وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعَدَ | va’detmiştir |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 4 | امَنُوا | inanan(lara) |
|
| 5 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 6 | وَعَمِلُوا | ve yapanlara |
|
| 7 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 8 | لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ | onları hükümran kılacaktır |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 11 | كَمَا | gibi |
|
| 12 | اسْتَخْلَفَ | hükümran kıldığı |
|
| 13 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | قَبْلِهِمْ | onlardan önceki |
|
| 16 | وَلَيُمَكِّنَنَّ | ve sağlamlaştıracaktır |
|
| 17 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 18 | دِينَهُمُ | dinlerini |
|
| 19 | الَّذِي |
|
|
| 20 | ارْتَضَىٰ | razı olduğu |
|
| 21 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 22 | وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ | ve onları erdirecektir |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | بَعْدِ | ardından |
|
| 25 | خَوْفِهِمْ | korkularının |
|
| 26 | أَمْنًا | (tam) bir güvene |
|
| 27 | يَعْبُدُونَنِي | bana kulluk edecekler |
|
| 28 | لَا |
|
|
| 29 | يُشْرِكُونَ | ortak koşmayacaklar |
|
| 30 | بِي | bana |
|
| 31 | شَيْئًا | hiçbir şeyi |
|
| 32 | وَمَنْ | ama kim(ler) |
|
| 33 | كَفَرَ | inkar ederse |
|
| 34 | بَعْدَ | sonra |
|
| 35 | ذَٰلِكَ | bundan |
|
| 36 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 37 | هُمُ | onlar |
|
| 38 | الْفَاسِقُونَ | yoldan çıkanlardır |
|
Hicretten sonra bu âyetin geldiği günlerde müslümanlar geleceklerinden emin değillerdi, devamlı düşman korkusu içinde huzursuz bir hayat sürüyorlardı. Tefsir kitaplarında, bu âyetin yorumlandığı yerde, mevsuk bulunarak Ebü’l-Âliye’den nakledilen şu değerlendirme, söz konusu ruh halini tam olarak yansıtmaktadır: Hz. Peygamber ve ashabı Mekke’de, savaş için ilâhi izin çıkmadan, on yılı aşkın bir süre korku içinde ve gizli olarak halkı, Allah’ın birliğine, imana ve yalnızca O’na kul olmaya davet ettiler. Sonra Medine’ye hicret izni gelince oraya göç ettiler, arkasından savaş emri geldi, orada korku çekerek, gece gündüz silâhlı dolaşarak sabırla beklediler. Bu günlerin sonlarına doğru bir sahâbî Hz. Peygamber’e sordu: “Ey Allah’ın resulü! Devamlı korku ve tehlike içinde mi yaşayacağız, silâhı bırakıp güvenlik ve huzur içinde yaşayacağımız bir gün gelmeyecek mi?” Allah resulü şu cevabı verdi: “İçinizden bir kimsenin, silâh taşımadan, elbisesine bürünerek kalabalıklar arasında rahatça oturacağı günlere kavuşmak için çok değil, biraz daha sabredeceksiniz.” Bu sözün üzerinden çok zaman geçmeden tefsir ettiğimiz âyet vahyedildi. Allah Teâlâ resulünü Arap yarımadasına hâkim kıldı, silâhı bıraktılar. Daha sonra içine düştükleri iç savaş günlerine kadar Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın hilâfetlerinde aynı huzur ve güven içinde yaşadılar. Sonra tekrar korkulu günlere girdiler, korunaklar ve korumalar edindiler. Hâsılı onlar durumlarını değiştirdiler, bu yüzden içinde bulundukları huzur da değişip yok oldu (İbn Kesîr, VI, 85-86).
