Âl-i İmrân Sûresi 191. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ  ١٩١

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يَذْكُرُونَ anarlar ذ ك ر
3 اللَّهَ Allah’ı
4 قِيَامًا ayakta ق و م
5 وَقُعُودًا ve oturarak ق ع د
6 وَعَلَىٰ ve üzerine
7 جُنُوبِهِمْ yanları ج ن ب
8 وَيَتَفَكَّرُونَ ve düşünürler ف ك ر
9 فِي hakkında
10 خَلْقِ yaratılışı خ ل ق
11 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
12 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
13 رَبَّنَا Rabbimiz (derler) ر ب ب
14 مَا
15 خَلَقْتَ yaratmadın خ ل ق
16 هَٰذَا bunu
17 بَاطِلًا boş yere ب ط ل
18 سُبْحَانَكَ sen yücesin س ب ح
19 فَقِنَا bizi koru و ق ي
20 عَذَابَ azabından ع ذ ب
21 النَّارِ ateş ن و ر
 

190 ve devamındaki âyetlerde de akılla vahyin bu uyumuna işaret edilmekte; evren üzerinde sağlıklı gözlemde bulunan insanların evrendeki muhteşem sistemi kavrayacağı, onu yaratıp düzenleyen yüce kudreti bilip tanıyacağı, kendisini imana davet eden elçinin bu çağrısına uyarak rabbine imanını derin bir içtenlikle ikrar edeceği ve nihayet bir bakıma onunla diyalog kurarak esenlik dileklerini O’na arzedeceği bildirilmektedir. İşte 190. âyet, bu sürecin başlatılabilmesi için insan aklını göklerin, yerin ve bunlarda bulunan varlıkların yaratılışını düşünmeye ve hikmetini kavramaya çağırmaktadır. 

Evrenin sistemini düşünmek, yukarıda arzedilen sonuçları yanında insanı bu hayattan sonra başka bir hayatın yani âhiret hayatının da var olabileceği fikrine de götürür. İnsana verilmiş olan aklın sağlıklı kullanılması, kendisinin bir yetki ve sorumluluğunun olması gerektiğini, bu dünyada yaptıklarının ceza veya mükâfat olarak karşılığını alabileceği bir hesap gününün bulunması lazım geldiğini düşünmeye sevkeder. Kişi böyle bir düşünce düzeyine ulaştığında sorumluluk duygusu daha da artar ve dünyada günah işlemekten sakınır; âhirette de cehennem azabından koruması için yüce Allah’a sığınır ve O’na dua etmeye yönelir. 191. âyetin son cümlesi ve onu izleyen âyetler bu durumu açıkça göstermektedir (Kur’ân’da akıl, lüb, fuâd, kalb vb. kavramların anlamları ve genel olarak düşünmenin önemi hakkında bk. A‘râf 7/179).

Allah’ın birliğini, yüceliğini ve sonsuz kudretini kabul ettirmek için insanı gökler ve yer hakkında düşünmeye sevkeden bu âyetler, Allah’ın kitabında yazılı olan delillerini okuyup düşündükten sonra onu bir de bu uçsuz bucaksız kâinat kitabını okuyup tefekkür etmeye çağırmaktadır. Bakara sûresinin 164. âyetinde Kur’ân’ın tevhid ilkesini kanıtlamak üzere daha kapsamlı olarak sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmıştı. Burada Bakara sûresinde getirilmiş bulunan kozmik delillerin en önemlileri sayılan, varlığın zaman ve mekân boyutları üzerinde Allah’ın kudretini göstermek üzere göklerin ve yerin yaratılışıyla gece ve gündüzün farklı oluşu özet olarak zikredilmiştir. 

Şüphesiz ki tabiatın kendisi, incelenip ibret almaya değer ilâhî bir mûcizedir. Hayalimizle dahi kuşatamayacağımız kadar uçsuz bucaksız genişliğe sahip olan, her birinin kendine has özellikleri bulunan ve birbirine çarpmadan uzay boşluğunda hareket eden gök cisimlerinde elbette aklıselim sahipleri için alınacak ibretler vardır. Bu cisimlerin yaratılışı, uzay boşluğundaki hareketlerini sağlayan sistemi, gece ile gündüzün değişmesi, özellikle canlıların ve bitkilerin faydaları üzerine düşünen bir akıl, mutlaka bunları yaratan sonsuz bir gücün varlığını kabul eder, bu muazzam sistemin boşuna yaratılmadığını anlar, işte o zaman bu güç karşısında aczini anlar, hayranlık ve kulluk duygusuyla eğilir; gönlünü o yüce kudrete arzederek niyazda bulunur. 191. âyette belirtildiği üzere göklerin ve yerin yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’ı ayakta, oturarak, yatarak, kısaca bütün hallerinde derin bir saygıyla anar; böyle bir gücün emirlerine ve yasaklarına karşı geldiği takdirde O’nun vereceği cezaya çarpılmaktan korkar ve bu cezadan koruması için Allah’ın merhametine sığınır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)

