وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani bir zaman |
|
| 2 | أَخَذْنَا | almıştık |
|
| 3 | مِيثَاقَكُمْ | kesin sözünüzü |
|
| 4 | وَرَفَعْنَا | ve kaldırmıştık |
|
| 5 | فَوْقَكُمُ | üzerinize |
|
| 6 | الطُّورَ | Tur(dağın)ı |
|
| 7 | خُذُوا | tutun |
|
| 8 | مَا | şeyi |
|
| 9 | اتَيْنَاكُمْ | size verdiğimiz |
|
| 10 | بِقُوَّةٍ | kuvvetle |
|
| 11 | وَاسْمَعُوا | dinleyin (demiştik) |
|
| 12 | قَالُوا | dediler |
|
| 13 | سَمِعْنَا | dinledik |
|
| 14 | وَعَصَيْنَا | ve isyan ettik |
|
| 15 | وَأُشْرِبُوا | ve içirildi |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | قُلُوبِهِمُ | kalblerine |
|
| 18 | الْعِجْلَ | buzağı (sevgisi) |
|
| 19 | بِكُفْرِهِمْ | inkarlarıyla |
|
| 20 | قُلْ | de ki |
|
| 21 | بِئْسَمَا | ne kötü şey |
|
| 22 | يَأْمُرُكُمْ | size emrediyor |
|
| 23 | بِهِ | onunla |
|
| 24 | إِيمَانُكُمْ | imanınız |
|
| 25 | إِنْ | eğer |
|
| 26 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 27 | مُؤْمِنِينَ | inanan kimseler |
|
"Kâfirlikleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içirilmişti."Allah sevgisi yerine hakim olan bu buzağı sevgisine, dünya sevgisi diyenler olmuş. Dünya sevgisi, dünyalıklar sevgisi kalplerine içirilmiştir onların. Öyle bir yöneliyorlar ki dünyaya, öyle bir hedefliyor-lar ki dünyayı sanki içecekler, sanki içlerine alacaklar. Dünyanın dışında hiçbir şey düşünmüyorlar. Aman diyorlar mal! Aman diyorlar para! Aman diyorlar makam! Aman diyorlar koltuk! Aman diyorlar alkış! Aman diyorlar şöhret! Bakın dediler ki:
"İşittik ve isyan ettik." Emirler, istekler karşısında toplum ikiye ayrılıyor. Ya evet dinledik itaat ederiz! Diyen mü'minler, ya da evet dinledik ama isyan ederiz! Diyenler. Ama bir üçüncü sınıf oluştu son dönemlerde.
Onlar da:
“Semi’na ve nesiyna”
Diyorlar. Dinledik, duyduk ama unuttuk diyenler. Dinledik ama buradan çıkmadan unuttuk, işi bitti! Diyenler. Evet böyle bir grup oluştu günümüzde. Dinliyoruz ama hemen unutuyoruz. Hem öyle çabuk unutuyoruz ki Allah korusun bir âyetten ötekine geçince bile unutuluyor, baş tarafı unutuluyor.
Rabbim ne olur bize şuur ver! Ne olur bizi sana, kitabına ve elçine karşı bu vurdumduymaz, bu saygısız, bu küstah tavırlarımızdan kurtar. Bize istediğin ve razı olduğun tavırları lütfet! Güzel tavırlar, güzel duruşlar nasip buyur! (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)
“Kur’ânı Terketmeyin”
Sayfamızla alakalı eklediğim bir video
6 dakika 11 sn https://www.youtube.com/watch?v=-PS5ORcRKdI
Araplar bir kimsenin gönlünü sevgi veya buğzun kapladığını ifade etmek için ‘şerab’ yani ‘içirme’ tabirini kullanırlardı.
