زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | زُيِّنَ | süslü (cazip) gösterildi |
|
| 2 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 3 | حُبُّ | aşırı düşkünlük |
|
| 4 | الشَّهَوَاتِ | zevklere |
|
| 5 | مِنَ |
|
|
| 6 | النِّسَاءِ | kadınlardan |
|
| 7 | وَالْبَنِينَ | ve oğullardan |
|
| 8 | وَالْقَنَاطِيرِ | ve kantarlarca |
|
| 9 | الْمُقَنْطَرَةِ | yığılmış |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | الذَّهَبِ | altından |
|
| 12 | وَالْفِضَّةِ | ve gümüşten |
|
| 13 | وَالْخَيْلِ | ve atlardan |
|
| 14 | الْمُسَوَّمَةِ | salma |
|
| 15 | وَالْأَنْعَامِ | davarlardan |
|
| 16 | وَالْحَرْثِ | ve ekinlerden (gelen) |
|
| 17 | ذَٰلِكَ | bunlar (sadece) |
|
| 18 | مَتَاعُ | geçimidir |
|
| 19 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 20 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 21 | وَاللَّهُ | Allah’ın |
|
| 22 | عِنْدَهُ | yanındadır |
|
| 23 | حُسْنُ | güzel |
|
| 24 | الْمَابِ | varılacak yer |
|
Kur’ân’da sıkça değinilmeyen bir konuya değinir, insan istek ve arzuları. Kronolojik olarak insanın kendi istekleri için takıntıları; kadın, çocuk, zenginlik, iyi atlar ve güvenli, sağlam yatırımlar ve insanın bunlar uğrunda kendini nasıl yorduğu. Bütün bunlar dengede yapılırsa haram olan şeyler değildir. İçi doğru doldurulduğunda cennete, aksi durumda cehenneme götürebilecek arzulardır. Yerleri ve gökleri bir dengede yaratan Allah hemen peşinden bizim de özel hayatımızda dengede olmamızı ister Rahman suresinde. O zamanın gümüş ve altın yığınlarının yerini bugün bankalardaki tl, euro, dolar hesapları, seçkin sınıf atlarının yerini son model araçlar, sağmal hayvanların yerini bilgisayarlarımız, işyerimiz, ofislerimiz aldı. O zamanın hasatının yerini bugün çekler, nakit ödemeler aldı. İşyerindeyken çalışıyor, çıktıktan sonra iş konuşmaya devam ediyor, sanki sadece bu dünya için yaratılmış gibi yaşıyoruz ve halimizden hiçbir zaman memnun olmuyor, hep daha iyisini daha fazlasını istiyoruz.
Ayetteki züyyine-hub ve şehvet kelimelerinin bir arada gelmesi sıralama açısından önemlidir. İlk önce süslü görüyorsunuz, çok etkileniyor ve seviyorsunuz ve o sizde artık ondan başka birşey düşünemediğiniz şiddetli bir arzuya, bir tutkuya dönüşüyor. Bir şeye duyduğunuz sevgi gözünüzü kör eder ve ondaki negatiflikleri göremezsiniz.
“Evb” dönüş kelimesi de dikkate değerdir. İlk defa gitmiyoruz, dönüyoruz. Asıl ait olduğumuz yere. Araplar bal arısına da “evb” derler. Bütün gün çiçekten çiçeğe dolaşıp akşam ait olduğu yere, kovanına döndüğü için. Biz de dünyada isteklerimizin arzularımızın peşinde koşuyoruz ama vakti geldiğinde arıların kovana döndüğü gibi geri döneceğiz.
