بِمَا şeye
11 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
12 عَلَيْنَا bize
13 وَيَكْفُرُونَ ve inkar ederler ك ف ر
14 بِمَا şeyi
15 وَرَاءَهُ ondan sonra gelen و ر ي
16 وَهُوَ halbuki o
17 الْحَقُّ haktır ح ق ق
18 مُصَدِّقًا doğrulayan ص د ق
19 لِمَا şeyi
20 مَعَهُمْ yanlarında bulunan
21 قُلْ de ki ق و ل
22 فَلِمَ neden?
23 تَقْتُلُونَ öldürüyordunuz ق ت ل
24 أَنْبِيَاءَ peygamberlerini ن ب ا
25 اللَّهِ Allah’ın
26 مِنْ
27 قَبْلُ daha önce ق ب ل
28 إِنْ gerçekten
29 كُنْتُمْ idiyseniz ك و ن
30 مُؤْمِنِينَ inanıyor ا م ن
 

Ayetlerde geçen “sen, siz” hitabı daha çok bizim üzerimize almamız gereken ifadelerdir.

Rasûl; kendisine kitap ve şeriat gelen, nebi; önceki Rasûl’ün şeriatını devam ettiren peygamber olarak tarif edilir.

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup  قَالُوا fiilinin cevabına mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ  car mecruru ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli  اٰمِنُوا ‘durق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.

اٰمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûlu  بِ  harfi ceriyle  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı قَالُوا 'dur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü'l-kavl  نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا ’ dir. قَالُوا  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

 نُؤْمِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harfi ceriyle  نُؤْمِنُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir. عَلَيْنَا  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ  cümlesi,  قَالُوا  'daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

و  haliyyedir. يَكْفُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  يَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. 

Mekân zarfı  وَرَٓاءَ  ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamiri  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا  cümlesi,  مَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir هُو  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَقُّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  مُصَدِّقًا  kelimesi  الْحَقُّ ‘ın hal-i müekkide olup fetha ile mansubdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl, لِ  harfi ceriyle  مُصَدِّقًا ’a mütealliktir. Mekân zarfı  مَعَ  ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Îrabtan mahalli yoktur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُصَدِّقاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ' dir. Mekulü’l kavli, فَلِمَ تَقْتُلُونَ  ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, أن كنتم كذلك فلم تقتلون. (Siz böyle iseniz niçin öldürüyorsunuz.) şeklindedir.

لِ  harf-i cer,  مَ  istifham ismi olup harfi cerden dolayı elif mahzuftur. لِمَ  car mecruru تَقْتُلُونَ fiiline mütealliktir. 

تَقْتُلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْبِيَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  تَقْتُلُونَ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  ‘nün merfû oluşu muzâfun ileyhinin mahzuf olduğuna işaretdir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ün haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ

Ayet atıf harfi وَ ’ la 89. ayetteki  ولَمّا جاءَهم كِتابٌ مِن عِنْدِ اللَّهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavli  اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki  بِ  harf-i ceriyle  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

اٰمِنُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki  بِ  harf-i ceriyle  نُؤْمِنُ   fiiline mütealliktir. Sılası olan  اُنْزِلَ عَلَيْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ  cümlesi  قَالُوا  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

 وَرَٓاءَهُ , aslında arka anlamında mekan zarfıdır. Zarfiyye olarak kullanımı çok eski ve köklüdür. Burada asıl değil mecazî manada veya gaibden kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü kişi arkasını görmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü, başındaki  بِ  harf-i ceriyle  يَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfi olan  وَرَٓاءَهُ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  

وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْ  cümlesi  مَا ’nın halidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmesi içindir.

 الْحَقُّ ‘daki  الْ  takısı, cins içindir. Müsnedün ileyhin bu özellikle tanınıyor, biliniyor olduğunu ifade içindir. Müsnedün ileyh, gerçekten doğrulayıcı olmasıyla bilinmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtir.  

الْحَقُّ  için hal-i müekked olan  مُصَدِّقاً , zi’l-halin durumunu bildiren tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü, başındaki  لِ  harf-i ceriyle  مُصَدِّقٌ  ‘a mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfi olan  مَعَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَكْفُرُونَ  -  مُصَدِّقًا  ve  اٰمِنُوا -  يَكْفُرُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَنْزَلَ - اُنْزِلَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

اللّٰهُ - اَنْبِيَٓاءَ  ve  اٰمِنُوا - مُصَدِّقًا  ve  الْحَقُّ - مُصَدِّقًا  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr vardır.

اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ  izafetinde  اَنْبِيَٓاءَ  kelimesi  اللّٰهِ  lafzına muzâf olması sebebiyle şeref kazanmıştır.