Su vücutta yayılması en kolay maddedir. Ayrıca ayette buzağı sevgisi içirildi demek yerine direkt buzağı içirildi denmiştir. İsrailoğullarının ona karşı olan aşırı sevgilerinden dolayı buzağı suretinin kalplerinden silinmeyecek bir hal aldığına işaret vardır. Nasıl ki su konduğu kabın şeklini alır, onların da kalbine adeta buzağı yerleşmiştir. Bu ayetteki şeribe Türkçe’deki meşreb kelimesini çağrıştırmaktadır (buzağı sevgisi onların meşrebi oldu gibi).
İcl, öküz yavrusuna denir. Bu kökten dilimizde acele kelimesi vardır. Büyüyüp öküz olduğunda yitireceği acele edişi düşünülerek öküz yavrusuna icl denmiştir.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِيثاقَكُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. رَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ cümlesi قَدْ takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. رَفَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَكُمْ mekân zarfı رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الطُّور mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Takdiri, قلنا خذوا. (Biz dedik,alın) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. خُذُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاكُمْ ’dır. Îrabta mahalli yoktur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِ sebebiyyedir. بِقُوَّةٍ car mecruru اٰتَيْنَا fiiline veya mahzuf hale mütealliktir. وَاسْمَعُوا atıf harfi وَ ile خُذُوا ‘ya matuftur.
اسْمَعُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi اٰتَي ‘dır.
İf’al babı; fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا ’ dır. قَالُوا fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَصَيْنَا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَصَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ cümlesi, قد takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. اُشْرِبُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي قُلُوبِ car mecruru اُشْرِبُوا fiiline mütealliktir.
الْعِجْلَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, حب العجل (buzağı sevgisi) şeklindedir. بِ sebebiyyedir. بِكُفْرِهِمْ car mecruru اُشْرِبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُشْرِبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرب dir.
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انت 'dir. Mekulü’l-kavl بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ‘ dir. قُلْ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِئْسَمَا kelimesinde bulunan مَا harfi, بِئْسَ kelimesinin failini tefsir eden (açıklayan) nekra-i mevsufedir. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, عبادة العجل (buzağıya ibadet etmek) şeklindedir. يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ cümlesi مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪ٓ car mecruru يَأْمُرُ fiiline mütealliktir. ا۪يمَانُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi
4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين
İsim cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ kelimesi كان ’nin haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فَإيمانُكم لا يَأْمُرُكم بِقَتْلِ الأنْبِياءِ وعِبادَةِ العِجْلِ (İmanınız size peygamberleri öldürmenizi ve buzağıya tapmanızı emretmez) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ
Ayet 84. ayetteki … وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan müteallakı mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
وَ ’la gelen وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَخَذْنَا ve رَفَعْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
رَفَعْ ve فَوْقَ arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Keffâl şöyle der: Yüce Allah, onların her birinden aynı ahdi aldığını vurgulamak için mîsak kelimesini tekil olarak zikretmiştir.
Beyzâvî, kıssanın tekrarının, Muhammed (s.a.v.) ile olan yollarının, atalarının Musa ile olan yolu olduğu konusunda uyarmak olduğunu ve bunun birinci nükte olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ
Takdiri, قلنا (dedik) olan cümlenin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mukadder olan cümle hal konumundadır.
Mahzuf fiilin mekulü’l-kavli olan خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
قُوَّةٍ ‘ deki tenvin nev ve kesret ifade eder.
اَخَذْنَا - خُذُوا kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Aynı üslupta gelen وَاسْمَعُوا cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle …خُذُوا cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَاسْمَعُواۜ cümlesi hariç ayetin bu kısmı 63. ayetin tekrarıdır. İki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Alınan sözün, size verilenleri kuvvetle tutun ve dinleyin şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.
خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ sözünde vahiy, kitap, Tevrat, şeriat kelimeleri yerine gelen مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ şeklindeki kapalı ifadeye kinaye denir. Bu daha etkili, vurgulu bir ifadedir.
قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا اُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl nedeni, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan سَمِعْنَا , müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
خُذُوا fiilindeki muhatab zamirinden, قَالُوا fiilinde gaib zamire iltifat vardır.
Aynı üslupta gelerek mekulü’l-kavl cümlesine atfedilen وَعَصَيْنَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَ ’la gelen وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُشْرِبُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الْعِجْل nin muzâfı hazfedilmiştir. Takdiri, حب العجل (buzağı sevgisi) şeklindedir. Dolayısıyla icâz-ı hazif sanatı vardır.
ف۪ي قُلُوبِهِمُ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla قُلُوبِ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın onlara verdiği buzağı sevgisini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf kullanılmıştır. Bu duyguya sahip olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü kalpler, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır.
وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ [Kalplerine buzağı sevgisi içirildi.] cümlesinde istiâre-i mekniyye vardır. Buzağıya ibadet sevgisi, kolay içilen, lezzetli bir meşrubata benzetilmiştir. Müşebbehün bih olan مشْرِوب kelimesi hazfedilmiş, onun levazımından olan اُشْرِبُ fiiliyle, istiare-i mekniyye yoluyla ona işaret edilmiştir. Şerif Râdî şöyle der: Bu bir istiaredir. Maksat, onların kalplerini, buzağıyı aşırı derecede sevmekle vasıflandırmaktır. Sanki kalpler buzağı sevgisini yudum yudum içtiler de bu sevgi, meşrubatın ve lezzetli bir şeyin karıştığı gibi kalplere karıştı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Dinleyin buyuruldu. Çünkü verilen şey emir ve yasaklardır. Dinledik ve isyan ettik dediler. Ve kalplerinin içine buzağı içirildi. Aslında buzağı değil, buzağı sevgisi kastedilmiştir. Bu ibare buzağı sevgisi iliklerine işlendi (Muhsin Demirci, Kuran Tefsirinde Farklı Yorumlar) şeklinde tercüme edilebilir.
ف۪ي قُلُوبِهِمُ kavli, buzağıya tapınma sevgisinin yerleştiği mekan ya da mahal demektir. Burada muzâf olan kelime mahzuftur (gizlidir). بِكُفْرِهِمْ küfürleri yüzünden, küfürleri sebebiyle demektir. Bir de, teşbih inancına sahip olmaları bakımından demektir. (Müşebbihe - TDV İslâm Ansiklopedisi" (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا [İşittik ve isyan ettik] sözü ağızlarından lafzen çıkmamıştır, ama hareketleriyle isyan etmişlerdir. Ya da daha sonra yaşayan nesilleri bu isyanlarını dilleriyle söylemişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). Bunun üzerine de kalplerine maddiyat sevgisi, dünya hırsı, şehvet, heva gelmiştir.
İsrâiloğullarının buzağıya olan sevgileri, tıpkı boyanın kumaşa işlemesi, içeceklerin de bedenin derinliklerine geçmesi gibi, onların içlerine sinmiş ve kalblerine işlemiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاسْمَعُوا ve سَمِعْنَا kelimeleri arasında cinası iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
عَصَيْنَا ile كُفْرِهِمْ kelimeleri arasında murat-ı nazir sanatı vardır.
Cenâb-ı Hakk'ın, اُشْرِبُوا beyanı onların dışında bir failin, bu işi onlara yaptığına delalet eder. Allah'tan başka hiç kimsenin buna gücünün yetmeyeceği malûmdur. Onların aşırı düşkünlükleri ve buzağıya ibadete alışmış olmalarından ötürü, buzağının sevgisi onların kalbine içirilmiştir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, bu sıygayı meçhul kalıbında getirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yahudilerin: سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا (Duyduk ve isyan ettik) sözlerinin ilavesiyle zikredilmiştir ki bu da onların son derece inatçı olduklarını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Tūr’un yükseltilmesi burada ikinci kez tekrar edilmiştir, zira bu tekrarda ilkinde olmayan bir ilave anlam söz konusu olup ayrıca tekit içermektedir. Sözünü “işittik” ama “emrine karşı çıktık dediler.” Peki, verdikleri bu cevap, o söze nasıl mutabık olabilir, dersen, şöyle derim: Şu itibarla mutabıktır; onlara “işitin” denilmiştir ama, “işitme; kabul ve itaat şeklinde bir işitme olsun” denilmek istenmiştir; onlar ise “işittik, fakat itaat edecek tarzdaki bir işitmeyle değil” demişlerdir.(Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. بِئْسَ camid zem fiilidir. Mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, عبادة العجل (buzağıya ibadet etmek) şeklindedir.
