يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ وَمَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَداًۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 4 | لَا |
|
|
| 5 | تَتَّبِعُوا | izlemeyin |
|
| 6 | خُطُوَاتِ | adımlarını |
|
| 7 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 8 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 9 | يَتَّبِعْ | izlerse |
|
| 10 | خُطُوَاتِ | adımlarını |
|
| 11 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 12 | فَإِنَّهُ | muhakkak o |
|
| 13 | يَأْمُرُ | (ona) emreder |
|
| 14 | بِالْفَحْشَاءِ | edepsizliği |
|
| 15 | وَالْمُنْكَرِ | ve kötülüğü |
|
| 16 | وَلَوْلَا | ve eğer olmasaydı |
|
| 17 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 18 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 19 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 20 | وَرَحْمَتُهُ | ve rahmeti |
|
| 21 | مَا |
|
|
| 22 | زَكَىٰ | temizlemezdi |
|
| 23 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 24 | مِنْ | hiç |
|
| 25 | أَحَدٍ | birinizi |
|
| 26 | أَبَدًا | asla |
|
| 27 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 28 | اللَّهَ | Allah |
|
| 29 | يُزَكِّي | arındırır |
|
| 30 | مَنْ | kimseyi |
|
| 31 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 32 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 33 | سَمِيعٌ | işitendir |
|
| 34 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ münadadan bedel veya atf-ı beyan olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ ’dır.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّبِعُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خُطُوَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salimkelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. ٱلشَّیۡطَـٰنِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّبِعُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi امن ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَمَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَّبِـعْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. خُطُوَ ٰتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. ٱلشَّیۡطَـٰنِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; فقد غوى (Muhakkak ki sapkınlığa düştü.) şeklindedir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ه muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَأْمُرُ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْفَحْشَٓاءِ car mecruru يَأْمُرُ fiiline mütealliktir. الْمُنْكَرِ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُنْكَرِ ; sülâsi mücerredi نكر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَداًۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.
İsim cümlesidir. فَضْلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru فَضْلُ ’a mütealliktir. رَحْمَتُهُ atıf harfi وَ ’la فَضْلُ اللّٰهِ ’a matuf olup, damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı مَا زَكٰى ‘dır.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. زَكٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مِنْكُمْ car mecruru اَحَدٍ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. اَبَداً zaman zarfı زَكٰى fiiline mütealliktir.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: “olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi” şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوْلَا kelimesi bir şeyin mevcudiyetinden dolayı, imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde ل bulunan fiil olarak gelir. Saffat Suresi, 143-144. ayetleri buna örnektir. Şayet fiil menfi mana taşıyorsa cevabı ل ’sız gelir. Nur Suresi, 21. ayet buna misaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُزَكّ۪ي cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُزَكّ۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
يُزَكّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. للّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. سَم۪يعٌ haber olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu sureklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim ve haberin medih üzere olduğunu bildirmek içindir.
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
يَٓا nida harfi uzağa seslenmek için kullanılır. Allah Teâlâ kullarına şah damarından da yakın olduğu halde iman edenlere “ya” nida harfiyle hitap etmiştir. Maksat, muhatabın dikkatini çekerek gelecek olan emir veya nehye odaklanmasını sağlamaktır. Yakın birine bu nida harfiyle seslenmek söylenen şeyi ciddi şekilde tekid eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinde verildiğinden hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplariyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Nidanın cevabı olan لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ [Şeytanın izlerini takip etmeyin] cümlesinde latif bir istiare vardır. Burada, şeytanın yoluna girmek ve onun konvoyu ile gitmek istiare yoluyla adım adım başkasının peşinden giden kimseye benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
