بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ ١٨٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | أَخَذَ | almıştı |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | مِيثَاقَ | söz |
|
| 5 | الَّذِينَ | kendilerine |
|
| 6 | أُوتُوا | verilenlerden |
|
| 7 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 8 | لَتُبَيِّنُنَّهُ | onu mutlaka açıklayacaksınız |
|
| 9 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 10 | وَلَا |
|
|
| 11 | تَكْتُمُونَهُ | gizlemeyeceksiniz |
|
| 12 | فَنَبَذُوهُ | fakat onlar (verdikleri sözü) attılar |
|
| 13 | وَرَاءَ | ardına |
|
| 14 | ظُهُورِهِمْ | sırtlarının |
|
| 15 | وَاشْتَرَوْا | ve aldılar |
|
| 16 | بِهِ | karşılığında |
|
| 17 | ثَمَنًا | bir para |
|
| 18 | قَلِيلًا | azıcık |
|
| 19 | فَبِئْسَ | ne kötü |
|
| 20 | مَا | şey |
|
| 21 | يَشْتَرُونَ | satın alıyorlar |
|
Âyet-i kerîme Ehl-i kitabı eleştirmek üzere inmiş olmakla birlikte hükmü geneldir ve bilgisi olup da onu insanlara açıklamayan veya gizleyen herkes için geçerlidir. Muhammed Abduh da bu âyetin tefsirinde Ehl-i kitap’tan daha ziyade Kur’ân’ı insanlara açıklamadıklarından dolayı müslümanları kınamaktadır. Ona göre müslümanlar Kur’ân’ı çok iyi korumuş ve kuşaktan kuşağa nakletmiş olmalarına rağmen onun anlamını insanlara yeterince ve doğru açıklamadıkları için onu korumuş olmaları fazla bir şey ifade etmemiştir. Çünkü insanlar onun hidayetinden faydalanamamışlar, hatta müslümanların kendileri dahi ondan saptıklarını, dinlerini korumanın elde kor tutmak kadar zor bir duruma geldiğini, hilekârlığın ve hıyanetin yaygınlaştığını, emaneti koruma anlayışının kalktığını itiraf etmişlerdir.
Bütün bunlar Kur’ân’ı insanlara açıklamayı terketmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Abduh’a göre Kur’ân’ın anlaşılmasına engel olan en önemli sebep önceki dönemlerde, özellikle III. asırda ilim adamları arasında çıkan ihtilâflardır. Bu dönemde ümmet mezheplere ayrılmış, her grup Kur’ân’ı anlama yerine onun kendi mezhebini destekler mahiyette olanlarını almış, aykırı olanlarını ise te’vil etmiştir; halk da bunları takip ederek gruplara ayrılmış ve her grup bir mezhebin kitaplarını okumayı tercih etmiştir. Sonuçta öyle bir zaman gelmiştir ki herkes Kur’ân’ın hidayet ve hakemliğine başvurmayı bırakmış, kendi grubunun yaşayan veya ölmüş âlimlerine başvurmuştur. (bk. Reşîd Rızâ, IV, 279) (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِذْ zaman zarfı, mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri اذكر şeklindedir. اَخَذَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. م۪يثَاقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
تُبَيِّنُنَّ fiili mahzuf ن 'un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan cemi و ‘ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru تُبَيِّنُنَّهُ fiiline mütealliktir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُبَيِّنُنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَكْتُمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبَذُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَرَٓاءَ mekân zarfı نَبَذُوهُ fiiline mütealliktir. ظُهُورِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اشْتَرَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اشْتَرَوْا fiiline mütealliktir. ثَمَنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَل۪يلًا kelimesi ثَمَنًا ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اشْتَرَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُون
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَا nekre-i mevsufe olup, بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; [Ne kötü bir şeydir] anlamındadır. بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri بئس شراؤهم هذا şeklindedir. يَشْتَرُونَ cümlesi, مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَشْتَرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: Failinin ال ’lı gelmesi , Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi ,Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
م۪يثَاقَ ‘nın muzâfun ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Bu ayetin başında yalnız Peygamberimize (s.a.v) mahsus olan emir fiili mukadderdir. Bundan önceki hitap, hem Peygamberimize (s.a.v) hem de müminlere şamil iken burada hitap umumdan tecrid ile yalnız Peygambere (s.a.v) tevcih edilmiştir. Çünkü bu emrin konusu, Peygambere (s.a.v) mahsus vazifelerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin başında mukadder olan hatırlatma emrinin, hadiselere değil de vakte tevcih edilmesi و إذ “hani, hatırla o zamanı ki…” buyurulması, anlatma gereğini kuvvetle ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu kitap verilmiş olanlardan maksat, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyan bilginleridir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Yahudi ve Hristiyanların, kendilerine kitap verilenler olarak tavsif edilmeleri hallerini daha fazla takbih içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ
Önceki cümleye delalet eden mahzuf kasemin cevabıdır. Sanki şöyle söylenmiş gibidir: بالله لتبيننه (Allah’a yemin olsun ki onu mutlaka açıklayacaksın.)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.
Mukadder kasemin cevabı olan cümle, kasem ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
لَتُبَيِّنُنَّهُ fiili, تفعيل babında gelmiştir. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam fiil, fail veya mef’ûldeki ziyadeliktir.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا تَكْتُمُونَهُ cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
لَا تَكْتُمُونَهُ ve لَتُبَيِّنُنَّهُ cümleleri arasında mukabele, tenasüb sanatı, تَكْتُمُونَهُۘ - لَتُبَيِّنُنَّهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
[Hani Allah ‘onu’yani kitabı ‘mutlaka açıklayasınız’ diyerek söz almıştı.] Yani Allah’ın kitap verilenlerden söz aldığı zamanı hatırla; hani, kitabı açıklama ve onu gizlemekten kaçınma hususunda -bir insanın bir şeyi kesinlikle yapması istendiği ve “Vallahi bunu mutlaka yapacaksın!” denilerek tekidle söylendiği gibi- kesin bir ifade ile uyarılmışlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile اَخَذَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.
Mef’ûl olan ثَمَناً ‘deki nekrelik kıllet ve tahkir ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
قَل۪يلاً kelimesi ثَمَناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَرَٓاءَ - ظُهُورِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Satın alınan şey ثَمَنًا kelimesiyle ifade edilmiştir. Kitaba ait olan ه۪ zamirine بِ harfi dahil olmuştur. اشْتَرَ fiiline ilave olarak bunlar düşünüldüğünde durumlarının çirkinliğinin, edebî bir üslupla anlatılmış olduğu görülür.
وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ [Onu az bir bedelle değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların imanı küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Satın almak manasındaki اشْتَرَوُا lafzı, değiştirmek manasında müstear olarak kullanılmıştır.
Burada نَبَذ ve اشْتَرَ kelimelerinde istiare vardır. Kitaba sarılmamak ve onunla amel etmemek, insanın arkasına atılan bir şeye; Allah’ın ayetlerini gizlemelerine karşılık dünya malı almaları da onu az bir pahaya satmaya benzetilmiştir. Müşebbeh hazfedilip müşebbehün bihin birden fazla özelliğinin zikredildiği için bu ifadede istiare-i temsiliyye bulunmaktadır. (Süleyman Recep Çıbıklı, Söz Sanatları Açısından Meal Problemleri ve Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
فَ , istînâfiyyedir. Ayetin son cümlesi gayrı talebî inşâî isnaddır. بِئْسَ camid zem fiilidir. Mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, شراؤهم (Satın aldıkları) şeklindedir.
