وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ ١٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değildir |
|
| 2 | مُحَمَّدٌ | Muhammed |
|
| 3 | إِلَّا | başka (bir şey) |
|
| 4 | رَسُولٌ | bir elçi |
|
| 5 | قَدْ | muhakkak |
|
| 6 | خَلَتْ | gelip geçmiştir |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | قَبْلِهِ | ondan önce de |
|
| 9 | الرُّسُلُ | elçiler |
|
| 10 | أَفَإِنْ | eğer şimdi |
|
| 11 | مَاتَ | o ölür |
|
| 12 | أَوْ | veya |
|
| 13 | قُتِلَ | öldürülürse |
|
| 14 | انْقَلَبْتُمْ | geriye mi döneceksiniz? |
|
| 15 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 16 | أَعْقَابِكُمْ | ökçelerinizin |
|
| 17 | وَمَنْ | kim |
|
| 18 | يَنْقَلِبْ | geriye dönerse |
|
| 19 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 20 | عَقِبَيْهِ | ökçesi |
|
| 21 | فَلَنْ |
|
|
| 22 | يَضُرَّ | ziyan veremez |
|
| 23 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 24 | شَيْئًا | hiçbir |
|
| 25 | وَسَيَجْزِي | ve mükafatlandıracaktır |
|
| 26 | اللَّهُ | Allah |
|
| 27 | الشَّاكِرِينَ | şükredenleri |
|
Hz. Muhammed’in sadece bir beşer ve bir peygamber olduğu belirtilip önceki peygamberler gibi onun da ölümlü olduğu hatırlatılmaktadır. Ayrıca âyet münafıkların menfi propagandalarına bir cevap ve onlara kapılanlara yapılmış bir uyarı niteliğindedir. Şöyle ki Uhud Savaşı’nda Abdullah b. Kamia adında bir müşrik, Rasûlullah’ı öldürmek için ona birkaç defa saldırmış, hatta yüzünü yaralamış ve attığı bir taşla dişinin kırılmasına yol açmıştı. Hz. Peygamber’i korumakta olan Mus‘ab b. Umeyr de bu müşrikin saldırılarına karşı koyarken şehit olmuştu. Mus‘ab, Hz. Peygamber’e benzediği için Abdullah b. Kamia Peygamber’i öldürdüğünü sanarak, “Muhammed’i öldürdüm” diye bağırmış, bu haber müslümanlar üzerinde şok etkisi yapmıştı. Bu haberin meydana getirdiği panik üzerine müslümanlar cesaretlerini yitirmişler, içlerinden bir grup dağa doğru çekilirken, bir grup Medine yolunu tutmuş, bazıları da oldukları yerde yığılıp kalmıştı. Hatta bir kısmı “Abdullah b. Übeyy’e gidelim de bizim için Ebû Süfyân’dan eman dilemesini rica edelim” deme gafletinde bulunmuş ve bu durumdan yararlanan bir grup münafık “Muhammed gerçek peygamber olsaydı öldürülmezdi. Atalarımızın dinine dönsek daha iyi olur” diyecek kadar ileri gitmişlerdi. (Reşîd Rızâ, IV, 160)
Bu sırada Hz. Peygamber’in “Ey Allah’ın kulları bana gelin!” diye seslenmesi üzerine etrafında halkalanan yaklaşık otuz kişilik bir grup onu yiğitçe savunmuşlardı. Öte yandan bu habere aldanan Kureyş, aldığı netice ile yetinerek savaş alanını terketmiştir. Hz. Peygamber bu durumun farkına varmış ve bunu kendisi ve arkadaşları için Allah’ın lutfettiği bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Nitekim onun sağ olduğunu müslümanlara duyurmak isteyen Kâ‘b b. Mâlik’e susması için işaret buyurmuşlardır. (Hasan İbrâhim Hasan, İslâm Tarihi, I, 152)
Âyette Hz. Muhammed’in fâni, İslâm’ın ise bâki olduğunu, bu sebeple, o ölse dahi müslümanların bunu sükûnetle karşılayıp dinlerine bağlı kalmaları, düşmanlarıyla sürdürdükleri savaşta sebat etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. Müteakip âyetin sonundaki “Allah şükredenleri ödüllendirecektir” cümlesi buna işaret eder. Müfessirler buradaki “şükredenler” ifadesini, “İslâm’da sebat edip görevlerini yerine getirenler” şeklinde tefsir etmişlerdir (Elmalılı, II, 1194). Nitekim yıllar sonra Hz. Peygamber vefat ettiğinde insanlar şaşırıp ne yapacaklarını bilemez olmuşlar, fakat soğukkanlılığını koruyan Hz. Ebû Bekir, “Kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyor idiyse bilsin ki Allah diridir, ölmez!” demiş ve bu âyeti okumuştur. İbn Abbas “Ebû Bekir bu âyeti okuyuncaya kadar insanlar sanki böyle bir âyetin daha önce inmiş olduğunu bilmiyorlardı, herkes âyeti (ilk defa) ondan öğrenmiş gibiydi. Ondan âyeti dinleyen herkes onu okumaya başladı” demiştir (İbn Kesîr, II, 109). (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مُحَمَّدٌ mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. رَسُولٌ haber olup damme ile merfûdur. قَدْ خَلَتْ cümlesi, رَسُولٌۚ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir.
