Ankebût Sûresi 10. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ  ١٠

İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ ve
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ kimisi
4 يَقُولُ der ق و ل
5 امَنَّا inandık ا م ن
6 بِاللَّهِ Allah’a
7 فَإِذَا fakat
8 أُوذِيَ eziyet edilince ا ذ ي
9 فِي uğrunda
10 اللَّهِ Allah
11 جَعَلَ sayar ج ع ل
12 فِتْنَةَ işkencesini ف ت ن
13 النَّاسِ insanların ن و س
14 كَعَذَابِ azabı gibi ع ذ ب
15 اللَّهِ Allah’ın
16 وَلَئِنْ ama
17 جَاءَ gelse ج ي ا
18 نَصْرٌ bir yardım ن ص ر
19 مِنْ -den
20 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
21 لَيَقُولُنَّ andolsun derler ki ق و ل
22 إِنَّا elbette biz de
23 كُنَّا ك و ن
24 مَعَكُمْ sizinle beraberdik
25 أَوَلَيْسَ değil midir? ل ي س
26 اللَّهُ Allah
27 بِأَعْلَمَ daha iyi bilen ع ل م
28 بِمَا bulunanı
29 فِي
30 صُدُورِ göğüslerinde ص د ر
31 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م
 

Bu iki âyette münafıkların tutumundan söz edilmektedir. Münafıkların Medine’de ortaya çıktıkları dikkate alınarak bu âyetlerin Medine döneminde indiğini kabul edenler vardır. Ancak özellikle Mekke döneminin sonlarına doğru putperestlerin müslümanlar üzerindeki baskılarının şiddetlenmesi sebebiyle, müslüman olmuş bazı kişilerin zaaf gösterdikleri, münafıkça davrandıkları da düşünülebilir. Burada asıl önemli nokta, insan gerçeğinin son derece ciddi bazı zaaflarına işaret edilmesidir.

Diğer bütün canlılardan farklı olarak insan, inançları ve değerleri uğruna gerektiğinde güçlüklere katlanmayı göze alan bir varlıktır. O, bedeni ve organları ne kadar kendi varlığının bir parçası ise aynı şekilde inancını, mânevî değerlerini, haklarını ve ödevlerini de kişiliğinin vazgeçilmez unsurları olarak gördüğü, gerektiğinde bunlar uğruna fiziksel zorluklara göğüs gerip kişiliğini koruduğu sürece yaratılmışların üstünü olma ayrıcalığına sahip olur. 10. âyet bu temel insanlık şuuruna ulaşamamaları, bu yüzden farklı durumlarda farklı kişilikler sergilemeleri sebebiyle –İslâmî literatürde münafıklar denilen– sözde inanmışları eleştirmekte; böylece müslümanların önüne yüksek bir insanlık ideali koymaktadır. Daha sonra Allah’ın, insanların kalplerindeki en gizli niyetleri bildiği gibi kimin özü sözü bir, kimin iki yüzlü, kimin sahtekâr olduğunu bildiği uyarısında bulunulmakta; böylece zımnen müminle münafık arasındaki önemli bir farka işaret edilmektedir ki, bu fark da yukarıda belirtilen kişilik yapısına, insanlık idealine ulaşma derecesinde ortaya çıkmaktadır.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 258-259
 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَقُولُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.  

Fiil cümlesidir. يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl cümlesi  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ ‘ dir.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نا  fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir. 

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir .

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اُو۫ذِيَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اُو۫ذِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي اللّٰهِ  car mecruru  اُو۫ذِيَ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في سبيل الله şeklindedir. Şartın cevabı  جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ ‘dır.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِتْنَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

كَعَذَابِ  car mecruru  جَعَلَ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫ذِيَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أذى ’dir.


 وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَٓاءَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. نَصْرٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّكَ  car mecruru نَصْرٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَقُولُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l-kavli  اِنَّا كُنَّا ‘dır.  يَقُولُنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنَّا ’nın dahil olduğu cümle  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مَعَكُمْ  mekân zarfı,  كُنَّا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Ayet-i kerîme’de geçen  لَئِنْ  lafzındaki  لَ  kasem içindir. Ayrıca  لَيَقُولُنَّ  lafzından, üç tane nun peş peşe geldiği için ref alameti olan  نّ , ictima-i sakineyn sebebiyle de cemilik zamiri olan و  hazf edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  istînâfiyyedir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir.  كَانَ  gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref haberini nasb eder. ,

اللّٰهُ  lafza-i celâl  لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir. اَعْلَمَ  lafzen mecrur,  لَيْسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. Gayri munsarif olduğundan cer almamıştır. مَا  müşterek ism-i mevsûl,  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ف۪ي صُدُورِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.  الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif sınıfına girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْلَمَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle  istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meani İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l kavli olan  اٰمَنَّا بِاللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Mükellefler üçe ayrılır: Hüsn-i itikadıyla kendisini ortaya koyan mümin. Küfrü ve inadıyla, açıktan hareket eden kâfir. Bu ikisi arasında dönüp dolaşan (münafık). Çünkü o, lisanıyla, iman ettiğini açıklıyor, kalbinde ise küfür saklıyordur.  Allah Teâlâ, "Allah iman edenleri de elbette bilir, münafıkları da elbette bilir" ifadesiyle, iki kısmı açıklayıp, "Yoksa kötülükler yapanlar..," (Ankebut, 4-9) ifadesiyle de o iki grubun durumunu ortaya koyunca, üçüncü kısmı da beyan etmek üzere: "İnsanlardan öylesi vardır ki: "Allah'a inandık" der" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte, اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. 

اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ  cümlesi, şarttır. Aynı zamanda, cevap cümlesine müteallık olan  اِذَا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۫ذِيَ  fiiline müteallİk olan car mecrur  فِي اللّٰهِ ’nin, takdiri  سبيل  olan muzafı mahzuftur.

اُو۫ذِيَ  fiili  meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Teşbih harfinin dahil olduğu  كَعَذَابِ اللّٰهِۜ  izafeti,  جَعَلَ  fiiline mütealliktir. Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebenin hazfi nedeniyle mücmeldir.

Veciz ifade kastına matuf  عَذَابِ اللّٰهِ  izafeti lafz-ı celâle muzaf olan  عَذَابِ ‘ye tazim ifade eder.

اُو۫ذِيَ - عَذَابِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اِذَا , müstakbel için kullanılır. Yani, gelecek zamanda gerçekleşecek bir cezanın, yine gelecek zamanda gerçekleşecek bir şarta bağlı olması durumunda bu edat kullanılır. Mütekellim şart fiilinin vukû bulacağına kesin olarak, ya da büyük bir ihtimalle inanıyorsa اِذَا harfini kullanır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)

عَذَابِ  kelimesinin lafzı celâle muzâf olması, azabın dehşetini, kötülüğünü vurgulamak içindir.

فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِ  [İnsanların eziyetini, Allah'ın azabı gibi sayar] cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. Burada vech-i şebeh hazf edil­miş, dolayısıyle mücmel olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk'ın,  فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ  [Allah uğrunda eziyete (duçar) olduğu zaman…] ifadesi, "... Yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda işkenceye uğradılar" (Âl-i İmran, 195) ayetinin ifade ettiği anlamdadır. Ancak ne var ki Âl'i İmran 195 ayetiyle murad edilen, kâfirlerin eziyetlerine sabredenler olduğu halde, burada kastedilenler ise, buna sabredemeyenlerdir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, orada, "Benim yolumda işkenceye uğradılar buyurmuşken, burada, "Allah yolunda..." buyurmuştur. Buradaki nükte şudur: Allah, sabredip dayanan mü'minin ne kadar şerefli olduğunu; öte yandan da, inançsız münafığın ne kadar adî ve bayağı olduğunu beyan etmek istemiştir... Bunun için de, "Mümine, onu terk etmesi için Allah yolu uğrunda işkence edildi de, buna rağmen o, onu terketmedi; inançsız münafığa da işkence edildi ve hemen o, kendisini kurtarmak için Allah'ı terk etti' buyuruldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ 

 

Kasemle tekit edilen şart üslubundaki terkip, makablindeki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie, إنْ  şart harfidir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Şart cümlesi olan  جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