خُطُوَاتِ [Adımlar] kelimesi, طُ 'nin dammesi ve sükunu ile خُطْوَاتِ şeklinde de okunur. خُطْوَاتِ , ilk harfinin üstün okunmasıyla خطوة kelimesinin çoğulu olup “Adam yürüdü, adım attı.” demektir. Binaenaleyh bunun müfredini söylemek istediğinde, ilk harfi meftun olarak خطوة (adım); cemisini söylemek istediğinde, ya ilk harfi meftun olarak خَطَوَاتِ ya da ilk harfi mazmûm olarak, خُطُوَاتِ dersin ki bununla hal, harekat ve gidişat kastedilmiştir. Buna göre mana, “Şeytanın izlerine tabi olmayın, onun bastığı yerlere basmayın ve bu iftiraya, bunu dile dolamaya ve fuhşun (kötü söz ve fiillerin) müminler arasında yayılmasına önem verip gayret etmek hususunda, onun peşinden gitmeyin.” şeklindedir. Allah Teâlâ bunu her ne kadar müminlere tahsis etmiş ise de bu bütün mükellefler için bir yasaktır. Çünkü Cenab-ı Hakk, “Kim şeytanın adımlarına uyarsa şüphesiz ki o, kötülüğü ve gayri meşruyu emreder.” buyurmuştur. Bütün mükelleflerin bundan menedildikleri ise malumdur. Biz, Cenab-ı Hakk'ın bu hususu müminlere tahsis ettiğini söyledik. Çünkü Allah Teâlâ, müminleri, eğer şeytana uyarlarsa “kim şeytanın adımlarına uyarsa” ifadesiyle tehdit etmiştir. Bu ifadenin zahiri ise müminlerin şeytana tabi olmayacaklarını göstermektedir. Eğer bununla kâfirler kasdedilmiş olsaydı, o zaman şüphesiz onlar şeytana zaten uymuşlardı. Binaenaleyh Allah iftira eden o kimselere, gerekli tehdidi yapınca durumları tıpkı onların ki gibi olmasın diye ve günahtan alabildiğine sakınsınlar diye, özellikle müminleri zikrederek onları terbiye etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ
وَ , atıf harfidir. Nidanın cevabına atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî sıygadan müspet sıygaya, nehiy üslubundan şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi مَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنَّ ’nin haberi olan يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَا تَتَّبِعُوا - يَتَّبِـعْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خُطُوَاتِ - الشَّيْطَانِ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِالْفَحْشَٓاء - الْمُنْكَرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı,M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadir Suresi, 1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لْفَحْشَٓاء , aşırı çirkin ve kötü olan şey demektir. الْمُنْكَرِۜ ise insan tabiatının hoşlanmadığı, nefret ettiği ve beğenmediği şeydir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَداًۙ
Cümle وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَوْلَا , gayr-i cazim şart edatıdır. Şart üslubunda gelmiş terkipte şart cümlesi لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan فَضْلُ اللّٰهِ ’nin, takdiri موجود (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.
عَلَيْكُمْ car-mecruru, فَضْلُ kelimesinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
رَحْمَتُهُ müsnedün ileyh olan فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.
فَضْلُ ve رَحْمَتُهُ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ ve وَرَحْمَتُهُ izafetlerinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına, رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâya ait olan zamire muzâf olması, tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَضْلُ - رَحْمَتُهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ cümlesi 10, 14 ve 20. ayetlerde de tekrarlanmıştır. Bu ayetler arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَداًۙ , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. زَكٰى fiiline müteallik مِنْكُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
Fail olan مِنْ اَحَدٍ ’deki مِنْ harfi, tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik kıllet ifade eder. مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
اَحَدٍ zaman zarfı, زَكٰى fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette de görüldüğü üzere, gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurmuştur.
لَوْلَا harfi, bir şeyin mevcudiyetinden dolayı imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı önünde ل harfi bulunan fiil olarak gelir. Şayet menfi mana taşıyorsa cevabı ل ’sız gelir. (Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 481)
لَوْلَا , gayrı cazim şart edatıdır. Şart ilişkisi kurar. Şart bulunduğundan dolayı cevabın bulunmadığını ifade eder.Türkçe’ye olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bu kelam, onlara acil azap vermemek suretiyle gösterilen minnetin tekrarı mahiyetinde olup onların cürümlerinin son derece büyük olduğuna dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
زَكٰى [temize çıktı] fiili şedde ile زكّى (temize çıkardı) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda zamir Allah’a raci olur. Allah günahlardan arındıran tövbe ile size lütufta bulunmasaydı, iftira günahının kirinden ebediyen hiçbiriniz temizlenemezdiniz. Fakat Allah, samimi bir tövbe ile dönüş yapanların tövbelerini kabul etmek suretiyle onları temize çıkartır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
زَكٰى , Allah'a itaat hususunda “rıza” mertebesine ulaşmış kimsedir. Arapçada زكى الزرع (ekin gelişti, olgunlaştı) denilmesi de bu manadadır. Binaenaleyh mümin, dini hususlarda Allah'ın razı olacağı salah noktasına vardığında zeki adını alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
İstidrak harfi لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsned olan يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُزَكّ۪ي fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
زَكٰى - يُزَكّ۪ي kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki عَل۪يمٌ ve سَم۪يعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Bu ayrımlar ayetin bağlamı ile alakalıdır. Yoksa elbette hepsinde kemâlat anlamı ve tazim vardır.
Allah iyi işitici ve iyi bilendir (yani gereğini yapar). Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Vaîd ve vaadin beyanı için gelmiş tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kur'ân’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme - Görme - İdrak etme.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime kalp azası olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)