 

Rasûl-i Ekrem,ashabıyla birlikte yolculuk yaparken ,geceleyin uykudan uyandığında gökyüzüne bakarak Al-i İmran süresi (3),191. Ayetteki “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın” ifadesinden başlayıp 193.ayetin sonuna kadar okurdu.

(Nesai,  Kıyamu’l-leyl 12)

(Ayet ve Hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ - Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR)

 

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

اَلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اُو۬لِي ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Veya ondan bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası  يَذْكُرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. يَذْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قِيَامًا  hal olup, fetha ile mansubdur. قُعُودًا  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٰى جُنُوبِ  car mecruru  يَذْكُرُونَ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَتَفَكَّرُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile önceki hale matuftur.

يَتَفَكَّرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي خَلْقِ  car mecruru  يَتَفَكَّرُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَلٰى جُنُوبِهِمْ [Yanları üstüne yatarken] ifadesi, bir öncesine atıfla hal olarak mansupdur. Sanki “ayakta, otururken ve yanları üstüne yatmış bir halde iken” denilmektedir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَتَفَكَّرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  فكر’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

   

رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ

يَذْكُرُونَ   ve  يَتَفَكَّرُونَ  fiillerinden hal olarak gelen cümle, takdiri  يقولون  (Onlar der ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir.

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  مَا خَلَقْتَ ‘dir.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَلَقْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  هٰذَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بَاطِلًا  hal olup fetha ile mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَاطِلًاۚ , sülâsi mücerredi  بطل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

 

Fiil cümlesidir. سُبْحَانَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبح  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قِ  dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki  لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ  için sıfat veya ondan bedeldir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan  يَذْكُرُونَ اللّٰهَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

قياما  kelimesi ya mastardır ya da  قائم  şeklindeki ism-i failin çoğuludur. 

Hal konumundaki  قِيَامًا  ve  قُعُودًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Aralarında tezayüf olması nedeniyle atfedilmiştir. 

Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

عَلٰى جُنُوبِهِمْ car-mecruru,  يَذْكُرُونَ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Oturmak, ayakta durmak ve yan yatmak şeklinde insanın hallerinin sayılması taksim sanatıdır. 

Bu durumların sayılmasında manayla ilgili bütün hallerin sayıldığı taksim sanatı vardır. 

Bu üç hal, tağlip sanatı yoluyla bütün halleri içine almıştır.

Aynı üsluptaki  وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ف۪ي خَلْقِ  [Yaratılışında] ifadesindeki  ف۪ي  harfinin gelişi istiare-i tebeiyyedir. Bilindiği gibi  ف۪ي  harfinde zarfiye manası vardır. Gerçek  manada mazruf özelliği taşımayan  خَلْقِ  içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab,  قِيَامًا - قُعُودًا - جُنُوبِهِمْ   ve  يَذْكُرُونَ - يَتَفَكَّرُونَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Bil ki burada tıbbî bir incelik vardır. O da şudur: Tıbbî konularda sabit olduğuna göre insan, sırtüstü yattığında bu o kimsenin en mükemmel derecede düşünmesine manidir. Fakat yan üstü yatış buna mani olmaz. İşte bu ayette de düşünme ve tefekkür murad edilmektedir. Bir de yan üstü yatma, uykuya iyice dalmaya manidir. Binaenaleyh bu şekil daha evladır. Çünkü bu uyanık olmaya ve Allah’ı zikretmekle meşgul olmaya daha uygundur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

