Hac Sûresi 40. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ  ٤٠

Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar
2 أُخْرِجُوا çıkarıldılar خ ر ج
3 مِنْ -ndan
4 دِيَارِهِمْ yurtları- د و ر
5 بِغَيْرِ etmedikleri halde غ ي ر
6 حَقٍّ hak ح ق ق
7 إِلَّا sadece
8 أَنْ diye
9 يَقُولُوا diyorlar ق و ل
10 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
11 اللَّهُ Allah’tır
12 وَلَوْلَا eğer olmasaydı
13 دَفْعُ savunması د ف ع
14 اللَّهِ Allah’ın
15 النَّاسَ insanların ن و س
16 بَعْضَهُمْ bazılarını ب ع ض
17 بِبَعْضٍ diğer bazılarıyle ب ع ض
18 لَهُدِّمَتْ yıkılırdı ه د م
19 صَوَامِعُ manastırlar ص م ع
20 وَبِيَعٌ ve kiliseler ب ي ع
21 وَصَلَوَاتٌ ve havralar ص ل و
22 وَمَسَاجِدُ ve mescidler س ج د
23 يُذْكَرُ anılan ذ ك ر
24 فِيهَا içlerinde
25 اسْمُ ismi س م و
26 اللَّهِ Allah’ın
27 كَثِيرًا çokca ك ث ر
28 وَلَيَنْصُرَنَّ ve elbette yardım eder ن ص ر
29 اللَّهُ Allah
30 مَنْ kimseye
31 يَنْصُرُهُ kendine yardım eden ن ص ر
32 إِنَّ kuşkusuz
33 اللَّهَ Allah
34 لَقَوِيٌّ kuvvetlidir ق و ي
35 عَزِيزٌ galibdir ع ز ز
 
Genellikle bu âyetlerin Kur’an’da savaş izni veren ilk âyetler olduğu kabul edilir. Konuya ilişkin rivayetlere göre Mekke’de müşriklerin ağır baskı ve işkencelerine mâruz kalan müslümanlar onlara karşılık vermek istediklerinde Resûlullah, Allah’tan savaş izninin gelmediğini söyleyip kendilerine sabırlı olmalarını tavsiye etmiş, nihayet bu âyetlerin gelmesiyle ilk savaş müsaadesi verilmiştir. Bu izaha göre âyetlerin Medine döneminin başlangıcında inmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte, âyetlerin Mekke’den Habeşistan’a göç etmek zorunda kalan müslümanlar hakkında indiğine dair rivayetler ışığında bunların Mekke’de inmiş olabileceğini düşünen müfessirler de vardır. Onlara göre burada, müminlerin zulüm ve baskı altında bulunduklarının tescil edilip hicrete izin verildiğinin bildirilmesi ve Allah’ın müslümanlara nasip edeceği zaferin yakın olduğu ima edilerek onlara moral verilmesi amaçlanmıştır (Şevkânî, III, 514-516; Derveze, VII, 104-105). Öte yandan, burada Hz. Peygamber ve ashabına verilmiş genel bir savaş izninden söz edildiği yahut bu iznin sadece Mekke’den Medine’ye hicret etmek için yola çıktıkları sırada engellenmeye çalışılan belirli bir grup müslüman için olduğu yönünde de rivayetler bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 171-173).
 
 39 ve 40. âyetler birlikte değerlendirildiğinde, inanç özgürlüğünü ve dinin icaplarını yaşama serbestisini sağlama hedefinin, savunma hazırlıklarını haklı kılan sebeplerin başında geldiği söylenebilir (İslâm’ın savaş konusuna bakışı hakkında açıklama için bk. Bakara 2/190-193; savaşın “dinde zorlama olamayacağı” ilkesi açısından değerlendirilmesi için bk. Bakara 2/256; Kur’an’da “öldürme” emrinin geçtiği ifadeler için bk. Tevbe 9/5; Kur’an’da “cihad” kavramı ve savaşla ilişkisi hakkında bk. Nisâ 4/84, 95; Mâide 5/35). 
 
