Âl-i İmrân Sûresi 145. Ayet

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ  ١٤٥

Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve yoktur
2 كَانَ ك و ن
3 لِنَفْسٍ hiçbir kişi için ن ف س
4 أَنْ
5 تَمُوتَ ölmek م و ت
6 إِلَّا olmadan
7 بِإِذْنِ izni ا ذ ن
8 اللَّهِ Allah’ın
9 كِتَابًا yazılmıştır ك ت ب
10 مُؤَجَّلًا belirli bir süreye göre ا ج ل
11 وَمَنْ ve kim
12 يُرِدْ isterse ر و د
13 ثَوَابَ sevabını (menfaatini) ث و ب
14 الدُّنْيَا dünya د ن و
15 نُؤْتِهِ kendisine veririz ا ت ي
16 مِنْهَا ondan
17 وَمَنْ ve kim
18 يُرِدْ isterse ر و د
19 ثَوَابَ sevabını ث و ب
20 الْاخِرَةِ ahiret ا خ ر
21 نُؤْتِهِ kendisine veririz ا ت ي
22 مِنْهَا ondan
23 وَسَنَجْزِي ve mükafatlandıracağız ج ز ي
24 الشَّاكِرِينَ şükredenleri ش ك ر
 

 

Gerçekten Allah Teâlâ'nın izni ve iradesi olmaksızın hiçbir kimsenin ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun, gerek öldürmekle olsun, mutlak ölüm böyle olunca, Allah'ın iradesi erişmeden ne düşmanın saldırısıyla, ne de kendi arzusuyla kimse ölmez. Demek ki Muhammed vefat eder veya öldürülürse düşmanın saldırmasıyla değil, Allah'ın izniyle olacaktır. Aynı şekilde her hangi bir şahıs da ölecek veya öldürülecek olursa, o da düşmanın saldırmasıyla değil, Allah'ın emriyledir. Ve bunun böyle olduğu da Uhud olayının tecrübî (deneysel) sonuçlarından biri olmak üzere sabittir. Eğer böyle olmasaydı, o gün hiçbir kimse kurtulamazdı. Buna göre her iki takdirde Allah'ı unutmamak ve Allah'ın iradesine, tam bir rıza ile itaat edip görev yapmak gerekir. Harp meydanında vazife ise kâfirlere karşı koymak ve i'lây-ı kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) uğrunda hiçbir şeyden çekinmemektir. İyi bilinmelidir ki, korkunun ecele faydası yoktur. 

Kâfirlere mağlub olanlar, bir müddet hayatta kalsalar bile, dinden dönme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Allah'ın izniyle ölüm ise tayin edilmiş bir şekilde yazılır. Yani Allah katında bilinen bir vakit ile takdir edilmiştir ki; ne ileri gider, ne geri kalır. Bir insan, gerçekte nasıl bir şekilde ölecekse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü yoktur. Şu halde iki eceli de yoktur. Bazı kimseler ecel-i müsemmâ (eceliyle gelen, normal ölüm) ve ecel-i kaza (kaza ile gelen ölüm) diye iki ecel tasavvur ederler. Ve, "Zavallı eceli gelmeden kazaya uğradı." derler. Bilmezler ki, olay ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin Allah katında bilinen vakti ondan ibarettir. Bundan başkası gerçekten değil, zâtî ve aklî imkan üzerine kurulmuş varsayımlar ve ihtimallerdir. Herkesin gerçekte ömrünün, ecelinin birliği, inkâr imkanı bulunmayan apaçık bir gerçek olduğu halde, birtakım kimselerin bunu karmaşık bir mesele imiş gibi "ecel bir mi, iki mi?" diye konuşmaya kalkışmaları, konuyu kavrayamamalarından doğar. Evet, kaderin sırrı belli olmaz ve yaşayan bir kimsenin ne vakit ve ne şekilde öleceğini de Allah'tan başka kimse bilmez. İlâhî kanunda ölümün sebepleri olarak tanınmış birçok şeyler de vardır. 

İnsan, ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalıdır. Ve fakat muhakkak şu bilinmelidir ki bu sakınma ne ilâhî iradeyi değiştirir, ne de Allah katında bilinen ve takdir edilmiş olan eceli değiştirir. Şu halde ölüm endişesi, hayatla ilgili kayıtlanmalar, Allah'a karşı olan mühim vazifeleri unutturmamalıdır. Çünkü hayat ve ölümün bizzat dayanağı sırf Allah'ın dilemesidir. Ve bunda kimsenin tesiri yoktur. 

Fakat hayattan istifade ve hayatın meyvelerini toplayabilme, devşirebilme hususu böyle değildir. Bu cihet (yön) beşer iradesiyle ilgilidir. Bunun için buyuruluyor ki, ve her kim dünya sevabı isterse, ona dünya sevabından veririz; her kim de ahiret sevabı isterse, ona da ahiret sevabından veririz. Kayıtları gösteriyor ki istenilenin hepsi verilmezse de, her halde biraz olsun verilir. Ve kulun iradesi büsbütün hükümsüz kalmaz. Burada "dünya sevabı" kısmı, ganimet arzusuyla koşanlara bir ta'riz (taşlamay)i içermektedir. O şükredenler ki, İslâm nimetinde sebat edip, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kudret ve kuvveti, yaratılış gayesi olan itaate sarfederek şükrünü eda ederler ve hiçbir engel karşısında bundan dönmezler. Bu şükredenlerden maksat ya lâm-ı ahd (ahid lâmı) ile şehidler ve diğer bilinen mücahidler bunda ilk girenlere dahildirler. Burada şükrün cezasından kastedilenin de, ahirete ait sevab olduğu, sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır. (Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)


 

 

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لِنَفْسٍ  car mecruru  كَانَ  ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

تَمُوتَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. اِلَّا  hasr edatıdır.  بِإِذۡنِ  car mecruru  تَمُوتَ  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Yani:  تموت منتهيا أجلها بإذن الله  (Allah’ın izniyle eceli geldiği zaman ölür.) demektir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

كِتَابًا  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  كتب ذلك  (Bunu yazdı) şeklindedir. مُؤَجَّلًا  kelimesi  كِتَابًا  ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤَجَّلًا , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.