Ayetteki, هُوَ الْحَقُّ  [O, haktır ]ifadesi, "Bizim sana vahyettiğimiz o şey haktır" ifadesinden daha tekidlidir. Haberin marife olması, o işin son derece açık olduğuna delalet eder. Çünkü genelde haberler nekire olurlar. Zira genelde haber verme işi, sayesinde dinleyenin kendisini tanıyacağı birşey bulunmadığından dinleyici tarafından bilinmeyen bir şeyin meydana geldiğini, o dinleyiciye bildirmek için olur. Mesela, "Zeyd ayaktadır " dememiz gibi. Dolayısıyla eğer haber, dinleyen tarafından biliniyorsa, bu bilinen şeyi haber vermek, ona durumu bildirmek için değil, dikkat çekmek için olur. Bundan dolayı hem mübteda; hem haber marife olarak getirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Fatır/31)

نُؤْمِنُ  ve  يَكْفُرُونَ  fiillerinin muzari olarak gelmesi, bu hallerin teceddüdüne işaret eder. Yani onların devamlı olarak kendilerine indirilen şeye inanacaklarını, bundan başka indirilen şeyleri ise inkar edeceklerini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَكْفُرُونَ  hal cümlesi, وَ ’la gelmiştir. Hal-i müekkidedir. Hal, müekkid olduğunda cümlenin manası o olmadan bozulmadığı gibi, olduğunda anlam tekid edilmiş olur. Hâl-i müekkid, kendisinden önceki fiille lafzen farklı olmakla beraber manen aynı olabileceği gibi lafzen ve manen de aynı olabilir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)

وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ  [Onun ötesindekini inkâr ederler] cümlesi  قَالُوا 'daki zamirden hal ’dir. وَرَٓاءَ aslında masdardır, zarf kılınmıştır. Faile muzâf olur, bundan da onunla gizlenen şey murat edilir ki, o da arkasıdır. Mef'ûl'e de muzâf olur, ondan da kendisini gizleyen şey murat edilir, o da önüdür. Bunun içindir iki zıt manaya kullanılan kelimelerdendir. وَهُوَ الْحَقُّ ’daki zamir  وَرَٓاءَ 'ya racidir. Ondan murat edilen de Kur'an'dır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cevherî der ki: وَرَٓاءَ , arka anlamındadır, ön anlamına kullanıldığı da olur. O bakımdan bu kelime zıt anlamlı kelimelerdendir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ  cümlesi  فَ  karinesiyle gelmiş, mahzuf şartın cevap cümlesidir. Takdiri  إن كنتم كذلك  (Eğer bu durumdaysanız ..) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi olan  لِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ  , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. 

Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Veciz ifade kastına matuf  اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  اَنْبِيَٓاءَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ق۪يلَ - قُلْ - قَالُوا  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

قَبْلُ - ق۪يلَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ


Ayetin şart üslubunda gelen son cümlesi istînâfiyyedir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.  Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.    

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

اٰمِنُوا - نُؤْمِنُ - مُؤْمِن۪ينَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْ  harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)

Ayette geçen  كُنْتُمْ  kelimesi, böyle durumlarda geldiği zaman doğruluğun onların şanı haline geldiğini ifade eder. Yani ‘siz bununla bilinir bir halde iseniz’ demektir.   (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.78)

[Onlara de ki; mademki inanıyor idiniz neden Allah’ın daha önceki peygamberlerini öldürüyordunuz?] ifadesi “Neden öldürdünüz?” demektir. Burada gelecek zaman kipi, “öldürüyorsunuz” ifadesi kullanılmakla birlikte bu, di-li geçmiş zaman kipi yerinde yani, “öldürdünüz” manasında kullanılmıştır. Çünkü, mananın böyle olduğunu, مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  kısmı göstermektedir.

Yani; Muhammed (s.a.v) den önce... demektir. Tevrat'a iman ettiklerini söylemelerine ve iddialarına rağmen peygamberleri öldürmelerine bir itirazdır bu. Çünkü Tevrat da, peygamberlerin öldürülmesini asla uygun bulmaz. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl, C. 1, S. 366)

Gerçek imanın hedefi haktır ve hak nerede bulunsa, her nereye inse yine hak iken, üstelik kendi yanlarındaki kitabın hak ve gerçek oluşu, ancak vahyin tasdikiyle açıklık kazanacak iken, bunlar kendi yanlarındakinden başka hiçbir şeye, hak da olsa, imana yanaşmazlar. Âlemde hak sevgisi bulunmayanların hepsi böyledir. Onlar için iman sözü bir nefsaniyet işidir. İnanacakları şeyde mutlaka kendilerini görmek isterler. Mesela kendilerinden olmayan âlime, âlim demezler, kendilerinden olmayan peygambere peygamber demezler. Deseler bile "Bizim peygamberimiz değil ki, ondan bize ne?" derler. Sırf bu yüzden ahir zaman peygamberine ve ona indirilen kitaba, "Bizim halkımızdan değildir, bizim lisanımızdan değildir, o Arab'ın peygamberidir, Arab'ın kitabıdır" diye düşmanlık ederler. Beşeriyeti tefrikaya düşüren, insanlığı şirke ve kavgaya sürükleyen, hak ve hakikate karşı kaba kuvvet kullanmaya, üstünlük yarışına, safsatalara iten, türlü türlü melanetler ve şeytanca planlar kullanarak saldıran ve saldırtan işte hep bu nefsaniyet, kibir ve bencilliktir. Hazret-i Âdem kıssasındaki İblis olayı, tamamen bunu temsil eder. Bunların en başında kendilerini kitap ehli, din ehli ve iman ehli gibi göstermek isteyen yahudiler vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)