مَا nekre-i mevsûfe, zem fiilinin failini açıklayan temyizdir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlesi ma’nın sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَشْتَرُونَ - اشْتَرَوْا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ١٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا |
|
|
| 2 | تَحْسَبَنَّ | sanma |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | يَفْرَحُونَ | sevinen |
|
| 5 | بِمَا |
|
|
| 6 | أَتَوْا | o ettiklerine |
|
| 7 | وَيُحِبُّونَ | ve sevenlerin |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | يُحْمَدُوا | övülmeyi |
|
| 10 | بِمَا | şeylerle |
|
| 11 | لَمْ |
|
|
| 12 | يَفْعَلُوا | yapmadıkları |
|
| 13 | فَلَا |
|
|
| 14 | تَحْسَبَنَّهُمْ | ve zannetme |
|
| 15 | بِمَفَازَةٍ | kurtulacaklarını |
|
| 16 | مِنَ | -dan |
|
| 17 | الْعَذَابِ | azab- |
|
| 18 | وَلَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 19 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 20 | أَلِيمٌ | acıklı |
|
Rivayete göre Hz. Peygamber yahudileri çağırarak onlara bir mesele sormuş, yahudiler sorunun gerçek cevabını gizleyerek kasten yanlış cevap vermişler; sorusunu cevaplandırdıkları için Hz. Peygamber’in kendilerini takdir etmesini beklerlerken gerçeği gizledikleri için de sevinmişlerdi. İşte âyet onların bu tutarsızlıklarını yüzlerine vurmuştur. (Buhârî, “Tefsîr”, 3/16)
Bir başka rivayete göre âyet çeşitli bahanelerle Hz. Peygamber’in seferlerine katılmadıkları, bundan dolayı memnun da oldukları halde katılmış gibi övülmelerini bekleyen münafıklar hakkında inmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 3/16). Sebep ne olursa olsun âyetin hükmü mümin, kâfir ve münafıklardan böyle bir karakter taşıyan herkes için geçerlidir. Bu karakterdeki insanlar övülmeye lâyık bir iş yapmadıkları halde kendilerinin dindar, Allah’tan korkan bir mümin olarak bilinmelerinden ve bu özelliklerle övülmekten hoşlanırlar. Oysa onların bu iddiaları boş bir kuruntu, kibir ve kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple yüce Allah “Sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır! Onlar için elem verici bir azap vardır” buyurarak bu karakterdeki kimselerin şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını vurgulamıştır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْسَبَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَفْرَحُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَفْرَحُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يَفْرَحُونَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَتَوْا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَتَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِبُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel يُحِبُّونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُحْمَدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يُحْمَدُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَفْعَلُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَفْعَلُوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi zaiddir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْسَبَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fail müstetir olup takdiri أنت dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِمَفَازَةٍ car mecruru تَحْسَبَنَّهُمْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. مِنَ الْعَذَابِ car mecruru مَفَازَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحِبُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَهُمۡ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. أَلِیمٌ kelimesi عَذَابٌ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَلِیمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nun-i sakile ile tekit edilmiş, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن ,fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Mef’ûl konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâi kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i ceriyle يَفْرَحُونَ fiiline mütealliktir. Sılası olan اَتَوْا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupla gelen وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا cümlesi atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُحْمَدُوا cümlesi, masdar teviliyle يُحِبُّونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiillerin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
يَفْرَحُونَ fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki ikinci ism-i mevsûlün sılası لَمْ يَفْعَلُوا , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَفْرَحُونَ - يُحِبُّونَ - يُحْمَدُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki [Sakın saymayasın] hitabı Hz. Peygambere veya herkesedir.
يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا [yaptıklarıyla seviniyorlar] cümlesiyle يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا [yapmadıkları şeyle medhediliyorlar] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَتَوْا - لَمْ يَفْعَلُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ism-i mevsûl umumidir, yapmadıklarıyla övünen herkese racidir. Özellikle de Efendimiz'e Tevrat'ta olanın tam aksini söyleyip bununla ferahlanan yahudilere racidir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nun-i sakîle ile tekit edilmiş nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleye dahil olan فَ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
Tekrarlanan تَحْسَبَنَّهُمْ fiilinde, ıtnâb sanatı vardır.
Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelen بِمَفَازَةٍ ‘deki ةٍ , mübalağa için gelen zaid harftir. Kelimedeki nekrelik nev ve taklil ifade eder.
بِمَفَازَةٍ car-mecruru تَحْسَبَنَّهُمْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne mütealliktir.
مِنَ الْعَذَابِ car mecruru ise مَفَازَةٍ ‘e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın ve mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَذَابِ kelimesinde irsâd vardır.
Ayette لَا تَحْسَبَنَّ ifadesi birinci fiille müteallakı arası uzun olduğu için tekrar edilmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
لَا تَحْسَبَنَّ [Zannetmeyesin] ifadesinde hitap Peygamber (s.a.v) ‘ e dir. İki mef‘ûlden birincisi الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ [sevinenler], ikincisi ise بِمَفَازَةٍ [kurtulacaklardır] lafzıdır; ikinci فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ [zannetmeyesin] ise tekiddir. Buna göre cümle; لَا تَحْسَبَنَّهُمْ ،فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ فَائِزِينَ [onları zannetme, kurtulacaklarını zannetme] şeklinde takdir edilir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَا تَحْسَبَن Peygamberimizin (s.a.v) söz konusu zandan nehyedilmesi, onların zanlarına tarizdir; yoksa Peygamber (s.a.v) böyle sanmasının muhtemel olduğu için değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Allah katından gelen azabın çok azı bile dayanılmaz ve korkunçtur. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez, demektir.
اَل۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede azap, elîm olmakla vasıflanmıştır. Halbuki azap, elem duymaz, azabı yaşayanlar elem duyar. Bu üslup, onların müstehak oldukları azabın ne kadar korkunç olduğuna ve şiddetine istiare yoluyla delalet eden mecazi bir üsluptur. Azap, elem duyan bir canlıya benzetilmiştir.
عَذَابٌ - أَلِیمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَذَابٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَذَابٌ - يَفْرَحُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
أَلِمَ kökünden gelen “elem” acı, ağrı; اَل۪يمٌۙ ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa bu, azabın değil fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
Bundan önce onların mutlak olarak azaptan kurtulamayacaklarına işaret edildikten sonra bu cümle ile de onlar için müddeti ve şiddeti nihayetsiz özel bir azap olduğu belirtilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ١٨٩
Muhammed Abduh’un bizim de katıldığımız yorumu şöyledir: Bu âyetle önceki âyetler arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Sanki yüce Allah şöyle demek istemiştir: Ey müminler! Sakın üzülmeyin, zayıflık göstermeyin, sabırlı olun, kötülükten sakının, azminizi kırmayın, hakkı açıklayın, sakın onu gizlemeyin, Allah’ın âyetlerini az bir değer karşılığında satmayın, yaptığınızla övünmeyin, yapmadığınızla övülmek istemeyin, sizi üzecek olaylara karşı Allah size yeter; O sizi, yasaklanan bu çirkin şeyleri yapmaya muhtaç kılmaz. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O mülkünden istediğine dilediği kadar verir. O, her şeye kadirdir. Ehl-i kitap ve müşriklerden sizi elleriyle ve dilleriyle incitenlere karşı size yardım etmek O’na zor gelmez. Bütün işler O’na döner; işleri hikmetiyle ve sünnetiyle (ilâhî kanunuyla) yürüten O’dur. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Qadera قدر :
قُدْرَةٌ Bununla insan vasfedildiğinde kendisi sayesinde insanın herhangi bir şeyle ilgili bir fiil yapmaya güç yetireceği, muktedir olacağı heyetin bir adı olur, Yüce Allah vasfedildiğinde ise O'ndan aczi nefyetmek anlamında olur. Allah-u Teala dışındakilerin her ne kadar lafzen kullanılabilse de anlam olarak kudretle nitelenmesi nâ-muhaldir, imkansızdır.
قَدِيرٌ hikmetin gerektirdiği ölçüde ne fazla ne de eksik olarak dilediğini yapandır. Bundan dolayı bu kelimeyle Allah'dan başkasını nitelendirmek sahih değildir.