 

وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُرِدْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  ثَوَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الدُّنْيَا  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نُؤْتِه۪ مِنْهَا  cümlesi şartın cevabıdır.

نُؤْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا  car mecruru  نُؤْتِه۪  fiiline mütealliktir. Şart ismi مَنْ  atıf harfi  وَ  ile birinci  مَنْ  ‘e matuftur.

يُرِدْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. ثَوَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نُؤْتِه۪ مِنْهَا  cümlesi şartın cevabıdır.

نُؤْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. Muttasıl zamir  ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا  car mecruru  نُؤْتِه۪  fiiline mütealliktir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرِدْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

نُؤْتِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.

يَجْزِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الشَّاكِر۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

الشَّاكِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi شكر  olan fiilinin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ

وَ , istînâfiyyedir. 

 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِنَفْسٍ  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ  ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfi  ما  ve istisna harfi  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ  ‘nin ismi ve haberi arasındadır. لِنَفْسٍ  ‘in müteallakı olan haber maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Âşûr’a göre cümle-i muterize olup وَ  da itiraziyyedir.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  اِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması  اِذْنِ ’ye şeref kazandırmıştır.

كِتَابًا , takdiri  كتب  olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak masdar vezninde gelmiştir.

مُؤَجَّلًا  ise  كِتَابًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

كِتَابًا  lafzî tekid olup ‘ölümü yazmakla yazdı’anlamındadır. مُؤَجَّلًا  “önceye ve sonraya alınamayan belli bir zamanı olan süre olarak” demektir. 

وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا [Kim dünyevi karşılık isterse] ifadesi Uhud savaşında ganimet toplama hırsına yenilenlere tarizde bulunmaktadır.

نُؤْتِه۪ مِنْهَا  [… kendisine ondan” yani onun karşılığından “veririz.]  وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ  ifadesi, “Şükredenleri” yani Allah’ın nimetine şükreden ve hiçbir şeyin kendilerini cihattan alıkoyamadığı kimseleri “elbette yakında” müphem [yani misli görülmemiş muazzam] bir ödülle “ödüllendireceğiz” demektir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki  اِذْنِ  kelimesi, mecaz olarak Allah'ın iradesi, dilemesi yerinde kullanılmıştır. Çünkü ilâhî irade, O’nun izninin gereğidir, yahut Allah ölüm meleğine, o nefsin canını alması için izin vermedikçe hiçbir kimse için ölmek yoktur. Ayet, her nefsin ölümünün Allah Teâlâ'nın iradesine bağlı olduğunu, ilâhî irade o kişinin ölümüne taalluk etmedikçe savaş meydanlarına dalmak ve korkunç geçitlere atılmakla ölümün gerçekleşmeyeceğini belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ

 

وَ  istînâfiyye,  مَنْ  şartiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda,  يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نُؤْتِه۪ مِنْهَا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Önceki cümledeki lafza-i celâlden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

نُؤْتِه۪  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Aynı üslupta gelen ikinci şart terkibi tezat sebebiyle makabline atfedilmiştir.

Birbirine matuf, şart ve cevap cümlelerinden oluşan bu iki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مَنْ - يُرِدْ - ثَوَابَ - نُؤْتِه۪ -  مِنْهَاۚ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ  cümlesiyle  وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Bu ifade, Uhud Savaşında ganimetlerle meşgul olan okçulara bir tarizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

 

  وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ

Ayetin son cümlesindeki  وَ  istînâfiyyedir. 

İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye dahil olan istikbal harfi  سَ  vaad sıygasında geldiği için tekid ifade etmiştir.

Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.

الشَّاكِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Bu son cümle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ  [Şükredenleri mükâfatlandıracağız.] cümlesinde  الشَّاكِر۪ينَ  [Şükredenler] den kasıt, ön cümlede zikredilen “ahireti isteyenler” grubudur. Onlardan zamirle değil de bir başka isimle bahsedilmesi, tecrîddir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

كِتَابًا  lafzı tekid için gelmiş masdar olup “ölümü yazmakla yazdı” anlamındadır. مُؤَجَّلًا  ise “önceye ve sonraya alınamayan belli bir zamanı olan süre olarak” demektir. [Kim dünyevi karşılık isterse] ifadesi Uhud Savaşı’nda ganimet toplama hırsına yenilenlere tarizde bulunmaktadır. “…kendisine ondan” yani onun karşılığından “veririz.”  وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ  ifadesi, “Şükredenleri” yani Allah’ın nimetine şükreden ve hiçbir şeyin kendilerini cihaddan alıkoyamadığı kimseleri “elbette yakında” müphem yani misli görülmemiş muazzam bir ödülle “ödüllendireceğiz” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Kimin niyeti ahireti istemek olursa Allah da onun kalbine zenginlik koyar. Gücünü birleştirir de dünya ona basit gelir. Kimin niyeti de dünyayı elde etmek ise Allah ona fakirlik verir, gücünü dağıtır ve nasibinden başkasına da ulaşamaz.” (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)