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ cümlesi مَا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ ifadesinde istiare vardır. ا۪يمَانُ [iman], يَأْمُرُكُمْ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Imanın, emretmek fiiline isnad edilmesi, durumun vehametini artırmaktadır. İnanç, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Istiare sanatı yoluyla, inançlarındaki sapkınlık, muhayyileyi harekete geçirerek mükemmel bir şekilde ifade edilmiştir.
Burada emrin imana isnadı, onlarla bir nevi alaydır. Nitekim, [Dediler ki: "Ey Şuayb, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı... namazın mı sana emrediyor.] Hud/87. mealindeki ayette emrin namaza isnadında alay vardır. İmanın Yahudilere izafesi de böyledir. Zemahşerî bu şekilde açıklamıştır.
Emretme fiilinin imana atfedilmesi, alay ifade eder. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ bu ifade de istiare vardır. Çünkü emir sadece sözle olacağı için gerçek anlamda imanın konuşması diye bir şey söz konusu olmaz. Öyleyse -Allahu a'lem- bununla anlatılmak istenen, imanın sadece küfrün ve dalaletin zıddını göstermesi, hidayete ve doğru yola uymaya rağbet etme arzusu uyandırmasıdır. İmanın akılsızlığa ve beyinsizliğe rağbet ettirmesi ve dalalet yolunu göstermesi söz konusu olamayacağından Yüce Allah burada, emri mecaz ve istiare yoluyla teşvik etme (tergib) ve yol gösterme (delalet) anlamında zikretmiştir. Çünkü bir şeye teşvik edilen ve o şeye delalet edilen kişi, o işin emredildiği ve kendisine münasip görülen kimsenin davrandığı gibi davranabilir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين ifadesinde bedî’ sanatlarından tehekküm sanatı vardır. Terim olarak tehekküm; kibirli kimselere karşı hakaret anlamında yüceltme, korkutma/uyarma anlamında müjde, tehdit anlamında vaad, alay anlamında övgü lafzı getirmek suretiyle onlarla alay etmedir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi اِنْ ve كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri بئس ما يأمركم şeklinde olabilir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevabı mahzuftur. Takdiri, فَإيمانُكم لا يَأْمُرُكم بِقَتْلِ الأنْبِياءِ وعِبادَةِ العِجْلِ (İmanınız size peygamberleri öldürmenizi ve buzağıya tapmanızı emretmez) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi olan مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)
İman kelimesi ayette farklı vezinlerde üç kez tekrarlanarak vurgulanmıştır.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.
3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اِنْ harfi burada, asla gerçekleşmeyecek bir fiilin başında gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların doğru sözlü olma ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.77)
Ayette, emrin Yahudilerin imanlarına ve imanlarının da kendilerine izafe edilmesi sırf tahkir ve aşağılamak maksadıyladır. اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ين cümlesi de Yahudilerin imanlarının şüpheli olduğu gerçeğine işaret etmektedir ve davalarının doğru olmadığına, mümin olmadıklarına dair bir kötüleme ve ikazdır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t- Te’vîl)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarındaki ونَ harflerinde lüzum ma-la yelzem sanatları vardır.
Kur’an-ı Kerim’deki bütün sayfaların ayet sonlarındaki ahenk, okuyanın gönlünü fethetmektedir.