مُقْتَدِرٌ kelimesi deقَدِيرٌ kelimesiyle yakın anlamlıdır ancak bazen insan da nitelendirilmektedir.
قُدْرَةٌ ve مَقْدُورٌ kavramları müstear olarak hal ve zenginlik/refah/mal anlamlarında kullanılır.
Tef'il babı formundaki قَدَّرَ fiili Allah (ona) kudret verdi/bahşetti anlamındadır.
Kader قَدَرٌ ise bir şeyin takdir edilmiş vakti ve tayin edilmiş mekanıdır.
İnsandan kaynaklanan takdire gelince (تَقْدِيرٌ) iki şekilde olur: 1- Akıl zaviyesinden işi tefekkür etmek ve işi onun üzerine bina etmektir ki bu güzel karşılanmaktadır. 2- İşin temenni ve şehvete göre yapılmasıdır ki, bu yerilmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de de geçen قِدْرٌ-قٌدُورٌ sözcüğü içinde et pişirilen kabın adıdır (çömlek). (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pek çok türevde 132 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kader, kâdir, kudret, kadar, miktar, takdir, mukadder, iktidar ve muktedirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ kelimesi فيعل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ , muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife olmuştur. Bu izafet faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَالْاَرْضِ kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu ibarede tağlîb düşünülebilir. Bu ikisi zikredilmiştir, ama her şeyin mülkü Allah'a aittir.
Ayet mesel tarikinde tezyildir.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Cümle, atıf harfi و ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek ikinci kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.
Cümle, Allah’ın kudretinin ilminin umumuna delalet eden tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/283)
شَيْءٍ ’ deki nekrelik kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle, mahlukatının gizlediği(ni sandığı) şeylerin Allah’a gizli olmadığına delalet eden bir vaîd olup tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ [Allah her şeye kādirdir] yani onları cezalandırmaya da kadirdir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Ayetin bu cümlesi, daha önceki ayette bahsi geçen insanlar için elem verici bir azap olduğu ve o azaptan kurtulamayacakları gerçeğini açıklar. Bu cümlede zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak ve hükmün ana illetini bildirmek içindir. Zira kudretin bütün eşyaya şamil olması, ulûhiyet hükümlerindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Bu ayet; ‘Gökler ve yer kendisine ait olan zat tarafından onlar (yahudiler) için pek elemli bir azap vardır. O halde kendilerine azap edecek olan, her şeye gâlip ve kâdir olan Allah’tan kurtulabileceklerini nasıl umut ederler’ anlamındadır.” Allah Teâlâ 188. ayette yahudiler için acı veren bir azaptan haber vermiş, bu ayette ise kadir olması sebebiyle de bu azaptan kurtulmalarının imkansız olduğunu beyan etmiştir. Böylece Râzî tarafından her iki ayet arasında bir bağ kurulmuştur. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ ١٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | elbette |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | خَلْقِ | yaratılışında |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 5 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 6 | وَاخْتِلَافِ | ve gidip gelişinde |
|
| 7 | اللَّيْلِ | gecenin |
|
| 8 | وَالنَّهَارِ | ve gündüzün |
|
| 9 | لَايَاتٍ | ibretler vardır |
|
| 10 | لِأُولِي | sahipleri için |
|
| 11 | الْأَلْبَابِ | sağduyu |
|
Bunu nasıl anlamalı? Bu noktada gönülleri Hakk'ı bilmeye çekmek ve yönlendirmek suretiyle aydınlatma ve ilâhî saltanatın şekil ve tecellilerinin sırlarını, Allah Teâlâ'nın tam kudret ve hikmetiyle mülkünün sanatındaki tasarruf hükümlerini, sır ve yaratılış gayesini keşfettirecek olan hak âyetlerini gösterme ve bütün bilgilerin usûl (metod)unu öğretme ve dinin kemalinin gayesini anlatmak için buyurulmuştur ki: Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde sayılamayacak nice alâmetler ve deliller vardır ki, bütün kâinatın O'na mahsus olduğuna ve Allah'ın kâmil kudretine, büyüklük ve azametine delalet ederler. Fakat bu âyet (alâmet)ler herkes ve her akıl için değil, temiz ve tam akıl sahipleri demek olan içindir. Öyle ûlü'l-elbâb (tam akıl sahipleri) ki "Semavat" (gökler) ve "arz" (yer): Mekân kavramının içine aldığı bütün yükseklik ve alçaklıklarıyla mekanlı varlıklar, "Halk " (yaratma): Bunların zat ve sıfatlarıyla bulundukları şekil ve nitelikleri üzere var edilmelerini ve yok edilmelerini ifade eden gerçek sebep anlayışının özü, "İhtilafu leyl ü nehâr" (gece ve gündüzün değişmesi): Zaman anlayışını veren ve hareketlerle ilgili olup, bu varlıkların yaratılmışlıklarını ve düzenlerini gösteren devamlılık ve değişimdir. İşte hak (gerçek) ilimlerin keşif yolları, işbu, "gökler ve yer, gece ve gündüz, yaratma ve değişim, akıl" olaylar ve anlaşılmaları üzerindeki düşünmedir.
Bakara Sûresi'nde Allah'ın birliğini isbat ve açıklama esnasında bu âyetin bir benzeri geçmişti. O daha geniş ve sekiz çeşit delili içermiş olduğu halde, bunda o esasın bir özetiyle beraber, siyak (söz gelişi) ve istenilen açısından çok ince bir gelişmesi vardır. Bunun için onun sonunda Düşünen bir kavim için nice deliller vardır. (Bakara, 2/164), bunda da temiz akıl sahipleri için nice deliller vardır. buyurulmuştur. Rasûlullah da bu ayetle, diğerinden daha derin bir aşk ile ilgilenmiştir. Demek olur ki, önceki bahiste genel olarak akıl yetebileceği halde, burada temiz ve halis akıl demek olan "lübb" gereklidir. Çünkü orada, Allah'ın birliğinin isbatıyla, Allah'ı bilmenin mebde' (prensip)leri bahis konusu idi. Burada ise o bilgide terakki (yükselme) bahis konusudur ki, kendisinden sonraki âyette geçen ifâdeleri, bu vasıflara işaret etmektedir. Fahruddin Râzî hazretleri bu terakki açısından der ki: "Allah yoluna girene, ilk önce delilleri çoğaltmak gerekir. Fakat kalb bir kerre Allah bilgisinin nuruyla aydınlandı mı, onun artık o deliller ile meşgul olması, kalbin Allah bilgisinde garkolmasına perde gibi olur. Zira aklın çeşitli düşüncelere iltifatı ile meşguliyeti, düşünme ve idraklerinde derinleşme ve sonuca erişmeye engel olur. Bunun için salik (yola giren) işin başlangıcında derinleşme ve istiksa (inceden inceye araştırma) ile değil, basit bir seyir ile hareket edeceğinden, delilleri çoğaltmayı isterse de, bilginin nuru bir defa kalbe düştükten sonra, o delillerin azalmasını ve mümkün olduğu kadar kısa ve özetini arzu eder ki, kalbin Allah'tan başkasıyla meşgul olmasından doğan zulmet (karanlık) kalksın da Allah bilgisinin nurlarının tecellisi tamam olsun. Nitekim, "Ayakkabılarını çıkar. Şüphesiz ki sen, mukaddes bir vadide, Tuvâ'dasın." (Tâhâ, 20/12) fermanında buna işaret vardır. İşte Bakara âyetindeki sekiz çeşit delil ve alâmet açıklandığı halde, burada hepsinin esası olan "Göklerin ve yerin yaratılması, gece ve gündüzün değişmesi" ile yetinilmiş olunması, bu terakki (yükselme) hikmetiyle ilgilidir.
