Âl-i İmrân Sûresi 178. Ayet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  ١٧٨

İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْسَبَنَّ sanmasınlar ح س ب
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar edenler ك ف ر
5 أَنَّمَا ki
6 نُمْلِي süre vermemiz م ل و
7 لَهُمْ kendilerine
8 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
9 لِأَنْفُسِهِمْ kendileri için ن ف س
10 إِنَّمَا
11 نُمْلِي biz süre veriyoruz م ل و
12 لَهُمْ onlara
13 لِيَزْدَادُوا artırsınlar diye ز ي د
14 إِثْمًا günahı ا ث م
15 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
16 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
17 مُهِينٌ alçaltıcı ه و ن
 

Bu, Allah’ın bütün insanlık için koymuş olduğu değişmez kanunudur (sünnetullah). İnsanlar bu dünyada kendi hür iradeleriyle tercihte bulunurlar, diledikleri gibi yaşarlar. Ancak yüce Allah burada inkârlarına rağmen kâfirlere böyle bir fırsat vererek onları serbest bırakmasının kendileri için hayırlı bir şey olduğunu sanmamaları gerektiğini, onlara sadece günahlarının artması için mühlet verdiğini, dolayısıyla bunun sevinilecek veya övünülecek bir şey olmadığını haber vermekte ve bu suretle onları uyarmaktadır. Çünkü insan kuvvetli bir imana, güzel bir ahlâka ve iyi bir amele sahip ise işte o zaman yüce Allah’ın ona verdiği fırsat, uzun ömür ve bol servet faydalı olur. Oysa inkârcılarda iman ve imana dayalı güzel amel yoktur. 

Bu sebeple onların ömürlerinin uzun, servetlerinin çok olması günahlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Günahları arttıkça da azapları şiddetlenecektir. Bu sebeple yüce Allah onlar için alçaltıcı bir azap hazırlanmış olduğunu bildirmektedir. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُٓوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَحْسَبَنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نُمْل۪ي لَهُمْ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, نمليه  şeklindedir.

نُمْل۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  لَهُمْ car mecruru  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir.  

خَيْرٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لِاَنْفُسِ  car mecruru  خَيْرٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا [Sakın o inkâr edenler sanmasınlar] buyruğundaki  لَا يَحْسَبَنَّ [Sanmasınlar] kelimesi hem  ي  hem de  ت  olarak okunmuştur. Birinci kıraate göre, "İnkâr edenler sanmasınlar" takdirindedir. ت  ile şöyledir: "İnkâr edenleri... sanmayasın." (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân- Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir)

İsm-i mevsûl olmayan  ما  harfi  اِنَّ  ve kardeşleri ile birleştiğinde, sahih olan görüşe göre  ليت  hariç onun amelini engeller. ما  ile  اَنَّ  birleştiğinde iki durumda caizdir; yani  اَنَّ  harfi amel ettirilebileceği gibi, ettirilmeye de bilir. Zaid  ما  ile tekit harfi birleştiğinde amel ettirilmesinin örneği, İbn Âşûr’a göre Ali İmran sûresinin 178. ayetidir. Erken ve geç dönem tefsir âlimleri ayette geçen  اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ [Kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.] cümlesindeki  اَنَّمَا  ’daki  اَنَّ ’nin kardeşlerinden ve  ما  harfinin zaid olmayan ism-i mevsûl olduğunda icma etmiştir. İbn Âşûr’a göre ise söz konusu  أنما ’daki  اَنَّ ‘nin kardeşlerindendir ona bitişen  ما  harfi ise kâffe olan  ما ‘dır. Bu, müfessirlere göre hasr üsluplarından birisidir. (İbn Âşûr ’ûn Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihler / Doktora Tezi Aboubacar Mohamadou )    

نُمْل۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ملو  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

  اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; meneden, alıkoyan anlamında olup, buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

نُمْل۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لَهُمْ car mecruru نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir. 

لِ  harfi,  يَزْدَادُٓوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir.

يَزْدَادُٓوا  fiili, نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِثْمًا  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَزْدَادُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  زيد ’dir. İftial babının fael fiili  د ذ ز  olursa iftial babının  ت  si  د  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

نُمْل۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ملو  ’dir.

 

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُه۪ينٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُه۪ينٌ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin sonundaki nun-i sakile ile tekit edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Fail konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan   كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

Müsnedün ileyh, küfredenleri tahkir amacıyla ve gelecek habere dikkat çekmek için mevsûlle gelmiştir. 