40. âyette geçen ve sırasıyla “manastırlar, kiliseler, havralar” şeklinde tercüme edilen kelimeler genel kabul esas alınarak çevrilmiştir; buna göre anılan kelimelerin ilki rahiplerin ibadet için kapandıkları yüksek ve sarp yerlere yapılmış inziva yerleri, ikincisi hıristiyanların ve üçüncüsü yahudilerin ibadet mahalleri anlamındadır. Tefsirlerde, bunların hangi din mensuplarına ait mâbedler olduğu hususunda farklı görüşler de bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 175-177; Râzî, XXIII, 40; İbn Âşûr, XVII, 277-278). Bu âyetin “ki oralarda Allah’ın adı bol bol anılır” şeklinde çevrilen kısmını sadece mescidlerin sıfatı olarak yorumlayan müfessirler de vardır (Şevkânî, III, 515). Bu yorumu esas alan Elmalılı Muhammed Hamdi, burada bir taraftan İslâm’daki ibadetlerde Allah’ı çokça anmanın temel hedef olduğuna, bir taraftan da âyette değinilen diğer din mensuplarına ait mâbedlerde asıl amaç olan Allah’ı anmaktan uzaklaşılıp başka maksatlarla kullanılır hale getirildiğine işaret bulunduğunu belirtir (V, 3409). Bütün ilâhî dinlerdeki ibadetlerde Allah’ı çokça anmanın temel hedef olduğunda kuşku yoktur; âyette diğer din mensuplarına ait mâbedlerde bu aslî amaçtan uzaklaşıldığına dair bir işaret bulunduğunu söylemek de isabetli görünmemektedir. Aynı âyetin “eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır (bk. Râzî, XXIII, 39-40). Taberî bu konudaki başlıca yorumları aktardıktan sonra, burada özel bir durumun kastedildiğine dair bir açıklama bulunmadığına göre âyeti kapsamlı biçimde anlamanın uygun olacağını belirtir. Buna göre âyeti yorumlarken, Allah’ın, O’nun birliğine inananlara, putperestlere karşı mücadele gücü vermesi, topluma bireylerinin birbirlerine haksızlık etmelerini önleyen bir yönetim nasip etmesi, tanıklık vb. hukukî yolları göstererek hak sahiplerinin hak gaspı yapan tarafa karşı korunmasını sağlaması gibi durumları göz önünde bulundurmak gerekir (XVII, 174-175).
 
 Tefsirlerde genellikle, 41. âyette övülen kişilerin kendilerine hicret veya savaş izni verilen sahâbîler olduğu belirtilir. Bununla birlikte âyetteki ifadenin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen bütün müminleri kapsayacak biçimde anlaşılmasına bir engel bulunmamaktadır. Burada asıl dikkat çekilmek istenen nokta, kendilerine imkân ve güç lutfedilen gerçek müminlerin, bu imkânlara kavuşunca adaleti elden bırakmamaları, ahlâkın bozulmasına fırsat vermemeleri ve bunu güvence altına almak için de dinin temel umdelerine sıkı biçimde sarılıp onlara sahip çıkma çabası içinde olmaları gerektiğidir (“İyiliği emretme ve kötülükten alıkoymaya çalışma” şeklinde çevirdiğimiz “emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker” ifadesinin açıklaması için bk. Âl-i İmrân 3/104; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için başka yere göç etme konusunda bk. Nisâ 4/100).
 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 736-738
 

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ 

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هم  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası اُخْرِجُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اُخْرِجُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur. مِنْ دِيَارِهِمْ  car mecruru  اُخْرِجُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِغَيْرِ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir.  حَقٍّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَّٓا  istisna harfi, istisna-i munkatı’adır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, müstesna olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَقُولُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  رَبُّنَا اللّٰهُ ’dir.  يَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. رَبُّنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُخْرِجُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

دَفْعُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri,  موجود (vardır.) şeklindedir. النَّاسَ  masdar  دَفْعُ ’un mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

بَعْضَهُمْ  kelimesi  النَّاسَ ’den bedel olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِبَعْضٍ  car mecruru  دَفْعُ ’ya mütealliktir. 

لَ  harfi  لَوْلَا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır.  

هُدِّمَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. صَوَامِــعُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  بِيَعٌ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. مَسَاجِدُ  atıf harfi و ’la makabline matuf olup, gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراً  cümlesi,  مَسَاجِدُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يُذْكَرُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  ف۪يهَا  car mecruru  يُذْكَرُ  fiiline mütealliktir. اسْمُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَث۪يراً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri, ذكرا كثيرا  şeklindedir. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgili olmadığından isimdirler. Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır:

1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzâf olmalıdır. 4. Masdarın mef’ûlüne muzâf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُدِّمَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  هدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

كَث۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie’dir.

يَنْصُرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakîledir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَنْصُرُهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَنْصُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  قَوِيٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

قَوِيٌّ  - عَز۪يزٌ  ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَلَّذ۪ين  takdiri  هم (Onlar) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mevsûlün sıla cümlesi olan  اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُخْرِجُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اِلَّٓا  istisna edatı, istisna munkatı’dır. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ  cümlesi, masdar tevilinde müstesna konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبُّنَا اللّٰهُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  رَبُّنَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafet muzâfun ileyh olan mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere şan ve şeref kazandırmıştır.  

Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler bir arada zikredilerek Rabbin Allah olduğu vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ [Rabbimiz Allah demelerinden başka bir suçları yoktu.] cümlesinde, yermeye benzeyen şeyle övmeyi pekiştirme sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayetteki istisna, ilk bakışta kendisinden sonra Müslümanların yurtlarından çıkarılmasını gerektirecek bir şeyin geleceği düşüncesini çağrıştırmaktadır. Ancak mûtat istisna yapılarının tersine ikram edilmelerini gerektirecek bir sıfat (Rabbimiz Allah’tır, ifadesi) kullanılmıştır. Böylece inkârcıların haksızlığı, müminlerin haklılığı çarpıcı bir şekilde beyan edilmiş olmaktadır. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)  

Zemme benzeyen medih sanatında önce bir medih sıfatı zikredilir, istisna edatından sonra başka bir medih sıfatı daha söylenir. Yani müspet bir medih sıfatından başka bir medih sıfatı istisna edilir. Bu üslubun bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi muhatabın ilk anda zem işitmeye hazırlanması, buna mukabil mütekellimin sözünün başında zikrettiği medhi tekid eden bir söz söylemesidir. İstisna ve istidrak harfleri kendinden sonra zıd manada bir şeyler geleceğini hissettirir. Bunun için bazı alimler bu sanatı istisna diye adlandırırlar. Tabii ki buradan hareketle her istisna cümlesinin bu manayı taşıdığı düşünülmemelidir. Bu üslup tekid yollarından biridir. Muhatap beklemediği bir sonuçla karşılaştığı için etkisi kuvvetlidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Yurtlarından murat Mekke'dir. Onlar, yurtlarından çıkarılmalarını gerektiren bir durum olmadığı halde sırf tevhit inançları sebebiyle çıkarılmışlardır. Halbuki bu inançları onların yurtlarından çıkarılmalarını, oradan kovulmalarını gerektirmez, aksine orada saygın olarak kalmalarını gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ 

 

وَ  istînafiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْلَا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَا  harfi, bir şeyin mevcudiyetinden dolayı imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı önünde  ل  harfi bulunan fiil olarak gelir. Şayet menfi mana taşıyorsa cevabı  ل ’sız gelir. (Süyûtî, el-İtkan, c.1, s. 481) 

Şart üslubunda gelmiş terkipte  دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  دَفْعُ اللّٰهِ ’nin, takdiri  موجود  (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  دَفْعُ اللّٰهِ  izafetinde bütün kemal sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâle muzaf olan  دَفْعُ , şeref kazanmıştır. 

بَعْضَهُمْ  mef’ûl olan  النَّاسَ ’den bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mef’ûl olan  النَّاسَ ‘nin ve car mecrurlar  بِبَعْضٍ  ve  بَعْضَهُمْ ‘in amili olan  دَفْعُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lamu’l-rabıtanın dahil olduğu  لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ  cümlesi  لَوْلَا ’nın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubundaki terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بِيَعٌ , صَلَوَاتٌ , مَسَاجِدُ  kelimeleri, temâsül nedeniyle naib-i fail olan  صَوَامِــعُ ’ya atfedilmiştir.

يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراً  cümlesi  مَسَاجِدُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. كَث۪يراً , fiili tekit eden mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib sıfattır.

Muzari fiil hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُذْكَرُ  fiiline müteallik  ف۪يهَا  car mecruru, ihtimam için naib-i faile takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اسْمُ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan  اسْمُ , şan ve şeref kazanmıştır.