مِنْ رَبِّكَ  car mecruru,  نَصْرٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

نَصْرٌ ‘deki nekrelik, kıllet ve tazim ifade eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzafun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Lafza-ı celâlden sonra zamir makamında, Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.  Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

جَٓاءَ نَصْرٌ  ibaresinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelmek fiili, نَصْرٌ ‘a izafe  edilerek, zafer, yardım, bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

نَصْرٌ - عَذَابِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Şart cümlesinin cevabı, kasemin cevabının delaletiyle hazf edilmiştir. Şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf cevapla birlikte cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Cümleye dahil olan lam, kasemin hazfına işarettir. Cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkâri kelamdır. Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.

Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

يَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ‘nin haberi konumundaki  كُنَّا مَعَكُمْ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede icazı hazif sanatı vardır.  مَعَكُمْ  car mecruru,  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

Kasemin cevabı, olumlu muzari ile başlıyorsa fiilin başında lam harfi, fiilin sonunda ise şeddeli veya sakin tekid nûnunun getirilmesi zorunlu hale gelir. 

Kasemin cevabı olumlu isim cümlesinden oluşuyorsa bu durumda  اِنَّ  ve  ل  َbirlikte ya da ikisinden biri cümlede kullanılır. 

Kasem cümlesinin hazf edilip cevap cümlesinin zikredildiği  durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form da Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Cenab-ı Hak, daha önceki ifadelerinde lafzâ-i celâl geçtiği halde burada "Allah" demeyip "Rabb'inden" buyurmuştur. Çünkü Rabb kelimesi, hususi delaleti, şefkat ve merhamet olan bir isimdir. Lafzâ-i Celâl'in delaleti ise, heybet ve azamettir. Nasr ve muzafferiyet söz konusu olduğunda, rahmet ve merhamete delalet eden lafız; azap söz konusu olduğunda ise, azamete delalet eden lafız zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ

 

وَ , itiraziyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî kelamdır. Hemze inkârî istifham harfidir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımamaktadır. Tevbih ve taaccüp kastı taşıyan istifham, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

لَيْسَ ’nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir. Lafza-i celalin ayette üç kez tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette de ism-i celâl üç kez geçmiştir. Çünkü makam; müminleri, Allah’ın azabı ile insanların fitnesini bir tutanlardan olmamaları için uyarma makamıdır. İsm-i celâl, müminleri terbiye etmek, yardım etmek, ayaklarını din üzere sabit kılmak ve sabretmelerini sağlamak için tekrar edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid ifade eden zaid  بِ  harfinin dahil olduğu  بِاَعْلَمَ  , nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin haberidir. İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اَعْلَمَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle birlikte  اَعْلَمَ ‘ye mütealliktir. Mevsûlü her zaman takip eden sılası mahzuftur. ف۪ي صُدُورِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ  tabirinde istiare vardır.  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

يَقُولُ - لَيَقُولُنَّ  ve  الْعَالَم۪ينَ - اَعْلَمَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. 

Kur'an-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Cenab-ı Hak, onların böylece insanları şaşırtmak, aldatmak istediklerini ama bunun onlar için iyi olmayacağını, çünkü böyle aldatmanın ancak, kişinin sözünün, kalbindekine uymadığı zaman söz konusu olduğunu, dinleyenin işi onun sözüne göre ele alacağını, kalbindeki niyetin ne olduğunu bilemeyeceğini ve bu sebeple de o işin, dinleyen açısından karışacağını, bir aldatmaca olacağını, Zât-ı ilahiyesinin ise, sînelerde (kalplerde) olan şeyleri hakkıyla bildiğini, zira insanın kalbindeki, o insandan daha iyi bildiğini ve bu işin Kendisi nazarında karışık olmadığını, aldatmaca olamayacağını beyan buyurmuştur. Bu, kalplerde olanın esasen nazar-ı itibara alındığına bir işarettir. Binaenaleyh iman etmiş görünüp, içinde küfrünü gizleyen münafık, kâfirdir; zahiren kâfirmiş gibi görünüp, imanını kalbinde saklamak mecburiyetinde bırakılan mümin ise, gerçek mümindir. Çünkü Allah, bütün insanların kalplerinde olanı en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.