Özetle orada (Allah'a seyr) isteniyordu, burada ise (Allah'da seyr) istenmiştir. Bakara Sûresi âyeti, "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, çok merhametli ve bağışlayıcıdır." (Bakara, 2/163) âyetini takip ediyor. Ve buna göre ilk önce vücud (varolma) ve Allah'ın birliğine ait âyetleri bildirerek şirkten tevhide götürüyordu, buna akıl yeterli idi. Buradaki âyet ise âyetini takip ediyor. Ve buna göre iman sahiplerine Allah'ın saltanatının suret (şekil) ve tecelli sırlarını, Allah Teâlâ'nın mülkündeki tasarrufunun hükümlerini, sır ve yaratılışın gayesini isbat eden alâmetleri anlatmanın akışı içinde geliyor.(Fizilal’il Kur’ân)
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
فِی خَلۡقِ car mecruru إِنّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ kelimeleri ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ ’ye matuftur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
اٰيَاتٍ kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لِاُو۬لِي car mecruru اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَلْبَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ve لَ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Tekit ifade eden lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ ibaresi, اِنَّ ’nin muahhar ismidir.
وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ izafeti ف۪ي خَلْقِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.
وَالْاَرْضِ , muzâfun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ‘ye, النَّهَارِ ise yine muzâfun ileyh الَّيْلِ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Semavat, yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
Müsnedün ileyhin nekre gelişi kesret, nev ve tazim ifade eder.
لِلِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ car mecruru, اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ - ٱلۡأَرۡضِ ve ٱلَّیۡلِ - ٱلنَّهَارِ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
اِنَّ harfi haberin önemi dolayısıyla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ف۪ي خَلْقِ [Yaratılışında] ifadesindeki ف۪ي harfinin gelişi istiare-i tebeiyyedir. Bilindiği gibi ف۪ي harfinde zarfiye manası vardır. Gerçek manada mazruf özelliği taşımayan خَلْقِ içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.
Yeryüzü, gökyüzü, gece ve gündüz sayıldıktan sonra لَاٰيَاتٍ ’de cem edilmiştir. Cem' ma’at-taksim sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ [aklı selim sahipleri] özü bozulmamış, fıtratı bozulmamış demektir. Bu kelimenin tekili tenâfürul huruf nedeniyle Kur’an’da hiç geçmemiş, onun yerine kalb, fuad veya sadr kelimelerinin çoğulu gelmiştir.
Akıl sahibi olmayanların bu ayetleri anlamayacağı meskutun anh olarak anlaşılır.
Bu son cümlede lâzım söylenmiş, melzûm olan “ona göre hareket ederler” manası kastedilmiştir.
Bu ayetin akıl sahiplerine yapılan vurgu ile bitirilmesi, akıllarını kullanmayanları tariż etmekte ve yergi amacı taşımaktadır.
Kur’an’daki kelimeler, tenâfüru’l-hurûftan uzaktır. Bunun için Kur’an’da bazı kelimelerin çoğulu, bazılarının ise müfredi kullanılmıştır. Eğer bir kelimenin çoğulunun kullanılması gerekiyorsa ve bu çoğul kelime de fasih değilse müradifi tercih edilir. Ya da tam tersi müfredinin kullanılması gerekiyorsa ve bu müfred kelime de fasih değilse müradifi tercih edilir. Mesela اللُبّ kelimesi Kur’an’da sadece çoğul olarak geçer. Tekilinin gerekli olduğu yerde القلب kelimesi tercih edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
السَّمٰوَاتِ ve الْاَرْضِ’ın başındaki ال istiğrak-ı hakiki ve cins içindir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
[Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.] Dolayısıyla O, onların durumlarına da sahiptir; لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ [aklı selim sahipleri için] yani gözlerini tefekkür ve istidlal ve ibret almak için açan, onlara hayvanların baktığı gibi onlardaki yaratılış harikalarından gafil bir şekilde bakmayanlar için لَاٰيَاتٍ [elbette birtakım deliller vardır] yani yaratıcının varlığına, kudretinin büyüklüğüne ve hikmetinin parlaklığına dair apaçık deliller. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet (alamet) ler herkes ve her akıl için değil, temiz ve tam akıl sahipleri demek olan لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ içindir. اَلَّذ۪ينَ işte o kimseler ki “Semavat (gökler)” ve “arz (yer)”, yani mekân kavramının içine aldığı bütün yükseklik ve alçaklıklarıyla mekânlı varlıklar, اَلْخَلْقُ (yaratma); bunların zat ve sıfatlarıyla bulundukları şekil ve nitelikleri üzere var edilmelerini ve yok edilmelerini ifade eden gerçek sebep anlayışının özü, “İhtilafu leyl ü nehar (gece ve gündüzün değişmesi)”; zaman anlayışını veren ve hareketlerle ilgili olup bu varlıkların yaratılmışlıklarını ve düzenlerini gösteren devamlılık ve değişimdir. İşte hak (gerçek) ilimlerin keşif yolları, işbu, “gökler ve yer, gece ve gündüz, yaratma ve değişim, akıl” olaylar ve anlaşılmaları üzerindeki düşünmedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bakara Suresi’nde Allah’ın birliğini ispat ve açıklama esnasında bu ayetin bir benzeri geçmişti. O daha geniş ve sekiz çeşit delili içermiş olduğu halde bunda o esasın bir özetiyle beraber siyak (söz gelişi) ve istenilen açısından çok ince bir gelişmesi vardır. Bunun için o ayetin sonunda لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ [Düşünen bir kavim için nice deliller vardır. (Bakara Suresi, 164)] bunda da لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ [Temiz akıl sahipleri için nice deliller vardır.] buyurulmuştur. Resulullah (s.a.v) da bu ayetle, diğerinden daha derin bir aşk ile ilgilenmiştir. Demek olur ki önceki bahiste genel olarak akıl yetebileceği halde, burada temiz ve halis akıl demek olan لُبّ gereklidir. Çünkü orada, Allah’ın birliğinin ispatı ile Allah’ı bilmenin mebde’ (prensip)leri bahis konusu idi. Burada ise o bilgide terakki (yükselme) bahis konusudur ki kendisinden sonraki ayette geçen اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ ve يَتَفَكَّرُونَ ifadeleri, bu vasıflara işaret etmektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bil ki Kur’an-ı Kerim’in maksatı, kalpleri ve ruhları yaratıklarla meşgul olmaktan kurtarıp yaratıcıyı bilme deryasında gark olmaya götürmektir. Hükümleri izah ve batıl ehlinin şüphelerine cevap verme hususunda epeyce söz edilince Kur’an, tevhid, ulûhiyet, Allah’ın kibriya ve celâlini anlatan ayetleri zikrederek yeniden kalpleri nurlandırmaya yönelerek bu hususu zikretti. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade, gökler ile yer olarak ifade edilen cismani âlem hükümranlığının Allah Teâla’ya mahsus olduğunu açıklar. Hiçbir şey dışarıda kalmamak üzere Allah’ın her şeye kadir olması, baştan başa bütün masivanın (Allah’tan başka her şeyin) Allah Teâlâ’nın kudreti dahilinde olması demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ulu'l-elbab (akl-ı selim sahipleri)dan murad: His ve vehim şaibelerinden arınmış, Nefsanî alakalardan sıyrılmış, Zulmet engellerinden kurtulmuş olan, Hakikatlerin mahiyetlerini ve sıfatların hükümlerini, Kâinatın ahvalini ve gayb âleminin sırlarını, Kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı Allah’ın son derece garip ve mükemmel işlerini derin derin düşünen, Dahilde ve hariçte yaratılmış olan harika ilâhî nizamı anlamak için kafa yoran, İbret almak ve delil bulmak gözüyle bu âleme bakan, Her varlıkta Hakk sırrının hakikatini araştıran, Devamlı Allah Teâlâ’yı tefekkür ve zikreden, Allah’tan başkasına hiç iltifat etmeyen, Allah’tan başkasına, ancak O’nun cemalini müşahade etmenin aynası ve kemâl sıfatlarını mülahaza etmenin vasıtası olması cihetiyle bakan kullardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.
“Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.”
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.”
“Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize va’dettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen, va’dinden dönmezsin.”
Al-i İmran 190-194
اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ١٩١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | onlar ki |
|
| 2 | يَذْكُرُونَ | anarlar |
|
| 3 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 4 | قِيَامًا | ayakta |
|
| 5 | وَقُعُودًا | ve oturarak |
|
| 6 | وَعَلَىٰ | ve üzerine |
|
| 7 | جُنُوبِهِمْ | yanları |
|
| 8 | وَيَتَفَكَّرُونَ | ve düşünürler |
|
| 9 | فِي | hakkında |
|
| 10 | خَلْقِ | yaratılışı |
|
| 11 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 12 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 13 | رَبَّنَا | Rabbimiz (derler) |
|
| 14 | مَا |
|
|
| 15 | خَلَقْتَ | yaratmadın |
|
| 16 | هَٰذَا | bunu |
|
| 17 | بَاطِلًا | boş yere |
|
| 18 | سُبْحَانَكَ | sen yücesin |
|
| 19 | فَقِنَا | bizi koru |
|
| 20 | عَذَابَ | azabından |
|
| 21 | النَّارِ | ateş |
|
190 ve devamındaki âyetlerde de akılla vahyin bu uyumuna işaret edilmekte; evren üzerinde sağlıklı gözlemde bulunan insanların evrendeki muhteşem sistemi kavrayacağı, onu yaratıp düzenleyen yüce kudreti bilip tanıyacağı, kendisini imana davet eden elçinin bu çağrısına uyarak rabbine imanını derin bir içtenlikle ikrar edeceği ve nihayet bir bakıma onunla diyalog kurarak esenlik dileklerini O’na arzedeceği bildirilmektedir. İşte 190. âyet, bu sürecin başlatılabilmesi için insan aklını göklerin, yerin ve bunlarda bulunan varlıkların yaratılışını düşünmeye ve hikmetini kavramaya çağırmaktadır.
Evrenin sistemini düşünmek, yukarıda arzedilen sonuçları yanında insanı bu hayattan sonra başka bir hayatın yani âhiret hayatının da var olabileceği fikrine de götürür. İnsana verilmiş olan aklın sağlıklı kullanılması, kendisinin bir yetki ve sorumluluğunun olması gerektiğini, bu dünyada yaptıklarının ceza veya mükâfat olarak karşılığını alabileceği bir hesap gününün bulunması lazım geldiğini düşünmeye sevkeder. Kişi böyle bir düşünce düzeyine ulaştığında sorumluluk duygusu daha da artar ve dünyada günah işlemekten sakınır; âhirette de cehennem azabından koruması için yüce Allah’a sığınır ve O’na dua etmeye yönelir. 191. âyetin son cümlesi ve onu izleyen âyetler bu durumu açıkça göstermektedir (Kur’ân’da akıl, lüb, fuâd, kalb vb. kavramların anlamları ve genel olarak düşünmenin önemi hakkında bk. A‘râf 7/179).
Allah’ın birliğini, yüceliğini ve sonsuz kudretini kabul ettirmek için insanı gökler ve yer hakkında düşünmeye sevkeden bu âyetler, Allah’ın kitabında yazılı olan delillerini okuyup düşündükten sonra onu bir de bu uçsuz bucaksız kâinat kitabını okuyup tefekkür etmeye çağırmaktadır. Bakara sûresinin 164. âyetinde Kur’ân’ın tevhid ilkesini kanıtlamak üzere daha kapsamlı olarak sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmıştı. Burada Bakara sûresinde getirilmiş bulunan kozmik delillerin en önemlileri sayılan, varlığın zaman ve mekân boyutları üzerinde Allah’ın kudretini göstermek üzere göklerin ve yerin yaratılışıyla gece ve gündüzün farklı oluşu özet olarak zikredilmiştir.
Şüphesiz ki tabiatın kendisi, incelenip ibret almaya değer ilâhî bir mûcizedir. Hayalimizle dahi kuşatamayacağımız kadar uçsuz bucaksız genişliğe sahip olan, her birinin kendine has özellikleri bulunan ve birbirine çarpmadan uzay boşluğunda hareket eden gök cisimlerinde elbette aklıselim sahipleri için alınacak ibretler vardır. Bu cisimlerin yaratılışı, uzay boşluğundaki hareketlerini sağlayan sistemi, gece ile gündüzün değişmesi, özellikle canlıların ve bitkilerin faydaları üzerine düşünen bir akıl, mutlaka bunları yaratan sonsuz bir gücün varlığını kabul eder, bu muazzam sistemin boşuna yaratılmadığını anlar, işte o zaman bu güç karşısında aczini anlar, hayranlık ve kulluk duygusuyla eğilir; gönlünü o yüce kudrete arzederek niyazda bulunur. 191. âyette belirtildiği üzere göklerin ve yerin yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’ı ayakta, oturarak, yatarak, kısaca bütün hallerinde derin bir saygıyla anar; böyle bir gücün emirlerine ve yasaklarına karşı geldiği takdirde O’nun vereceği cezaya çarpılmaktan korkar ve bu cezadan koruması için Allah’ın merhametine sığınır. (Kur’ân Yolu, Diyanet Tefsiri)
Rasûl-i Ekrem,ashabıyla birlikte yolculuk yaparken ,geceleyin uykudan uyandığında gökyüzüne bakarak Al-i İmran süresi (3),191. Ayetteki “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın” ifadesinden başlayıp 193.ayetin sonuna kadar okurdu.
(Nesai, Kıyamu’l-leyl 12)
(Ayet ve Hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ - Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR)
اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ
اَلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اُو۬لِي ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Veya ondan bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası يَذْكُرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَذْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قِيَامًا hal olup, fetha ile mansubdur. قُعُودًا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلٰى جُنُوبِ car mecruru يَذْكُرُونَ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَتَفَكَّرُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile önceki hale matuftur.
يَتَفَكَّرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي خَلْقِ car mecruru يَتَفَكَّرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلسَّمَـٰوَ ٰتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلٰى جُنُوبِهِمْ [Yanları üstüne yatarken] ifadesi, bir öncesine atıfla hal olarak mansupdur. Sanki “ayakta, otururken ve yanları üstüne yatmış bir halde iken” denilmektedir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَتَفَكَّرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ
يَذْكُرُونَ ve يَتَفَكَّرُونَ fiillerinden hal olarak gelen cümle, takdiri يقولون (Onlar der ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı مَا خَلَقْتَ ‘dir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَلَقْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰذَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَاطِلًا hal olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَاطِلًاۚ , sülâsi mücerredi بطل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Fiil cümlesidir. سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبح şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قِ dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ
Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ için sıfat veya ondan bedeldir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ‘nin sılası olan يَذْكُرُونَ اللّٰهَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
قياما kelimesi ya mastardır ya da قائم şeklindeki ism-i failin çoğuludur.
Hal konumundaki قِيَامًا ve قُعُودًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Aralarında tezayüf olması nedeniyle atfedilmiştir.
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَلٰى جُنُوبِهِمْ car-mecruru, يَذْكُرُونَ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Oturmak, ayakta durmak ve yan yatmak şeklinde insanın hallerinin sayılması taksim sanatıdır.
Bu durumların sayılmasında manayla ilgili bütün hallerin sayıldığı taksim sanatı vardır.
Bu üç hal, tağlip sanatı yoluyla bütün halleri içine almıştır.