أَنَّ , masdar ve tekid harfidir. Kendinden sonra gelen isim cümlesini masdara çevirir.  اَنَّ  ve akabindeki sübut ve istimrar ifade eden  اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْ  isim cümlesi, masdar teviliyle  لَا يَحْسَبَنَّ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ’nin ismi olarak nasb mahallindeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi formunda gelmesi cümlenin hükmünü takviye etmiştir. Hükmü takviye demek, hükmün gerçeğe mutabık olduğunu tekid etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

نُمْل۪ي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ [onlara süre vermemiz daha hayırlıdır] cümlesi atının istediği gibi otlaması için ipi gevşetmesi manasında kullanılmış müstear lafızdır. Onlara biraz süre tanımak; atın yaratılışına uygun olarak koşması için ipinin gevşetilmesine benzetilmiştir. Mühlet vermek ve serbest bırakmak manasındaki müşebbeh hazfedilmiş, ipi gevşetmek manasındaki müşebbehu bih zikredilmiştir. Bunun için tasrihi istiaredir. (https://tafsir.app/aljadwal/3/178)  

 اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

 

Cümle, ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasr, fiille car-mecrur arasında,  نُمْل۪ي  maksur- sıfat,  لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ  maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen car mecrura tahsis edilmiştir. Yani Allah onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyor. 

نُمْل۪ي  fiilinin azamet zamirine isnadı ve bu cümlede tekrar edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle  ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَزْدَادُٓوا اِثْماً  cümlesi, mecrur mahalde masdar teviliyle  نُمْل۪ي  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اِثْمًا ’ deki nekrelik, nev ve teksir ifade eder. 

اِثْمًا - خَيْرٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la  ikinci  نُمْل۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.

عَذَابٌ  için sıfat olan  مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafirlerin azabını ifade ettiği söylenmiştir. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tahkir, kıllet ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Allah katından gelen azabın çok azı bile dayanılmaz ve korkunçtur. 

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

İşârî olarak o öyle bir azap ki, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

أَلِمَ  kökünden gelen “elem” acı, ağrı;  اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azab edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

Azap,  مُه۪ينٌ  olmakla vasıflanarak mecâzî isnad yapılmıştır. Azap, alçaltan, hor gören bir canlıya  benzetilmiştir. 

Bu üslup, azabın ne kadar yoğun olduğuna ve şiddetine delalet eden mecazî bir üsluptur.

عَذَابٌ - مُه۪ينٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّمَا  ve  اَنَّمَا  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı,  نُمْل۪ي - لَهُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا  cümlesi, kâfirlere mühlet vermenin hikmetini açıklar.  لِ  harfi, ehl-i sünnete göre irade içindir. (Yani Allah onlar için böyle irade buyuruyor, demektir.)  Çünkü onlara göre “hayır ve şer Allah tarafından”dır. Ayette geçen “imla” ömrü uzatmaktır. Bu ise şüphesiz Allah’ın işidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah’ın her şeyi kuşatan ilminde onların günahlarını arttıracakları bilindiği için kendi haline bırakma mecaz yoluyla onların günahlarının artması için bir illet ve sebep olmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetten anlaşılan inkârcı ve günahkâr kulların ömürlerinin uzatılıp dünya isteklerini elde etmeleri, kendileri için hayırlı bir şey değildir. Bunlar her ne kadar görünürde nimet ise de gerçekte kendileri için azaptır. Bir insana zehirli tatlı ikram eden kişi gerçekte tatlı değil, zehir ikram etmiştir. Bu da ona benzer. Çünkü sonuç bakımından onun helakına sebep olmuştur. Kulun yapacağı şey uzun ömüre, yardımla destek görmesine, mal ve çocukların çokluğuna aldanmamaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ  [Onlara, alçaltıcı bir azap vardır.] Onunla ahirette horlanıp aşağılanacaklardır. Hazreti Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “İnsanların hayırlısı ömrü uzun, ameli güzel olandır. İnsanların şerlisi ise ömrü uzun, ameli de kötü olandır.”  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kâfirlere mühlet verme kapsamında onları dünya lezzetlerinden ve ziynetlerinden faydalandırma bulunduğu ve bu da onların güçlenmelerine ve zorba tavırlar sergilemelerine zemin hazırladığı için onların azabı alçaltıcı olarak vasıflandırılmıştır ki cezaları hallerine uygun bir ceza olsun.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.