Allah Teâlâ’nın, daha öncekilere verdiği gibi bu ümmete de vereceğini vaad ettiği şey hilâfet olup, bunu verme fiilini ifade eden şekillerden biri de hilâfetle aynı kökten türetilmiş bulunan istihlâf kelimesidir. Hilâfetin ve insanın halife olmasının çeşitli mânaları daha önce açıklanmıştı (Bakara 2/30). Burada verilmesi vaad edilen hilâfetin, üstün meziyet ve kabiliyetleri sebebiyle insanoğluna verilmiş bulunan ilâhî hilâfet değil, mülkiyet ve egemenlik (yeryüzünde daha önce hâkim olup yaşamış topluluklara halife olmak, onların yerini almak) mânasında kullanıldığını gösteren deliller, “daha öncekilere verildiği gibi” kaydı ile Hz. Peygamber ve ashabının bilinen mânevî dereceleridir. Söz konusu ifade Kur’an’da elliden fazla yerde zikredilmiş, fakat hiçbirinde peygamberler ve Allah’ın rızâsına nâil olmuş takvâ sahibi kullar (evliya) kastedilmemiştir, peygamberler kastedildiği zaman “senden önceki peygamberler” (En‘âm 6/34, 124) şeklinde açıklama yapılmıştır, fiilen veya potansiyel olarak kâmil insanlar kastedildiği zaman da “öncekilere verildiği gibi” kaydı konmamıştır. Hz. Peygamber ve onun eğitiminde yetişerek olgunlaşmış sahâbe, ilâhî hilâfete lâyık ve mazhar olmuşlardır. Onlar bu mânada Allah’ın halifeleridir; âyetin geldiği günlerde onlarda bulunmayan hilâfet, belli bir toprak parçası üzerindeki egemenliktir. Burada egemenlik ve mülkiyet konusu olan yeryüzü de dünyanın tamamı değil, her bir ümmet, kavim ve grubun hâkim olduğu bölgedir, yeryüzü parçasıdır. Belli bir toprak parçasını göz önüne alarak âyeti yorumlamak gerekirse şöyle denilebilir: Oraya sizden önce de birçok kavim ve nesil egemen oldular, biri gitti yerine diğeri geldi, sonra gelen öncekinin halefi (ardılı) oldu. Şimdi de siz buna lâyık olduğunuz için veya imtihan vesilesi olarak aynı topraklara mâlik ve hâkim olacaksınız.
Âyette, yeryüzünde bir parçaya egemen olabilmek için iman ve ibadet mânasında sâlih amel şartının bulunduğu da açık değildir. Tarihî vâkıa göstermektedir ki, hak dine inanmayan topluluklar da, bir yere hâkim olmak için gerekli bulunan maddî şartlara uyduklarında –ki bu da âyette geçen düzgün amel kapsamına girmektedir– oraya hâkim olmuşlardır (örnekler için bk. A‘râf 7 /69, 74; En‘âm 6 /165; Fâtır 35 /39). İman ve sâlih amel âyette, sebep ve şart olmaktan ziyade, vâkıa ve amaç olarak öngörülmektedir. Bu âyet geldiğinde ona doğrudan muhatap olan müminler böyledir; din ve dünya işleri düzgündür, ilâhî kanunlara göre istedikleri sonucun sebeplerini ve şartlarını yerine getirmektedirler. Ayrıca müminlere bu nimetin bahşedilmesinin sonucu imanın ve sâlih amelin korunup yayılması olmalıdır, egemenlik bu amaç için kullanılmalıdır (Hac 22/41).
Bu ilâhî vaad çok geçmeden gerçekleşmiş, Hudeybiye Antlaşması’ndan itibaren müslümanları tehdit eden düşman ve savaş tehlikesi gittikçe azalmış, Mekke fethini yeni fetihler izlemiş, İslâm toplumu korkan değil, kötülerin kendisinden çekindiği bir güç haline gelmiş, İslâm gittikçe yayılıp kökleşmiş, bir büyük medeniyete ve evrensel değerlere kaynak olmuş, yeryüzünde müslümanların egemen olduğu topraklar günümüze kadar hep var olagelmiştir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 92-94Mekene مكن: Mekan مَكانٌ sözcüğü dil bilimcilere göre bir şeyi içine alan yerdir. Kelamcılara göre ise mekan arazdır.
Mekan مَكانٌ içine alan ve içinde olan olmak üzere iki cismin bir arada bulunmasıdır. Bu da içine alan cismin yüzeyinin, içinde olanı kuşatmış olmasıdır. Onlara göre bu iki cisim arasındaki münasebet/uyum halidir.
مَكَّنَ fiili bir yer tahsis etmek ve yerleştirmek demekken, تَمَكَّنَ fiili ise yerleşmek anlamına gelir. Kuran-ı Kerim'de de geçen مَكِينٌ kelimesi değerli, yeri sağlam ve itibarlı demektir. Son olarak bu kökten türeyen مَكْنُونٌ sözcüğü kertenkele yumurtasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri imkan, mümkün ve temkindir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ
Fiil cümlesidir. وَعَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. عَمِلُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
وَعَدَ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi hazf edilmiştir. Takdiri, الجنّة (cennet) şeklindedir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَسْتَخْلِفَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فِي الْاَرْضِ car mecruru يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ fiiline mütealliktir. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir.
اسْتَخْلَفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اسْتَخْلَفَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, خلف ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ
لَيُمَكِّنَنَّ atıf harfi وَ ’la لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ fiiline matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Fiil cümlesidir. يُمَكِّنَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. لَهُمْ car mecruru يُمَكِّنَنَّ fiiline mütealliktir. د۪ينَهُمُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذِي müfred müzekker has ism-i mevsûl, د۪ينَهُمُ ’un sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası ارْتَضٰى ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
ارْتَضٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. لَهُمْ car mecruru ارْتَضٰى fiiline mütealliktir. لَيُبَدِّلَنَّهُمْ atıf harfi و ’la لَيُمَكِّنَنَّ ’ye matuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يُبَدِّلَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنْ بَعْدِ car mecruru يُبَدِّلَنَّ fiiline mütealliktir. خَوْفِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَمْناً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. يَعْبُدُونَن۪ي cümlesi, يُبَدِّلَنَّهُمْ ’ deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.
يَعْبُدُونَن۪ي fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يُشْرِكُونَ cümlesi, يَعْبُدُونَن۪ي ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ب۪ي car mecruru يُشْرِكُونَ fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشْرِكُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
يَسْتَخْلِفَنَّ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi خلف ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
ارْتَضٰى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi رضو ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُمَكِّنَنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi مكن ’dir.
يُبَدِّلَنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَعْدَ mekân zarfı كَفَرَ fiiline mütealliktir. ذا işaret ismi olup sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْفَاسِقُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَاسِقُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Veya هُمُ الْفَاسِقُونَ cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamir-i Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haber nekre gelir: Ancak haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -îrabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamir-i fasl (ayırma zamiri)” denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat-mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاسِقُونَ ; sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet uyandırmak ve emre uyulmasını sağlamak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اٰمَنُوا مِنْكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenleri tazim ve sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.
مِنْكُمْ car-mecruru, اٰمَنُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.
اٰمَنُوا - وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ibareleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Allah Teâlâ Peygamberimize (s.a.v) ve beraberindekilere hitap ederek onlara vaadde bulunmuştur.
Bu kelam, “Eğer ona itaat ederseniz, hidayete erersiniz.” cümlesinde ifade edilen lütufkâr vaadi açıklamakta, onda mücmel olarak ifade edilen ve hidayetin sonuçları olan çeşitli dinî ve dünyevî mükâfatları sarahatle ve tafsilatıyla bildirmekte ve hidayetin mihveri olan itaatten neyin murad olduğunu da zımnen ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الصَّالِحَاتِ ’daki elif-lam örfî istiğrak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada iman edenlerden murad, hangi taifeden ve hangi vakitte olursa olsun, mutlak olarak küfürden sonra îman eden kimselerdir; yoksa yalnız münafıklar taifesinden iman edenler değil ve bu ayet-i kerimenin nazil olmasından sonra iman edenler de değildir. Zira bu lütufkâr ilâhi vaat, hepsini kapsayan genelliktedir. Şu halde “sizden” hitabı, yalnız münafıklar için değil, fakat bütün kâfirler içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Nûn-u sakile ve mahzuf kasem ile tekid edilmiş cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf kasem ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayri talebî inşâî isnaddır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid ifade eden şeddeli نَّ , muzari fiilin sonuna bitişir. Tekid nunları bitiştikleri fiillere istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. Bu ayette mahzuf kaseme işaret eden lam gelmiştir.
لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ fiiline müteallik فِي الْاَرْضِ car-mecrurunda istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Masdar harfi مَا, teşbih harfi كَ ile birlikte, amili يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Masdar tevilindeki sılası olan اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vechu şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
اسْتَخْلَفَ fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Onlardan öncekileri halife yaptığı gibi cümlesinde de kastedilenler İsrailoğullarıdır. Zira Yüce Allah Mısır'daki zorbaları helak etmiş ve onların topraklarını ve ülkelerini İsrailoğullarına miras vermişti. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayette zikredilen itaatin tefsiri, işaret edildiği gibi ancak iman ve salih amelin her ikisiyle tamamlanmakta ve lütufkâr vaatteki mükâfat, ancak her ikisine terettüp etmektedir.