Aynı üsluptaki وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ف۪ي خَلْقِ [Yaratılışında] ifadesindeki ف۪ي harfinin gelişi istiare-i tebeiyyedir. Bilindiği gibi ف۪ي harfinde zarfiye manası vardır. Gerçek manada mazruf özelliği taşımayan خَلْقِ içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’ her ikisindeki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab, قِيَامًا - قُعُودًا - جُنُوبِهِمْ ve يَذْكُرُونَ - يَتَفَكَّرُونَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bil ki burada tıbbî bir incelik vardır. O da şudur: Tıbbî konularda sabit olduğuna göre insan, sırtüstü yattığında bu o kimsenin en mükemmel derecede düşünmesine manidir. Fakat yan üstü yatış buna mani olmaz. İşte bu ayette de düşünme ve tefekkür murad edilmektedir. Bir de yan üstü yatma, uykuya iyice dalmaya manidir. Binaenaleyh bu şekil daha evladır. Çünkü bu uyanık olmaya ve Allah’ı zikretmekle meşgul olmaya daha uygundur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
Zikir için bu üç halin zikredilmesinden murad, daha önce de belirtildiği gibi zikri bütün vakitlere genellemedir. Bu üç halin özellikle zikredilmesi, zikri bu hallere tahsis için değil fakat insanlar, genellikle bu malum hallerde bulundukları içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Gökler ve yer kelimeleri yerinde zamirin kullanılması kifayet ettiği halde bu iki kelimenin zahir olarak zikredilmesi, göklerin ve yerin halinin beyanına son derece ilgi gösterildiğini belirtmek ve o müminlerin tefekkürlerinin tahkik ve tafsil veçhile olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
Öyle tam akıl sahipleri ki ayaktayken, otururken, yatarken yani gerek meşguliyet ve gerekse dinlenme hallerinin hepsinde Allah’ı zikrederler, dillerinden bırakmazlar. Bu üç hal, insanın bütün hallerini içine alır. Hatta bedene ait hareketleri içine aldığı gibi yükselme, ortada durma, düşme gibi halleri de içerir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bil ki Allah Teâlâ, rubûbiyeti anlatan ulûhiyet, kudret ve hikmetinin delilleri olan şeyleri zikredince bunun peşi sıra ubûdiyet (kulluk) ile ilgili hususları zikretmiştir. Ubûdiyet üç çeşittir. Kalp ile tasdik dil ile ikrar, azalarla amel ve ibadet... Buna göre Cenab-ı Hakk’ın, “Allah’ı anarlar” buyruğu, dil ile yapılan kulluğa; “ayakta iken otururken, yanları üstünde (yatar)ken” sözü azalarla yapılan kulluğa; “gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler” buyruğu da kalbin, fikrin ve ruhun kulluğuna bir işarettir. İnsan, işte ancak bunların toplamıdır. Dil zikre; azalar şükre; kalp de tefekküre daldığında işte bu şekilde olan kul, her şeyi ile ubûdiyete gark olmuş olur. Bundan dolayı önceki ayet, rubûbiyetin kemâline, bu ayet ise ubudiyetin (kulluğun) kemâline delalet etmektedir. Bu, ruhları mahlukattan kurtarıp Halika doğru çekmesi; sırları aldanış yurdu dünyadan alıp affedici hükümdara doğru nakletmede ne güzel bir tertiptir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ
Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
يَذْكُرُونَ ve يَتَفَكَّرُونَ fiillerinden hal olarak gelen cümle, takdiri يقولون (Onlar der ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Nidanın cevabı olan مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاً cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî formda gelmiş olmasına rağmen muktezâ-i zâhirin hilafına cümlenin asıl anlamı dua olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Mef’ûl konumundaki هٰذَا ile yaratılan şeylere işaret edilmektedir. Tazim ifade eder.
بَاطِلاً kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
İtiraziyye olarak fasılla gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
Bil ki Allah Teâlâ, insanları kendisini zikretmeye teşvik etmiştir. İş tefekküre dayanınca Allah, zatını tefekküre değil göklerin ve yerin hallerini tefekküre teşvik etmiştir. Tefekkür gibi ibadet yoktur. Tefekkür, gafleti giderir ve suyun ekin yetiştirmesi gibi kalbe Allah korkusunu çeker. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Anlatılmak istenen, bu yaratılışın batıl veya hikmetten yoksun olduğu inancına yol açanların inançlarını reddetmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi فَ ile nidanın cevabı olan مَا خَلَقْتَ fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşa ve haber üslubunda gelen cümlelerin her ikisi de dua manalı olduğu için atıf mümkün olmuştur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır. Duanın devamıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Dua maksadıyla söylenmiş olması hasebiyle vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Bu nedenle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Bundan maksat, Allah’ın, kullarına nasıl dua edeceklerini öğretmesidir. Bu şu şekildedir: Dua etmek isteyen kimsenin, ayette de olduğu gibi önce Allah Teâlâ’ya sena etmesi, daha sonra talebi zikretmesi gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Vahyî deliller insanların dikkatini, kevnî (tabiat ile ilgili) delillere çeker ve onlardan kanıtlar göstermeye davet eder.
Bu ayet-i kerime ile Kur’an’ın birçok yerinde zikredilen bu konuda ayetler insanları, kâinatı anlamaya, ondan deliller çıkarmaya çağırır.
Kevnî deliller, vahyî delilleri teyid ve onların içeriğinin sıhhatine ve mefhumlarının hak olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu arızî cümle, öncesine tekid olduğu gibi sonrasına da hazırlık mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ [Bizi ateşin azabından koru.] Yani ‘’bizi cehennem azabından koru.’’ Burada geçen وقي (koruma) fiili iki mef‘ûl alır. عَذَابَ kelimesi ikinci mef‘ûlüdür. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/201)
رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ ١٩٢
خزي Hızyun: خَزِيَ الرَّجُلُ deyimi bir kişiye ilişen kırgınlık (utanma, mahcubiyet, zor durumda kalma, şerefine leke sürülme) hâlidir. Bunun sebebi kişinin kendiyse (kendi nefsinden kaynaklanıyorsa) utanma ve aşırı mahcubiyettir. Mastarı da utanma demek olan خَزِيٌ dür. Bu kırgınlık bir dış etkenden kaynaklanıyorsa bu bir çeşit hafife alma ve hor görme şeklinde kendini gösterir. Bunun mastarı ise خِزْيٌ sözcüğüdür ki rezil rüsva olmak demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 26 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ’dır.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تُدْخِلِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. النَّارَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اَخْزَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْزَيْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خزي’dir.
تُدْخِلِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لِلظَّـٰلِمِینَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنۡ harf-i ceri zaiddir. أَنصَارٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s. 341)
اَلظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ
Ayet, istirham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle takdiri يقولون (Onlar der ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رَبَّنَا izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma isteklerinin ve onun rahmetine duydukları ihtiyacın derecesini gösterir.
İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nidanın cevabı olan اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنَّ ’nin haberi şart üslubunda haberî isnad olan مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُ cümlesidir. Şart cümlesi مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet meczum muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan تُدْخِلِ النَّارَ cümlesi مَنْ ’in haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Zamir makamında النَّارَ ‘ın, mübalağa ve dehşeti belirtmek için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen فَقَدْ اَخْزَيْتَهُ şeklindeki cevap cümlesi, tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Tahir b. Âşûr اِنَّ ’nin tekid ve tahkikin dışında bazı ayetler bağlamında ihtimam ifade ettiğini söylemiştir. اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُ [Rabbimiz, Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu şüphesiz rezil etmiş olursun. (Âli İmran/192)] bu ayetin tefsirinde اِنَّ ateşten korunma talebi için ta’lil bildirmek üzere sevk edildiğini, aynı şekilde ihtimam isteğiyle bunu ifade etmek için kullanıldığını; zira burada tekidin gerekmediğini söylemiştir. (Aboubacar Mohamadou, İbn Âşûr’un et-Tahrîr ve’t-Tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihler, Doktora Tezi)
Hal olan “ateş” söylenmiş, mahal olan cehennem kastedilmiştir. Ateş; cehennemden tağlîb yapılmıştır. Cehennemde başka azaplar da vardır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
اَلْخِزْىُ kelimesi Arapçada telef olmak, hüccetsiz kalmak veyahut da bir belaya düşmek suretiyle helak ve yok olmak manasındadır. اَلْاِخْزَاءُ Hor ve hakir kılmak, helak etmek, utandırmak, küçük düşürmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cümlenin başındaki nida (ey Rabbimiz), yalvarış ve yakarışın (tazarru) kuvvetini ifade içindir.