مِنْ قَبْلِهِ car mecruru خَلَتْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرُّسُلُ fail olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَاتَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. قُتِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
فَ karînesi olmadan gelen انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
انْقَلَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَعْقَابِ car mecruru انْقَلَبْتُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ: Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْقَلَبْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَنْقَلِبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى عَقِبَيْهِ car mecruru يَنْقَلِبْ fiiline müteallik olup, عَقِبَيْ müsenna olduğu için cer alameti ى ‘dir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَضُرَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Yani: لن يضرّه شيئا من الضرر (Ona hiçbir şey zarar vermez.) demektir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْقَلِبْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ’ dir.
وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Fiilinin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الشَّاكِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
الشَّاكِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap sahabedir.
Ayetin ilk cümlesi وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Mübtedaya dahil olan مَا , kasr ifadesi için gelmiş nefy harfidir. مَا ve اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. مُحَمَّدٌ mevsûf/maksûr, رَسُولٌ sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ cümlesi رَسُولٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. خَلَتْ fiiline müteallik olan car-mecrur مِنْ قَبْلِهِ , konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir.
قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ ifadesinde mecazî isnad vardır. Mekandaki boşluk demek olan خَلَتْ , mecâz-ı aklî yoluyla mekanın sahibine isnad edilmiştir.
مُحَمَّدٌ - رَسُولٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazir, رَسُولٌ ‘un tekrarında ıtnâb ve reddü’l acüz- ale’s - sadr sanatı vardır.
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ Muhammed, bir peygamberden başka birşey değildir, sözünde mevsufun sıfata kasrı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hz. Peygamberin ölümsüz olduğunu zannedenlerin yanlış anlayışını düzeltmek için mevsuf sıfata kasredilerek şu anlam ortaya konmuştur: “Hz. Muhammed sadece risaletle görevlendirilmiştir. Onun resül olması, ölümsüzlüğü manasına gelmez, zira her resulün irtihali mukadderdir. Ölümsüzlük sadece Allah’a mahsustur. Yani burada Hz. Muhammed (s.a.v) resullük özelliğiyle sınırlanmış, ölümsüzlük gibi bir vasfının bulunmadığı anlatılmak istenmiştir.
Ayetteki hitap sahabe-i kiramadır. Zira onların bir kısmı Hz. Peygamberin risalet görevi ile birlikte ölümsüzlük vasfının da bulunduğu vehmine kapılarak, Uhud Savaşı sırasında, “Muhammed öldürüldü.” şeklindeki yalan haberin tesiriyle savaştan çekilmeyi düşünmüş, hatta içlerinden kaçmak isteyenler bile olmuştur. Bu olay üzerine “Muhammed ancak bir resuldür. O’ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmran Suresi, 144) ayeti nazil olmuş ve Hz. Peygambere risalet vasfıyla birlikte ölümsüz olma özelliğinin verilmediği, O’nun da tıpkı önceki peygamberler gibi irtihal edeceği, risaletine inanmanın hak olduğu gibi irtihaline inanmanın da gerekli olduğu, önemli olanın O’nun getirmiş olduğu kalıcı ilkelere sımsıkı sarılmak olduğu hatırlatılmaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belagat İlmi Ve Uygulanışı - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُ [Muhammed ancak bir resuldür, O’ndan önce nice resuller gelip geçti.] cümlesi, lâzım-ı faide-i haberdir. Bileni, bilmeyen yerine koymak için tekid ifade eden kasr cümlesi ile geldi. Çünkü ashabın Efendimizin öldüğünü sandıkları andaki tepkileri, savaşı bırakacak gibi olmaları, O’nun ölecek bir beşer olduğuna inanmayan bir tavırdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ
Fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfi, فَ atıf, اِنْ şartiyyedir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen vaz edildiği manadan çıkarak inkâr ve kınama anlamı taşıyan terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen اِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ terkibinde مَاتَ şart cümlesidir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Aynı üslupta gelen قُتِلَ cümlesi, اَوْ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قُتِلَ , fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مَاتَ - قُتِلَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