Yani Allah, iman edip de salih ameller yapanları, memleketlerinde istedikleri gibi tasarruf eden hükümdarlar gibi yeryüzünde diledikleri gibi tasarruf yapan halifeler, yahut iman etmeyen ve salih ameller yapmayan insanlara halef kılacağını vaat etmiştir. Nitekim Allah, Mısır'da firavun ve kavminin helakından sonra ve Şam bölgesinde de Cebabîre kavimlerinin helakından sonra İsrailoğullarını, onların yerine halife kılmıştır. Yahut kendilerinden öncekilerden murad, hem İsrailoğullarıdır hem de daha önceki diğer mümin ümmetlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ cümlesi, kasemin cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَيُمَكِّنَنَّ fiiline müteallik لَهُمْ car-mecruru, ihtimam için mef'ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan د۪ينَهُمُ için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذِي ’nin sıla cümlesi olan ارْتَضٰى لَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Aynı üslupta gelerek kasemin cevabına atfedilen وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَيُبَدِّلَنَّهُمْ fiiline müteallik مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَمْناً ’deki nekrelik, teşrif ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْبُدُونَن۪ي cümlesi, يُبَدِّلَنَّهُمْ ’deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاً cümlesi ise يَعْبُدُونَن۪ي ’deki failin halidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يُشْرِكُونَ fiiline müteallik ب۪ي car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik umum ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.
Ayetteki kasem, kasem lamlarının tekrarı, fiillerdeki tekid nunları, Allah Teâlâ’nın vaadinin mutlaka yerine geleceğinin göstergeleridir.
خَوْفِ - اَمْناً kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ - الَّذِي ile يَسْتَخْلِفَنَّهُمْ - اسْتَخْلَفَ ve اٰمَنُوا - اَمْناً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ارْتَضٰى - الْاَرْضِ kelimelerinde cinas-ı nakıs vardır.
لَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ Allah'ın, onlar için seçip beğendiği dini onların iyiliğine yerleştirmesi, vadedilen nimetlerin en büyüğü olduğu halde önce zikredilmemiş, çünkü nefisler acil hazlara daha çok meyyaldir. Bundan dolayı acil hazların başta zikredilmesi, meyletmek için daha etkilidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette د۪ينَهُمُ dinin, onlara izafe edilmesi ve sonra da ارْتَضٰى لَهُمْ seçilip beğenilmesiyle vasıflandırılması, onların kalplerini alıştırmak, onu ziyadesiyle teşvik etmek ve onda sebat etmenin faziletini belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ buyurarak korku döneminden sonra güven sağlayacağını da vadetti. Nitekim Peygamberimizin ashabı, Hicretten önce on seneden fazla bir zaman korku içinde yaşadılar; sonra Medine'ye hicret ettiler. Bu dönemde Müslümanlar, sabah akşam silah taşıyorlardı. Hatta bir gün onlardan bir zat dedi ki: “Bizim güven içinde olacağımız bir gün gelmeyecek mi?” Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: “Pek kısa bir zaman sonra sizden binleri, üzerinde hiçbir demir silah bulunmadan büyük kalabalıklar içinde güven içinde yayılacaktır.” İşte o zaman Allah bu ayeti indirdi ve vaadini gerçekleştirip Müslümanları Arap yarımadasına hakim kıldı, onlara doğu ve batı ülkelerinin fethini müyesser kıldı ve Müslümanlar, her milletin çekindiği galip ve muzaffer bir toplum haline geldi.
Bu ayet, açıkça Peygamberimizin peygamberliğinin hak olduğuna delalet etmektedir. Çünkü gaibi vaki olmasından önce olduğu gibi haber vermiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetteki “Onlara, kendileri için beğendiği din-i İslam'ı, mutlaka payidar kılacak.” ifadesi, “Allah onlar için seçip beğendiği dini, onlar için sabit (devamlı) kılacaktır. O din de İslam'dır.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Zeccâc, bu ifadenin, “Allah, sizden, iman edip salih amel işleyenlere, ibadet etmeleri ve Allah'a ihlaslı olmaları halinde, şöyle şöyle yapacağını vadetmiştir.” manasında olmak üzere hal mevkiinde olabileceği gibi onları medih (övme) sadedinde gelmiş, bir müste'nef cümle de olabileceğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاً sözü, anılan vaadin, tevhid itikadı üzerinde sebat etmek ve ibadette Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak şart ve kaydına bağlı olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan مَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ , şarttır. مَنْ şart ismi, mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ cümlesi mübtedanın haberidir. Haberin mazi sıygada fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, sebat, istikrar ve temekkün ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Muzâfun ileyh konumundaki ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde haberin, cins ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) الْ takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Fasıl zamiri هُمُ , kasrı tekit ifade eder.
Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksur, الْفَاسِقُونَ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Onlar, başarmış olmaya hasredilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. Fasık olanlar, gözler önüne serilerek anlamı kuvvetlendirmiştir.
İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.
Haber olan الْفَاسِقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اٰمَنُوا - كَفَرَ ve بَعْدَ - قَبْلِهِمْۖ ve اٰمَنُوا - يُشْرِكُونَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الْفَاسِقُونَ - كَفَرَ - يُشْرِكُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هم zamiri, mübteda ve haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)