هُدِّمَتْ  ve  يُذْكَرُ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

مَسَاجِدُ - وَبِيَعٌ - صَلَوَاتٌ   صَوَامِــعُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صَوَامِــعُ : Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki İslamiyet’ten önce Hristiyan rahiplerinin manastırlarının ve sâbie (yıldızlara tapanlar) sofularının zaviyelerinin adı olmuştu. Sonra Müslümanların ezan yerleri olan minareler için de kullanılmaya başlandı. Ancak ayette kastedilen Hristiyanların manastırları veya sâbienin zaviyeleridir.

بِيَعٌ : Hristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.

صَلَوَاتٌ : Bu kelime İbranice Saluta'dan gelen ve sonradan Arapçalaşan bir sözcüktür ki Yahudilerin namaz yeri yani havra demektir. Görülüyor ki mescitler, “Allah'ın adının çok anıldığı yer” olarak nitelendirilmiştir ki bunda iki nükte vardır. Birincisi, İslamın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın adının çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de diğerlerinin var olmalarının asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için kullanıldığına işarettir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

“İçlerinde Allah'ın adı çokça anılan” vasfının camilere tahsis edilmesi, onun ve cemaatinin üstünlüğünü belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk’ın  وَبِيَعٌ  ve  صَوَامِــعُ  kelimelerini  مَسَاجِدُ  kelimesinden önce getirmesinin sebebi, var olma bakımından daha önce olmalarıdır. Bir de tefekkürde ilk olanın, amelde son olmasından ötürüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak şöyle demek istemiştir: “Şayet, müminlere, kâfirlerle cihat etmeleri hususunda izin vermek, düşmanlarına karşı onlara yardım etmek suretiyle Allah'ın müminler vasıtasıyla müşrikleri defetmesi olmasaydı, o zaman şirk ehli din mensuplarına hükümran olur ve o din mensuplarının ibadet ettikleri o mahalleri harabeye çevirirdi. Ancak ne var ki Cenab-ı Hakk bunları, din mensuplarının ibadete ve ibadet mahallerini yapmaya zaman bulabilmeleri için din düşmanlarıyla savaşılmasını emretmek suretiyle def etmiştir. İşte bu itibarla her ne kadar Müslüman olmayanlara ait olsa dahi havra, kilise ve manastır ifadesine yer verilmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Lam-ı muvattienin dahil olduğu  وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle mahzuf kasem ve nûn-u sakile olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf kasem ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَيَنْصُرَنَّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nın sılası olan  يَنْصُرُهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

لَيَنْصُرَنَّ - يَنْصُرُهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نْصُرَ  fiilinin tekrarlanmasında müşakele sanatı vardır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Yemin olsun ki Allah dostlarına yahut dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. 

Nitekim Allah vaadini gerçekleştirerek Muhacirleri ve Ensar'ı Arap ulularına, İran kisralarına ve Rum kayserlerine musallat etti ve topraklarına ve yurtlarına varis kıldı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Ayetin bu cümlesi, tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)


اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

 

Ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Allah’ın  قَوِيٌّ  ve  عَز۪يزٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

قَوِيٌّ - عَز۪يزٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın müsnedün ileyhin bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Böyle birlikte ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, s. 189)

Bu ayette müsned olan  قَوِيٌّ  kelimesi sübût ifadesi için isim olarak gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayet ve bu ayette üç fiilin meçhul olarak geldiği görülür. Önceki ayetteki fiil  اُذِنَ ’dir. Mazlumlar için savaşmanın mübah olduğuna delalet eder. Makam teşrî‘ makamıdır. Allah’tan başka şeriat koyucu olmadığı için zikrine gerek görülmemiştir. Ancak bu ayetteki diğer iki fiil  يُقَاتَلُونَ  ve  اُخْرِجُوا  fiillerinin failleri, kâfirlerdir ve ağzı kirletmemek için hakir görülerek hazf edilmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cenab-ı Hak, müminlere vadettiği o yardıma gücünün yettiğini, bu hususta hiçbir engel tanımadığını beyan etmiştir ki, bu da O'nun  عَز۪يزٌ /Azîz ifadesinden anlaşılmaktadır: Çünkü  عَز۪يزٌ /Azîz, küçük düşürülemeyen zulme uğratılamayan ve yapmak istediği şeyden alıkonulamayan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)