Bunda kadınlar tarafından mülahaza olunan şehevat sevgisine de bir ima vardır. Zira "nâs" kelimesi bütün insanlara ve kadın ile erkeğe şamil olmak üzere genel anlamlı bir kelimedir. Fakat kınama açıkça erkeklere tevcih olunmuş, kadınlar sevmek değil, sevilmek mevkiinde gösterilmiştir. Bununla beraber âyet Allah katındaki mutlak gerçeği değil, bir bakış açısını, bir zihniyeti dile getirmiştir. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazir)
Evebe أوب :
أوْبٌ bir tür dönüştür. أوْبٌ Kelimesi irade sahibi canlılarda kullanılırken رُجُوعٌ ise hem iradesi olanlarda hem de olmayanlarda kullanılır. Rücudan bir diğer farkı da iyabın amaçlanan son noktaya dönüş olmasıdır مَآبٌ sözcüğü bu fiilin mastarı ve aynı zamanda ismi zaman ve ismi mekandır. أوَّابٌ ise tıpkı تَوَّابٌ gibi günahları terk ile taatleri yerine getirerek Allah'a dönen kimse demektir.(Müfredat - El furuq fil-luğa)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekli evvabindir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ
Fiil cümlesidir. زُيِّنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لِلنَّاسِ car mecruru زُيِّنَ fiiline mütealliktir. حُبُّ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الشَّهَوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مِنَ النِّسَٓاءِ car mecruru الشَّهَوَاتِ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. الْبَن۪ينَ atıf harfi وَ ’ la النِّسَٓاءِ ’ ye matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’ dir. الْقَنَاط۪يرِ atıf harfi وَ ’ la النِّسَٓاءِ ’ ye matuftur.
الْمُقَنْطَرَةِ kelimesi, الْقَنَاط۪يرِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الذَّهَبِ car mecruru الْقَنَاط۪يرِ veya الْمُقَنْطَرَةِ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. الْفِضَّةِ atıf harfi وَ ’ la الذَّهَبِ ’ ye matuftur. الْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِ kelimeleri atıf harfi وَ ’ la النِّسَٓاءِ ’ye matuftur. الْمُسَوَّمَةِ kelimesi, الْخَيْلِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُيِّنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زين ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُقَنْطَرَةِ fiili rübâi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan تفعلل babının ism-i mef’ûlüdür.
الْمُسَوَّمَةِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مَتَاعُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’ nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
للّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
عِنْدَ mekân zarfı olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حُسْنُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَاٰبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ [Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.] Böylece insanî istek ve arzuların sevildiğine işaret edilmektedir. Bu sebeple مَتَاعُ kelimesi müzekker ve müfred olarak zikredilmiştir. Nadr b. Şümmeyl şöyle demiştir: ذٰلِكَ zikredilen şeye işarettir, burada zikredilen şey dünya hayatının geçici menfaatidir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
زُيِّنَ fiili, meçhul bina edilerek naib-i fail olan حُبُّ الشَّهَوَاتِ ‘ ye dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِلنَّاسِ , durumun insanla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i fail olan حُبُّ الشَّهَوَاتِ ‘ ye takdim edilmiştir.
Az sözle çok anlam ifade etmiş olan حُبُّ الشَّهَوَاتِ izafetinde muzâf ve muzâfun ileyh olan kelimeler, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Aslında bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
حُبُّ الشَّهَوَاتِ [Nefsânî arzulara düşkünlük] ifadesi hoşlanılan şeylere istek duymak anlamındadır. Şehvet kelimesi mef‘ûl manasında masdardır. Bu sebeple cemi yapılmıştır. Bunun delili “istenilen şeyler” diye açıklanmasıdır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
مِنَ النِّسَٓاءِ car-mecruru ve ona matuf وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ car-mecrurları, الشَّهَوَاتِ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. Bu atıflarda cihet-i camiâ, temasüldür.
مِنَ الذَّهَبِ car-mecruru الْمُقَنْطَرَةِ kelimesinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.
وَالْقَنَاط۪يرِ için sıfat olan الْمُقَنْطَرَةِ ve الْخَيْلِ için sıfat olan الْمُسَوَّمَةِ kelimeleri, mevsûflarının sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مِنَ النِّسَٓاءِ ve مِنَ الذَّهَبِ ’ ye dahil olan مِنَ harfi beyaniyyedir. Aynı zamanda bu harflerde tecrîd sanatı vardır.
İnsanlar için süslü gösterilen şeylerin kadın, oğul, altın, gümüş, at, deve, ekin şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
النِّسَٓاءِ - الْبَن۪ينَ ve الْقَنَاط۪يرِ- الذَّهَبِ -الْفِضَّةِ ve الْخَيْلِ - الْاَنْعَامِ - الْحَرْثِۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْقَنَاط۪يرِ- الْمُقَنْطَرَةِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِلنَّاسِ - النِّسَٓاءِ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Onuncu ayette mal ve evlat şeklinde geçen dünyalıklar burada daha geniş bir şekilde açıklanmış. Umumdan sonra husus şeklinde ifade edilmiştir.