Cümlenin tekitli olması, onun mazmununa olan yakınlığının kemâlini izhar ve korkularının şiddetini ilan içindir.
Azabı yermek için تُدْخِلِ fiilinin kullanılması, azabın keyfiyetini tayin ve ne kadar kerih ve utanç verici olduğunu beyan içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
Ayetin son cümlesinde وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
لِلظَّالِم۪ين mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda olan مِنْ اَنْصَارٍ ’ deki مِنْ harf-i zaiddir ve tekid ifade eder. اَنْصَارٍ ‘ deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid مِنْ harfi sebebiyle kelime “hiçbir yardım” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
Cümle muhatab zamiriyle başlayıp zalimler isminin zikriyle bittiği için iltifat sanatı vardır. Târiz için böyle gelmiştir.
Ateş azabını hak eden zalimdir. Zalim, bir şeyi hak ettiği yere vermeyen, adil herşeyi hak ettiği yere koyandır. Maddi - manevi konularda olabilir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Habere müteallik olan لِلظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
Zalimler kelimesi zamir makamında gelmiş zahir isimdir, zem ve nâra giriş sebeplerini bildirir.
Rabblerinden, kendilerini cehennem azabından kurtarmasını istedikleri zaman bunun peşi sıra isteme makamı çok büyük olsun diye bu ikâbın büyüklüğüne ve şiddetine delalet eden şeyi yani bu azabın hor ve hakir kılıcı, alçaltıcı bir azap olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü Rabbinden bir şeyi yapmasını veya yapmamasını isteyen kimse bu istediği şeyin büyüklüğünü ve önemini açıkladığı zaman, onu bu duaya sevk eden şey daha mükemmel ve talebindeki ihlası daha yoğun olmuş olur. Dua ise ancak ihlas ile yapıldığı zaman müstecab olup kabule mazhar olur. İşte bu, Allah’ın kullarına nasıl dua edeceklerini öğretmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yardımcılardan maksat, savunarak ve zor kullanarak onlara yardım edecek kimseler demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ ١٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 2 | إِنَّنَا | şüphesiz biz |
|
| 3 | سَمِعْنَا | işittik |
|
| 4 | مُنَادِيًا | bir davetçi |
|
| 5 | يُنَادِي | çağıran |
|
| 6 | لِلْإِيمَانِ | imana |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | امِنُوا | inanın (diyerek) |
|
| 9 | بِرَبِّكُمْ | Rabbinize |
|
| 10 | فَامَنَّا | hemen inandık |
|
| 11 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 12 | فَاغْفِرْ | bağışla |
|
| 13 | لَنَا | bizim |
|
| 14 | ذُنُوبَنَا | günahlarımızı |
|
| 15 | وَكَفِّرْ | ve ört |
|
| 16 | عَنَّا |
|
|
| 17 | سَيِّئَاتِنَا | kötülüklerimizi |
|
| 18 | وَتَوَفَّنَا | ve canımızı al |
|
| 19 | مَعَ | beraber |
|
| 20 | الْأَبْرَارِ | iyilerle |
|
رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا ’dır.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
نَا mütekellim zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَمِعْنَا مُنَادِيًا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. سَمِعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُنَادِيًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ cümlesi, مُنَادِيًا ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يُنَاد۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلْا۪يمَانِ car mecruru يُنَاد۪ي fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf بِ harfi ceriyle يُنَاد۪ي fiiline mütealliktir.
اٰمِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّكُمْ car mecruru اٰمِنُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنَاد۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi ندي ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُنَادِيًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
اغْفِرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَنَا car mecruru اغْفِرْ fiiline mütealliktir. ذُنُوبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفِّرْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَنَّا car mecruru كَفِّرْ fiiline mütealliktir. سَيِّـَٔاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تَوَفَّنَا dua manasında illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘dir. مَعَ mekân zarfı تَوَفَّنَا fiiline mütealliktir. الْاَبْرَارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَفِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَوَفَّنَا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ
Ayet, istirham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri يقولون (Onlar derler ki) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mekulü’l-kavl cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümlede رَبَّنَا izafeti münadadır.
Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma isteğini, رَبَّنَا izafeti , Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini ve onun rahmetine duyduğu ihtiyacın derecesini gösterir.
Nidanın cevabı olan اِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنّ ’ nin haberi olan سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’ nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Mef’ûl olan مُنَادِيًا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Kelimedeki nekrelik tazim içindir.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için muktezayı zahirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem / sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
Duanın tekitli olarak gelmesi, büyük bir rağbet ve arzu ile söylendiğine işarettir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ cümlesi, مُنَادِيًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ cümlesi, masdar teviliyle, takdir edilen بِ harf-i ceri ile يُنَاد۪ي fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel olan cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf olan بِرَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla كُمْ zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.
فَاٰمَنَّا cümlesi, tertip ve takip bildiren sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfi ف ile اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atfın ف ile yapılmış olması davetin hemen ardından tâbi olduklarını işaret eder.
Haber üslubunda gelmiş cümleler, dua kastı taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Lüzûmiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
مُنَادِيًا - يُنَاد۪ي ve اٰمِنُوا - اٰمَنَّاۗ - لِلْا۪يمَانِ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Dua ayetinin başında bulunan nida harfi, tazarrunun kemalini ifade eder.
مُنَادِيًا ‘den murad, Resulullah (s.a.v)’dir. Münadi kelimesi “dâi/davetçi” kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü münadi kelimesi, davet işine son derece önem verdiğine; risaleti yakına da uzağa da tebliğ ettiğine delalet eder. Zira münadi, yüksek sesle çağırmak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ
Nida, istirham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. رَبَّنَا izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
رَبَّنَا tekid için tekrar edilerek ıtnâb yapılmıştır.
Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma isteklerinin ve onun rahmetine duydukları ihtiyacın derecesini gösterir.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا cümlesi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfi فَ ile اٰمَنَّا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Matufun ve matufun aleyhin dua manasında olması cümlelerin birbirine atfını mümkün kılmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَنَا , ihtimam için, mef’ûl olan ذُنُوبَنَا ‘ya takdim edilmiştir.
Aynı üslupla gelen كَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا ve تَوَفَّنَا مَعَ الْاَبْرَارِ cümleleri اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmişlerdir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda gelen cümleler, gerçek manada emir olmayıp dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
الْاَبْرَارِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
ذُنُوبَنَا - سَيِّـَٔاتِنَا ve فَاغْفِرْ - كَفِّرْ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَبَّ - الْاَبْرَارِۚ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا [Hatalarımızı ört] istiare-i tebeiyyedir. Hatalar, açıkta kalması istenmeyen çirkinliklere benzetilmiştir. Eğer üzerleri örtülmezse hem görüntüsü, hem kötü kokusu etrafı ve sahibini rahatsız eder. Günahlar da Allah tarafından örtülmezse sahibini hem mahşerde hem bu dünyada rezil edecektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
فَاغْفِرْ لَنَا ibaresinin başındaki فَ harfi af ve mağfiret duasının, Allah Teâlâ’ya iman ve ulûhiyetini ikrarın sonucu olduğunu belirtir. ذُنُوبَ büyük, سَيِّـَٔاتِ küçük günahlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm) (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Nidanın önce mutlak olarak zikredilip daha sonra da iman ile kayıtlanarak zikredilmesi, nida eden kimsenin şanını tazim etmek içindir. Zira imana davet eden münadiden daha büyük bir davetçi yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Mağfiret”, “tekfir” lügat bakımından aynı manaya gelirler. Fakat ve müfessirler bu hususta şunları söylemişlerdir:
a) Bu iki kelime ile aynı mana kastedilmiş olup ikincisi tekid için getirilmiştir. Çünkü duada ısrarlı olup iyice dua etmek menduptur.
b) Birincisi ile daha önce yapılmış olan günahların, ikincisi ile ise bundan sonra işlenecek günahların affı kastedilmiştir.
c) “Gufran” (günahların bağışlanması) ile tevbe ile affolunacak günahlar; “tekfir” (kusurların örtülmesi) ile de büyük taatların silip götüreceği günahlar kastedilmiştir.
d) Birincisi ile insanın, bir masiyet ve günah olduğunu bile bile yaptığı şeyler; ikincisi ile de bir günah olduğunu bilmeden yaptığı şeyler kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cümlenin tekitli olması bu sözlerin, kendilerinden büyük bir rağbet ve şiddetli bir arzu ile sâdır olduğunu bildirmek içindir.