انْقَلَبْتُمْ - اَعْقَابِكُمْ - قَبْلِهِ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ [Gerisin geriye mi döneceksiniz?] Şerîf er-Radî şöyle der: Bu bir istiaredir. Bununla dinden dönmek kastedilmiştir. Yüce Allah şüpheye düşerek geri dönmeyi, ökçeleri üzerine geri dönmeye benzetmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sahabenin Muhammed’e (s.a.v) olan sevgisinden bahsedilmektedir. Bu sevgi içlerine öylesine nüfuz etmiş ki O’nun ölme ihtimalinden gaflet etmişler, onun için Hz. Peygamberde resullük ve ölümsüzlük sıfatı varmış gibi düşünüyor makamına konulmuşlardır. Dolayısıyla O’ndan ölümsüzlük vasfı nefyedilmiş, sadece resullük vasfının olduğu zikredilmiştir. Binaenaleyh de kasr-ı ifrad olmuştur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet-i kerimede اِنْ vukuu kesin olan fiillerin başına gelmiştir. Bu fiiller ölüm ya da Allah yolunda öldürülmektir. Ayet-i kerimede اِنْ harfi إذا yerinde kullanılmıştır. Ölümün başına gelmesi insanların ölüm gerçeğini bilmelerine rağmen bundan gafil bir hayat yaşamaları sebebiyledir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَفَا۬ئِنْ مَاتَ ifadesinde فَ şart cümlesini bir önceki cümleye -ondan kaynaklandığı anlamında- bağlamaktadır. Hemze ise peygamberlerin göçüp gitmesini, Peygamberin (s.a.v) vefat ederek veya şehit olarak bu dünyadan göç etmesi halinde O’na tâbi olmaktan vazgeçip gerisin geri dönmeye bahane etmenin yadırgandığını göstermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Müslümanlar, Peygambere (s.a.v) ölüm erişeceğini kesin olarak bildikleri halde bu cümlede şart ve tereddüt ifade eden “اِنْ / eğer” kullanılması muhatapların O’nun ölümünü gözlerinde çok fazla büyüttüklerinden bu konuda tereddüt ediyormuş gibi sayılmalarındandır. Bu açıklama Kur’an’da اِنْ - eğer şart edatının kullanıldığı diğer ayetler için de geçerlidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelamında zikredilen, اِنْ şartı, hiçbir yerde tereddüt anlamını taşıyan zahirî manasında değildir; -zira zorunlu olarak Allah Teâlâ, bir şeyin vaki olup olmayacağını kesin olarak bilir- fakat ifade edilen tereddüt, dinleyen veya okuyanın haline veya makama münasip başka bir manaya yöneliktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ ا cümlesi, mübtedanın haberidir.
Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
فَ karînesiyle gelen فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔا şeklindeki cevap cümlesi menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهَ isminin zikri tecrîd sanatıdır.
شَيْـًٔا , mef’ûlü mutlak olan mahzuf masdardan naibdir.
فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔا [Allah’a hiçbir şeyle zarar veremez.] sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Allah’ın dinine, peygamberine zarar veremez, demektir.
يَنْقَلِبْ - انْقَلَبْتُمْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ [Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez.] ayetinden maksat, tehdidi tekid etmektir. Çünkü aklı başında olan herkes, kâfirlerin küfrünün Allah’a zarar veremeyeceğini bilir. Daha doğrusu bu tabirle anlatılmak istenen, böyle bir kimsenin ancak kendisine zarar vereceğidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ [Gerisin geri dönmek] Peygamberin (s.a.v) ifa ettiği cihat ve diğer meseleleri terketmek demektir. Bunun dinden dönmeyi ifade ettiği de söylenmiştir. Ancak o gün münafıkların bazı ileri geri konuşmalarından başka hiçbir Müslüman dininden dönmemiştir. Bu ifade, orada bulunan Müslümanların, savaş alanından kaçmaları ve Peygamberi (s.a.v) yalnız bırakıp düşmana teslim etmeleri sebebiyle sertçe azarlanmaları anlamına da gelebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
Ayetin son cümlesindeki وَ istînâfiyyedir.
İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz, haşyet ve ikaz amacına matuftur.
Durumun ciddiyetini ve olayın önem derecesini göstermek için lafza-i celâl tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الشَّاكِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Allah, en büyük nimet ve en aziz hayır olan, İslam dininde sebat edenleri mükâfatlandıracaktır. Sebat edenlerin الشَّاكِر۪ينَ [şükredenler] olarak tavsifi, İslam’da sabır ve sebatın, bu büyük nimete şükretmek ve hakkını takdir etmek demek olduğundandır. Burada o savaştan dönenlerin, Allahu Teâlâ'nın bu büyük nimetine nankörlük ettiklerine işaret vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)