Zikir için bu üç halin zikredilmesinden murad, daha önce de belirtildiği gibi zikri bütün vakitlere genellemedir. Bu üç halin özellikle zikredilmesi, zikri bu hallere tahsis için değil fakat insanlar, genellikle bu malum hallerde bulundukları içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Gökler ve yer kelimeleri yerinde zamirin kullanılması kifayet ettiği halde bu iki kelimenin zahir olarak zikredilmesi, göklerin ve yerin halinin beyanına son derece ilgi gösterildiğini belirtmek ve o müminlerin tefekkürlerinin tahkik ve tafsil veçhile olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Öyle tam akıl sahipleri ki ayaktayken, otururken, yatarken yani gerek meşguliyet ve gerekse dinlenme hallerinin hepsinde Allah’ı zikrederler, dillerinden bırakmazlar. Bu üç hal, insanın bütün hallerini içine alır. Hatta bedene ait hareketleri içine aldığı gibi yükselme, ortada durma, düşme gibi halleri de içerir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bil ki Allah Teâlâ, rubûbiyeti anlatan ulûhiyet, kudret ve hikmetinin delilleri olan şeyleri zikredince bunun peşi sıra ubûdiyet (kulluk) ile ilgili hususları zikretmiştir. Ubûdiyet üç çeşittir. Kalp ile tasdik dil ile ikrar, azalarla amel ve ibadet... Buna göre Cenab-ı Hakk’ın, “Allah’ı anarlar” buyruğu, dil ile yapılan kulluğa; “ayakta iken otururken, yanları üstünde (yatar)ken” sözü azalarla yapılan kulluğa; “gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler” buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun kulluğuna bir işarettir. İnsan, işte ancak bunların toplamıdır. Dil zikre; azalar şükre; kalp de tefekküre daldığında işte bu şekilde olan kul, her şeyi ile ubûdiyete gark olmuş olur. Bundan dolayı önceki ayet, rubûbiyetin kemâline, bu ayet ise ubudiyetin (kulluğun) kemâline delalet etmektedir. Bu, ruhları mahlukattan kurtarıp Halika doğru çekmesi; sırları aldanış yurdu dünyadan alıp affedici hükümdara doğru nakletmede ne güzel bir tertiptir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ

 

Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.  

يَذْكُرُونَ  ve يَتَفَكَّرُونَ  fiillerinden hal olarak gelen cümle, takdiri  يقولون  (Onlar der ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاً  cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî formda gelmiş olmasına rağmen muktezâ-i zâhirin hilafına cümlenin asıl anlamı dua olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Mef’ûl konumundaki  هٰذَا  ile yaratılan şeylere işaret edilmektedir. Tazim ifade eder. 

بَاطِلاً  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

İtiraziyye olarak fasılla gelen  سُبْحَانَكَ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  نسبّح  (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelamdır.

سُبْحَانَكَ  izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

سُبْحَانَ  masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)

Bil ki Allah Teâlâ, insanları kendisini zikretmeye teşvik etmiştir. İş tefekküre dayanınca Allah, zatını tefekküre değil göklerin ve yerin hallerini tefekküre teşvik etmiştir. Tefekkür gibi ibadet yoktur. Tefekkür, gafleti giderir ve suyun ekin yetiştirmesi gibi kalbe Allah korkusunu çeker. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Anlatılmak istenen, bu yaratılışın batıl veya hikmetten yoksun olduğu inancına yol açanların inançlarını reddetmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  فَ  ile nidanın cevabı olan  مَا خَلَقْتَ  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşa ve haber üslubunda gelen cümlelerin her ikisi de dua manalı olduğu için atıf mümkün olmuştur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır. Duanın devamıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Dua maksadıyla söylenmiş olması hasebiyle vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Bu nedenle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

Bundan maksat, Allah’ın, kullarına nasıl dua edeceklerini öğretmesidir. Bu şu şekildedir: Dua etmek isteyen kimsenin, ayette de olduğu gibi önce Allah Teâlâ’ya sena etmesi, daha sonra talebi zikretmesi gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Vahyî deliller insanların dikkatini, kevnî (tabiat ile ilgili) delillere çeker ve onlardan kanıtlar göstermeye davet eder.

Bu ayet-i kerime ile Kur’an’ın birçok yerinde zikredilen bu konuda ayetler insanları, kâinatı anlamaya, ondan deliller çıkarmaya çağırır.

Kevnî deliller, vahyî delilleri teyid ve onların içeriğinin sıhhatine ve mefhumlarının hak olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu arızî cümle, öncesine tekid olduğu gibi sonrasına da hazırlık mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ  [Bizi ateşin azabından koru.] Yani ‘’bizi cehennem azabından koru.’’ Burada geçen  وقي (koruma) fiili iki mef‘ûl alır. عَذَابَ  kelimesi ikinci mef‘ûlüdür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/201)