At manasında seçilen الْخَيْلِ kelimesinde tevriye vardır. Hem at, hem hayal manası düşünülebilir.
حُبُّ الشَّهَوَاتِ ifadesinden maksat, nefsin istediği şeylerdir. Zemahşeri şöyle der: Allah, mübâlağa ifade etmesi için nefsin arzu ettiği şeyleri الشَّهَوَاتِ kelimesi ile anlattı. Sanki ayette zikredilen nefsin arzu ettiği şeyler, şehvetlerin kendileriymiş gibi ifade edilmiştir. Bir de şehevi arzuların değersiz olduğuna dikkat çekmek için böyle söylenmiştir. Çünkü şehvet, akıllılar nezdinde hoş görülmeyen bir şeydir.
الْقَنَاط۪يرِ- الْمُقَنْطَرَةِ kelimeleri arasında edebi sanatlardan cinas-ı nakıs vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
زُيِّنَ لِلنَّاسِ [İnsanlara cazip gösterilmiştir.] Cazip gösteren Allah Teâlâ olup, bunu imtihan için yapmıştır.] اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا [Şüphesiz Biz, yeryüzündeki şeyleri oranın süsü kıldık ki kimlerin daha güzel amel işlediğini sınay(ıp, amel sahipleriyle birlikte gör)elim] (Kehf 18/7) ayetinde de bu husus ifade edilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728]; “Vallahi, onu insanlara şeytan süslemiştir, çünkü biz yaratıcısı tarafından bunlardan daha çok kınanan bir şey bilmiyoruz. Yani bunları Hālık Teâlâ süslemiş olamaz!” dediği nakledilmiştir. [1495] حُبُّ الشَّهَوَات [arzulanacak şeylere karşı düşkünlük]; burada sayılan şeyler şehvet olarak ifade edilmiş; böylece onların arzulanan, kendilerinden faydalanılmak için ısrarla istenen şeyler olduğu mübalağalı olarak ifade edilmiştir. Burada isabetli yorum, sayılan şeylerin bayağı olarak nitelenmesinin ve şehvet olarak isimlendirilmesinin kastedildiğini düşünmektir; çünkü şehvet, bilge insanlar tarafından aşağılık bir şey olarak görülmüş, şehvetinin peşine takılan kimse kınanmış; hayvanlığına bizzat tanıklık ettiği düşünülmüştür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda, مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا izafeti haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilene dikkat çekmek içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemini vurgular.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile insanların sevdikleri şeylere, dünya nimetlerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Müsnedin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olması sebebiyledir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
“Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.” Böylece insanî istek ve arzuların sevildiğine işaret edilmektedir. Bu sebeple مَتَاعُ kelimesi müzekker ve müfred olarak zikredilmiştir. Nadr b. Şümmeyl şöyle demiştir: ذٰلِكَ zikredilen şeye işarettir, burada zikredilen şey dünya hayatının geçici menfaatidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t - tefsîr)
وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsme isnad edilen bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. Lafza-i celâl mübteda, عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Haber olan عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. حُسْنُ الْمَاٰبِ , izafeti muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan حُسْنُ الْمَاٰبِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
حُسْنُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Az sözle çok anlam ifade eden عِندَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِندَ şan ve şeref kazanmıştır.
وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ [Allah, güzel dönüş onun yanındadır] cümlesinde Allah lafzı önemine binaen en başa alınmıştır.
Bundan sonra gelen 15-17. ayetlerde takva sahiplerinin halleri anlatılıyor. Dünyevi yaşama yönelik her türlü duygu şehvet başlığı altında toplandıktan sonra, takvalı olmaya teşvik vardır.
وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ [Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.] Yani dönüş yeri, cennet orasıdır. Bunlar dünyada belirli bir miktarda faydalanılsın diye yaratılmıştır. Yoksa insanları tehlikeli yollara sokacak kadar bu nimetlere dalsın diye değil. Bu ifade insanları dünyada zühde davet ederek ahiret hayatına hazırlanmaya teşvik etmektedir. Ayrıca bütün bunların Allah'a karşı gelmek ve onun yolundan alıkoymak için yaratılmadığını, dönüşün Allah'a olduğunu ve O’na en güzel şekilde dönebilmek için bunlardan yararlanmak gerektiğini açıklamaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾ iḳu’t-teʾvîl)