İmanın mutlak olarak zikredilmesinden sonra takyidi, Allah Teâlâ’nın şanını tazim içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ ١٩٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 2 | وَاتِنَا | ve bize ver |
|
| 3 | مَا | şeyi |
|
| 4 | وَعَدْتَنَا | va’dettiğin |
|
| 5 | عَلَىٰ |
|
|
| 6 | رُسُلِكَ | elçilerine |
|
| 7 | وَلَا |
|
|
| 8 | تُخْزِنَا | bizi rezil, perişan etme |
|
| 9 | يَوْمَ | günü |
|
| 10 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 11 | إِنَّكَ | zira sen |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | تُخْلِفُ | caymazsın |
|
| 14 | الْمِيعَادَ | verdiğin sözden |
|
رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. اٰتِنَا dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدْتَنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
وَعَدْتَنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى رُسُلِكَ car mecruru وَعَدْتَنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurudur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, على ألسنة رسلك ( peygamberinin diliyle) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُخْزِنَا dua manasında, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. يَوْمَ zaman zarfı, تُخْزِنَا fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
تُخْزِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خزي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb, haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا تُخْلِفُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُخْلِفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الْم۪يعَادَ۟ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
تُخْلِفُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ’dir.
رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ
Cümle itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Nida üslubunda talebî inşaî isnad olan cümlede önceki ayetteki رَبَّنَا ’nın tekrar edilmesi tazarruyu artırmak için tekit amacıyla yapılan ıtnâbdır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatıdır.
Emir üslubunda talebi inşâî isnad formunda gelen nidanın cevabı olan اٰتِنَا , önceki önceki ayetteki وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette nidanın cevabı emir üslubunda geldiği halde dua manasında olduğu için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اٰتِنَا fiilinin ikinci mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan لَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la اٰتِنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رُسُلِكَ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait كَ zamirine muzâf olan رُسُلِ şan ve şeref kazanmıştır.
اٰتِنَا - وَعَدْتَنَا arasında mürâât-ı nazîr vardır.
وَعَدْتَنَا kelimesinde irsad sanatı vardır.
191. ayetten itibaren رَبَّنَا ifadesi 5 kere geçmiştir. Maksat yalvarıp yakarmada mübalağadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ [Resullerine vadettiğini bize ver.] ifadesinde muzâf hazf olmuştur. “Peygamberinin diliyle va’dettiğin cenneti ver.” demektir. Veya “Peygamberlerini tasdik etmemizden dolayı bize vaad ettiğin şeyleri ver.” takdirindedir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
“Ey Rabbimiz, bize peygamberlerine vadettiklerini ver.” yani peygamberlerini tasdik edenlere verdiğin sevabı ver. Emredilen şeyi açıkça yerine getireceğini söyleyince buna karşı vadedileni istedi. Bu da vaadi yerine getirmeme korkusundan değil, bilakis akıbetinin kötü olmasından veyahut yerine getirmede kusurundan korktuğu içindir. Ya da itaat etmek veyahut miskinlik göstermek içindir. عَلٰى edatının mahzûfa müteallik olması da caizdir ki mananın, “Peygamberlerinin dilleri ile vadettiğini” olduğu da söylenmiştir. اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ [Şüphesiz Sen sözünden dönmezsin.] mümine sevap verir, dua edenin de duasını kabul edersin manasındadır. İbni Abbas’dan (ra), miad’ın (sözün) ölümden sonra dirilmektir dediği de rivayet edilmiştir. رَبَّنَا ‘nın tekrar edilmesi, yalvarmada mübalağa etmek ve istenen şeylerin ayrı ayrı olduklarına ve şanlarının da yüce olduğuna işaret etmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.
İsm-i mekan olan الْم۪يعَادَ۟ , vaad manasındaki الوعد masdarına delalet eder. (https://tafsir.app/3/9)
الْم۪يعَادَ - وَعَدْتَنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَعَدْتَنَا - تُخْلِفُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
Sevgili Nefsim,
Al-i İmran suresinin, bir ayrı sevdiğim son ayetlerini dinlerken, bir arkadaş geldi. ‘Hafızlık nedir?’ diye sordu. Zihnimde bir resim belirdi;
Kayalıkların arasında biri. Tırmanmalardan, parçalanmış parmak uçları. Her soluklandığında, aralardan, sonunda ulaşmayı umduğu yerin küçük bir parçasına bakıyor. Azmini doldurdukça tırmanmaya devam ediyor. Durduğu anlardan birinde, arkadaşın sorusunu yönelttim.
‘Hafızlığı bilmeyenlerin en sevdiği sorudur: ne zaman bitecek? Aslında hafızlık, ömür boyu sürecek bir yolculuk. Sanki, evlat yetiştirmek gibi. Çocuk sahibi olana ‘ne zaman bitecek’ diye hiç sorulur mu? Çünkü herkes bilir, bir kere ebeveyn olundu mu, ne yaşanırsa yaşansın, o sıfat, artık o kişiyi terk etmeyecek. Büründüğü yeni hal, üzerinden kalkmayacaktır. Ne insanların katında, ne de Allah katında. Geriye, elinden geleni yapmayı veya yapmamayı seçmek kalır. Ahirette ya pişmanlığın, ya da göz aydınlığın olacaktır. Allah değerini bilip hakkıyla sahip çıkanlardan olmayı ve iki cihanda da göz aydınlığımız olmasını nasip etsin.’ dedi ve yoluna devam etti.
Allahım! Üzerinde yürümeye çalıştığımız yolunu kolaylaştır, ayaklarımızı sabit kıl. Bizi nefsimize ve vesveselerimize, bir an olsun bırakma. Zihnimizi ve kalbimizi hayrınla meşgul et, imanımızı ve ruhumuzu hayrınla besle. Ayaktayken, otururken ve yatarken, hep Seni ananlardan olmamızı nasip et. Öyle ki dünyalık meseleler ulaşamasın kalbimize. Bir güvercinin, evin balkonuna konup, en ufak hareketten ürküp gitmesi gibi, çekip gitsinler.
Allahım! Kitap olarak Kur’ân-ı Kerim’den razıyız. Dünyada ona karşı olan muamelemizden hoşnut kalsın. Mahşer günü, çabamıza şahitlik etsin ve kitabın olarak o da bizlerden razı olsun. Gönüllerimizi, dillerimizi ve zihinlerimizi onunla meşgul et. Kelamında bizlere gönderdiğin ve Rasûlune öğrettiğin duaların hepsini, kalbimizin derinliklerinden etmemizi ve duası kabul olan kullarından olmamızı nasip et. Aklımız alsın veya almasın, iman ederiz, yarattığın hiçbir şey boşa değil. Ömrümüzün boşa gitmesinden ve azabından Sana sığınırız. Hayırla yaşayanlardan, hayırla ölenlerden ve hayırla dirilenlerden olmak duasıyla.
Amin.
https://m.youtube.com/watch?v=9y0nJ3FZANQ
Zeynep Poyraz @zeynokoloji